Poyraz Soysal
Kent ses veriyordu. Yaşayan bir organizma olarak, bileşenleriyle bir bütün haline gelmenin hazzını yaşıyordu.
Nasıl yaşamasındı? Korkunç bir canavarın, ümüğünü sıkan elini kendi gücüyle geriye itip nefes almıştı. Yaşadığı kâbusun kısa bir özeti bu hazzın haklılığını anlaşılır kılacaktır. Adeta yaşam bir kuşatma altındaydı. Neoliberal barbarlığın vahşi darbelerini bedeninde hissediyordu her an. Her dakika tarihin bugüne taşıdığı ne varsa dozer paletlerinde eziliyordu. Her yer şantiye alanıydı. Yoksul kentlilerin birkaç soluk alma mekânından biri olan parklarda bile bir hafriyat kamyonunun altında can verme korkusundaydı insanlar. Her yere faşizmin gölgesi sinmişti.
Türk burjuvazisi AKP Fetullah işbirliğinde faşist terör ile neoliberal yağmayı birleştiriyordu. Kentlerin hafıza mekânları görülmemiş bir alçaklıkla yağmalanıyordu. Yağmaya karşı çıkan bir avuç insan kesintisiz polis terörüne maruz kalıyordu. İçerideki yağma yetmiyor gibi, Suriye savaşından parsa toplamaya girişiyorlardı. Ölüm düşüyordu doğaya, kentlere, işçilere…
Beton lobisinin AVM inşaatlarında, Van Deprem’inde ihmal nedeniyle, Hatay’da cihatçı çete saldırısında ölüyordu insanlar. Aynı açgözlülükle hastaneleri satıyor, eğitimi gericileştiriyor ve doğayı yağmalıyorlardı. Tipik ikiyüzlü politikalarıyla faşist cuntanın katlettiklerine şiirler okuyup ağlarken, hayâlini kuramadığı baskı ve yağma politikalarını adım adım örüyorlardı. Roboski’de yoksul Kürt köylüleri öldürüyor, Hopa’da Öğretmen Metin Lokumcu’yu katlediyorlardı. Klasik kibirleri sonucunda, derste öğrenciler önünde azarladıkları bir öğretmen kalp krizi geçirip yaşamını yitiriyordu. Teknolojik gelişmeleri bile geleneksel yasaklarıyla boğmaya çalışıyor, akıllarınca en yaygın siteleri bile engellemeye çalışıyorlardı. Her gün yaşam tarzına kirli zihinleriyle müdahale edip insanlara soluk alacak fırsat vermiyorlardı. Attıkları her adım öfkeyi mayalıyor, kenti ve halkı uyandırıyordu.
Geziden önce birkaç ayda yaşanan gelişmelerin bazıları fokurdayan bu mayanın göstergesiydi. Yasakçı zihniyetle, henüz o kadar hakim olmadıkları internet alanını bildikleri basit yöntemlerle sansüre boğmaya çalıştılar. O sansürü zaten fiilen etkisiz kılmaları saniyeler süren gençler, bu dayatmayı kabul etmedi ve süreç okumayı bilene yeni bir dönem başladığını gösterdi. Bugünkü gibi sınırlı sayıda katılım ile gerçekleşen basın açıklamaları döneminde, sel gibi genç kitlenin katılımıyla “Sansüre hayır!” eylemi gerçekleştirdiler. Haydarpaşa Garı, Emek Sineması kent bilincinin kendisini gösterdiği bir noktaya evrildi. Futbol taraftarları, saçma sapan polis şiddetine taşlı sopalı yanıtlar vermeye başladı. 1 Mayıs’ta Taksim’de yaşanan faşist terör yer yer halk tarafından da desteklenen militan bir direniş ile karşılaştı.
1 Mayıs sonrası, klasik kibriyle emekçi semtlerde ve Kürt illerinde uyguladığı vahşeti Taksim’in ortasına taşıdı ve ondan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Kent uyanmaya başladı. Kentin ortasında tek soluk alınacak alan olan Gezi Parkı’nda ağaç gövdesine inen dozer darbeleri ve onu korumaya çalışan insanların kafasını hedef alarak sıkılan gaz fişekleri toplumu uyandırdı. Kent ses veriyordu. Yaşayan bir organizma olarak, bileşenleriyle bir araya gelmenin hazzını yaşıyordu.
Gülümseyişle donanmış direniş
Edip Cansever diyor ya, komünist işçi Ahmet abiye “gülmek bir halk gülüyorsa gülmektir” diye… bir halk kolektif olarak gülüyordu. Çünkü adı başka sesi başka hatta bakış açısı başka her yaştan binler; birbirlerinin ellerinin sıcaklığıyla geçiveriyorlardı bir yakadan bir yakaya Boğaz Köprüsü’nü zapt ederek. Binler milyonlara dönüşüyordu. Ağlamayı, gülmeyi, sevinmeyi ve en önemlisi direnmeyi birlikte tadıyorlardı. O nedenle en büyük acılara bir halk olarak en gerektiği şekilde karşı koymayı deneyimliyorlardı.
Ses veriyordu diğer şehirler. Öyle ki, İstanbul’a direnişi öğretecek pratiklere imza atacakları günler yarından da yakındı. Yıllardır kentlerin dışına atılmaya çalışılan emekçiler, hak ettiklerini kazanmıştı. Kentlerin meydanları onlarındı artık.
