Çarşamba, 5 Ağustos 2026

25 Kasım: Kadın Cinayetleri Politiktir



Kadın düşmanlığının sadece örgütlü devrimci kadınları değil, sistemin çizdiği sınırları şurasından burasından kanırtan tüm kadınları kapsamına aldığı bir dönem bu


Her 25 Kasım, gündelik hayatımızın “doğal” bir parçası haline gelmesi istenen ama kadın mücadelesi sayesinde sıradanlaşmayıp gazetelerin 3. sayfa haberlerine meze edilemeyen kadın cinayetlerinin boyutları ve arkasındaki nedenler üzerine yeniden düşünmeye davet ediyor. Failleri çoğunlukla kadınların yakınları-eşleri-sevgilileri-reddettikleri erkekler olan bu cinayetlerin arkasındaki tarihsel toplumsal gerçekleri döne döne irdelemeye kışkırtıyor ve şu gerçek her defasında daha berrak bir ifade kazanıyor: Kadın cinayetleri politiktir! 

Kadın düşmanlığının sadece örgütlü devrimci kadınları değil, sistemin çizdiği sınırları şurasından burasından kanırtan tüm kadınları kapsamına aldığı bir dönem bu. Faşist cuntaya karşı gözüpek bir örgütlü savaşa tutuşan Mirabal Kardeşler, kadın özgürleşmesinin ve toplumsal kurtuluş mücadelesinin ileri mevzilerinde dövüşenleri temsil ettikleri için katledildiler. Bugün sayısız devrimci-örgütlü kadın aynı şekilde hedef oldu ve olmaya devam ediyor. Kürt kadınlarına yönelik özel öfke ve saldırganlık ise bunun tipik ifadesidir. 

Düşmanlık cinnet haline dönüştü

Kadın düşmanlığının bu anlamdaki politik karakteri baki kalmakla birlikte kapsamı son derece genişlemiş durumda. Artık sadece sistemin temellerini politik bir amaçla örgütlü bir şekilde döven kadınlar değil, ana kolonlarından birini oluşturan erkek egemenliğini ve onunla dolaysızca ilişkili  “kutsal aile”nin varlığını şu ya da bu biçimde ve düzeyde sarsan tüm kadınlar hedef haline gelmiştir. Bu hedef gösterme pratiği bizzat kapitalist devletler (faşist olanlarında daha belirgin şekilde), onların ideolojik aygıtları tarafından sergilenmektedir. 

Yapılan yasal düzenlemeler, verilen demeçler, gerçekleştirilen konuşmalar o devletlerin tepesindekilerce yoğunlaştırılarak piyasaya sürülüyor. Bu, ideolojik aygıtlar, bizzat erkeklerdeki erkeklik bilinci ve kültürü üzerinden yaygınlaştırılıp derinleştiriliyor. O düzeye gelebiliyor ki, son olarak Adana’da olduğu gibi bir erkek, eşi boşanmak istediği için intihar eden oğlunun intikamını almak için mezarlıkta pusu kurup gelinini, annesi ve kız kardeşini katledebiliyor.

Mevcut toplumsal krizin en çarpıcı ifadesi, kadın düşmanlığıyla dile geliyor. Bu düşmanlık, iktidarın ideolojik aygıtlarıyla birlikte “aile”yi merkeze alıp kadın düşmanlığını kışkırtan politikalarıyla da eşgüdümlü olarak cinnet haline dönüşmüş durumda. Bir erkeklik krizi niteliği de kazanan bu hal, kadınlara yönelik saldırının onları koruyan yakınlarına doğru genişlemesi biçimiyle karşımıza çıkıyor. Bu kriz, kadınları ve yakınlarını katleden erkeklerin intihar etmesi hatta son olarak İzmir’de olduğu gibi mülkü gibi gördükleri çocuklarını topluca öldürebilmesine kadar varacak bir eşikte.