Evet, homojen bir kitle yoktu. Marksistinden ulusalcısına, yıllardır baskılanmayı yaşamış herkes isyandaydı. Öyle ki, barikat başında “Darbe olsa da bundan kurtulsak” diyen iki genç kadın, “Darbe de bunun yaptığını yapacak devrim gerek” cevabını aldığında “Tamam o zaman devrim gelsin. Ne gelirse gelsin. Yeter ki bu gitsin” diye konuşuyorlardı.
Halk olma bilincini tadan kitleler, hızla alanı dönüştürmeye başladı. Yıllardır ekilen nefret tohumlarını unutup alanda ırkçı provokasyon düzenlemeye çalışan faşist TGB çetesini kovdular. Düzenin bencil insanlar olarak yetiştirdiği insanlar, yaralananlara gösterdikleri hızlı dayanışmayla, ellerindeki her şeyi paylaşarak, sanatla ve mizahla bir komün deneyimi yarattı. Ölüyorduk ama öldükçe çoğalıyorduk. Yaymaya çalıştıkları korku kendi yüreklerinde büyüyordu.
Sınıf kinini kuşanıp Güvenpark barikatlarına koşan komünist işçi Ethem yoldaşın katil polis Ahmet Şahbaz tarafından katledilmesine yanıt, yüz binlerin Ethem’i sahiplenmesi oldu. Gencecik üç fidanını ölümsüzlüğe uğurlayan Hatay halkı, destansı bir direnişle yanıt verdi. Sinsice katledilen Mehmet Ayvalıtaş’ın cenazesi binler tarafından uğurlandı. Ali İsmail’e alçakça atılan her tekmeyi kendi bedeninde hissetti milyonlar. Marksın “başka ulusu ezen ulus özgür olamaz” sözünü kanıtlarcasına “Diren Medeni Taksim seninle!” diyerek özgürlük ve kardeşlik köprüleri inşa ettiler. Hatta Gezi’den aylar sonra Gülsuyu’nda katledilen Hasan Ferit Gedik’in cenazesi çok farklı kesimler tarafından sahiplenildi.
Kozmetik tekelinin mağazasının önünde “Biber gazı cildi güzelleştirir” mizahi teşhirinden arabasını barikata koyan emekçinin inanmışlığına, valinin “Annelere sesleniyorum çocuklarınızı alın” tehdidine evde dolma sarıp “Biz de çocuklarımızın yanına geldik” diyen annelere, halkın bir araya geldiğinde nasıl güzellikler yaratacağına tanık olduk. LGBT+’lardan sokakta yaşamak zorunda bırakılan çocuklara, tüm ezilmişliklerine estetik bir yaratıcılıkla isyan eden kadınlara başka bir dünyanın mümkün olduğunu deneyimleyerek gördük.
Ya şimdi?..
Gezi’nin en önemli sloganlarından birinde vurgulandığı gibi hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Olamazdı da zaten. Bu eşyanın tabiatına aykırıydı. Direnişin potansiyeli devrimciler tarafından değerlendirilemedi. Bitmeyen hazırlıksızlık kronikleşti. Park Forumları gibi doğrudan katılım örnekleri bile sönümlendi. Oysa iktidar açısından tam tersi bir etki yarattı Gezi. Onlar için Gezi bitmedi, bitmeyecek de! İrili ufaklı her itirazda Gezi’yi görüyorlar. O nedenle Gezi’de öne çıkan her dinamiğe var güçleriyle saldırıyorlar. Yurttaş gazeteciliğini cezalandırıp belgeselcileri tutukluyorlar, üniversiteleri kışlaya çeviriyorlar, doğasını korumaya çalışan insanları yargılıyorlar. Mesleki etik gereği ve insani görev olarak Gezi’de yer alan Taksim Dayanışması üyelerine on yıllara varan cezalar istiyorlar. Yine de Gezi’yi kriminalize etmeyi başaramıyorlar. 15 yaşında katlettikleri Berkin Elvan’a hâlâ kustukları nefret bile nasıl bir aczi yet içinde olduklarını gösteriyor…
Sürekli yetkiyi tek elde toplama çabaları, devasa “güvenlik yatırımları” gibi çabaların altındaki en büyük nedenlerden birisi Gezi korkusu. Haksız da sayılmazlar. Gezi’yi yaratan dinamikler her geçen gün çoğalıyor. Gezi rüzgarı devam ediyor olsaydı; doğanın yağması, işçi katliamları, kadına ve çocuğa yönelik şiddet, homofobi, göçmen karşıtlığı ve ırkçılık bu kadar dizginsiz olmazdı. Resmi rakamlara göre bile 50 bin kişinin ihmal sonucu katledildiği depremden sonra o insanlara bu kadar zulüm edemezlerdi…
Olsun, toplumların tarihinde deneyim önemlidir. Acı deneyimlerle öğreniyoruz direnmenin yaşamak olduğunu.
Her fırsatta direnişe geçen işçiler, Taksim için dövüşenler, hayvan katletme yasasına isyan edenler, yoksulluğa katlanmak istemeyenler, çocuklarının geleceğini gerici uygulamalara kurban vermek istemeyenler…
Kentleri uykusundan uyandırmaya çalışan dokunuşlar sıklaşıyor. O ellerin birleşmesi mazide kalmış bir şey değil. Hele bir hissetsinler birbirlerinin sıcaklığını. Söz vermiştik “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!”
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!