Tüm psikolojik bariyerler kaldırıldı

Erkekler üzerinde en azından psikolojik bir bariyer oluşturan İstanbul Sözleşmesi’nin iptal edilmesi, kadın cinayetlerindeki baş döndürücü artışla hükmünü konuşturuyor. Bununla kalınsa iyi. Geçtiğimiz dönemde yapılan son infaz düzenlemesi kadın katillerine “üç beş yıl yatar çıkarım” rahatlığı sağladı. Mahkemelerin fail erkeğe kravat taktığı için iyi hal indirimine gittiği, hiçbir şey bulamazsa “geleceğinin olumsuz etkileneceği” gibi akıl almaz gerekçeler üreterek cinayetlere davetiye çıkardığı bu koşullarda fazla söze gerek yok. 

Kadınların nafaka hakkından tutalım boşanma ve kürtaj haklarına kadar tüm tarihsel kazanımlarının masada olduğu, bizzat sistemin siyasal temsilcilerince ısıtılıp ısıtılıp gündeme taşındığı bir dönem bu. LGBTİ+ düşmanlığının gericiliği kışkırtma malzemesi haline getirildiği gibi kadınların tarihsel kazanımlarının gaspının da altlığı olarak kullanıldığı bir dönem…

2024’ün ilk 10 ayında en az 400 kadın katledildi!

Bu koşullar altında 2024’ün ilk on ayında 296 kadın cinayetinin, 184 “şüpheli kadın ölümü”nün yaşanması şaşırtıcı olmuyor! “Şüpheli kadın ölümü” diye kayıtlara geçenlerin ezici bir kısmının kadın cinayeti olduğu ve polisin bu ölümleri cinayet oranlarını düşük göstermek için “şüpheli” olarak kayıt altına aldığı düşünüldüğünde 2024’ün ilk 10 ayında en az 400 kadının katledildiğini söylemek mümkün. Bu rakama trans cinayetlerini ve basına yansımayan kadın cinayetlerini de eklediğimizde karşımıza çıkan tablo korkunç. Bir kıyaslama yapacak olursak 2023’ün ilk 10 ayında katledilen kadın sayısının en az 340 olduğunu belirtmek yeterli sanırız!  

İçişleri Bakanı kadınları suçlayabiliyor

Bu böyleyken İçişleri Bakanı çıkıp “Koruma kararı olmasına rağmen geçen sene 32 hanımefendi ikazımıza uymadan, kapıya adam gelince açmış,..” diyerek kadınları suçlayıp mevcut tablodaki paylarının üstüne bir çizik atabileceğini sanabiliyor. KADES sığındıkları en önemli argüman olabiliyor. Sanki KADES butonuna basan kadınların korunamadığı, tehlike anında KADES’i kullanmalarının bile ek bir tehlike yaratabildiğine dair örnekler yaşanmamış gibi! 

1000 kelepçe ve kelepçeliyken de gerçekleşen kadın cinayetleri

Bakanlığın övündüğü argümanlar ve bu sırada kadınları kendi ölümlerinin faili ilan etmekle işin içinden sıyrılma çabasının ne kadar anlamsız bir tutum olduğunu aynı zamanda bir politik metin olan bütçenin kendisi de çürütüyor. Koruma isteyen kadınların sayısı milyona dayanmışken saldırgan erkeklere verilecek ev hapsinde kullanılacak kelepçe sayısının bu yıl da 1000’le sınırlı kalmasının, aradaki devasa açı farkının kendisi çok şey anlatıyor.

Gerçi kelepçe takılsa da erkeklerin o kelepçelerle ya da o kelepçeleri kırarak kadınları katledebildikleri örnekleri az değil. Ülkü Ocakları eski Genel Başkanı Sinan Ateş cinayeti davası duruşmasında Ateş’in ablasına saldırıyı azmettirmekle suçlanan Servet Bozkurt’un boşanma aşamasındaki eşi Elif Bozkurt’u katledip kelepçeyi kırarak sevgilisi olduğunu iddia ettiği tekel bayii Hasan Şahin’i öldürmesini örnek vermek yeterli sanırız.

Dahası bu yılın Eylül’ünde Ankara Sıhhiye Metrosu’nda katledilen Döne Bozdemir örneği var önümüzde. Döne, elektronik kelepçe vurulmuş hatta hakkında zorlama hapsi kararı verilmiş ayrılma aşamasındaki eşi Cafer Bozdemir tarafından katledilmişti. Yani devlet gözetiminde…

Devletin kadın düşmanı siyasetini, krize girmiş erkekliğiyle yerine getiren, bu açıdan devletin tetikçiliğini yapan bir erkeklik krizi gerçekliğiyle karşı karşıyayız.

Kadınlar tüm krizleri sistemin bekası için yönetsin isteniyor

Sistemin kadın düşmanlığı korosunun en öne çıkan seslerinden birinin dinci-gerici tarikat-cemaatler ve bizzat Diyanet’in kendisi olmasıysa düşmanlığın çapını büyüten önemli bir faktör olarak işliyor. 

Tüm bunlara yaşanan büyük ekonomik yıkım koşullarında kadınların omuzlarına binen yüklerin katlandıkça katlanması ekleniyor. Bugün kadınlar dün olduğundan daha büyük ölçeklerde kapitalist üretimin parçası oluyor. Hem de en güvencesiz, en ucuz, en keyfi biçimleriyle. Kapitalistler onlardan hem bu kölece çalışmayı ama hem de evdeki bakım işlerini, yani yeniden üretim rollerini-görevlerini yerine getirmelerini istiyor. Faşist rejimlerde bu çok kesif bir nitelik kazanıyor. Kadın çalışsın ama asıl olarak ataerkinin duvarlarına zincirlensin, tüm krizleri-yoksulluk ve açlığı yönetsin istiyorlar. Çocukları milli ve yerli yapsın ki kutsanabilsin diye buyuruyorlar! 

Her şey eşyanın tabiatına uygun

Tarihsel toplumsal gelişmelerin mantığına göre işliyor her şey. Kadınlar kitlesel biçimde kapitalist üretimin parçası haline geldikçe, toplumsal değişim ve farklılaşmanın doğal itilimiyle onun içinde devinip dönüştükçe, hayatlarıyla ilgili şu ya da bu şekilde karar vermeye başladıkça düşmanlık siyasallaşıyor. O siyasallaştıkça kadınlar da geniş anlamda “siyasallaşıyor”. Bu siyasallaşmanın devrimci bir muhteva kazanması büyük bir yol gerektirecektir belki. Ama buna adımını atan her kadın sistemle belli bir kopuşun da kapısını aralıyor. 6 yaşında evlilik adı altında cinsel istismara sunulan ve yıllarca tecavüze maruz kalan H.K.G.’nin Hiranur Vakfı kurucusu babasını ve müritlerini teşhir etmesi, o gericilik odağının kirli yüzünü deşifre etme cesareti bulması bunun tipik ifadesidir. Kadınların artık şiddete uğradıklarında, canlarıyla tehdit edildiklerinde devlete değil de sosyal medya üzerinden kadın hareketine sığınması da böyledir.

Türkiye’de kadınlar son on yıllarda gerek işçi kimlikleri gerekse ataerkinin çeşitli tezahürleri karşısında kitlesel tutumlarıyla yeni bir toplumsal kimlik oluşturmaya çalışıyorlar. Güçlü dalgasal bir sınıf ya da halk hareketinin olmadığı koşullarda yıllardır varlığını koruyan, çapını büyüten bir kadın hareketinin kendisi bile çok şey anlatıyor. Bu hareket, son yıllarda ataerkinin şiddet, cinayet ya da toplumsal cinsiyet eşitsizliklerine karşı barikat olma sınırlarını aşmaya yöneliyor. Ezilen tüm toplumsal kesimler ve sınıfsal cephede sömürü çarkına karşı bir duruşla buluşma yönelimiyle karakterize oluyor. Bu bütünlük içinde kitleselliğini koruyabilmesi demek tarihsel-toplumsal gericilik birikimi karşısında önemli bir odak olmayı sürdürmesi anlamına gelecektir. Türkiye gibi ülkelerde toplumun en azından demokratik bir dönüşüm yaşamasının önemli bir ayağını oluşturmasıyla son derece kıymetli bir yerde duruyor. Bugünün Mirabal’larının çoğalması da kadın hareketinin bu geçiş döneminde kendisini yeni bir temelde kurma, anlamlandırma çabasının sağlamlığına bağlı olacaktır. Bunun olduğunu bu 25 Kasım’da bir kez daha göreceğiz…