Poyraz Soysal
“Elindeki bu boş tencere dolar mı kendi kendine / Böyle gelmiş böyle gitmez!”
Asgari yaşam çemberi her geçen gün daralıyor.
Şimşek programı olarak belimizi kıran kemer yabancımız değildir. Biz onu iyi tanırız. Ev kiramız kadar olan aylık gelirlerimizden, önünde yutkunduğumuz vitrinlerden, ısıtılmamış odalardan…
İtirazımızda bedenimize inen polis copundan, işsiz bırakılmaktan. Aslında o belimizdeki kemer bize çok farklı tanıtılan devletin ta kendisidir. “Devlet güçlü olsun ki biz güçlü olalım” hezeyanlarıyla, fetih düşleriyle uyuttuğu kitleler, onun bellerindeki kemerin kendisi olduğunu anlamakta zorlanıyor. Bütün mesele de orada zaten. Kitlelerin bilincinde politik olanla yaşam kavgasını ayırmak ve sanal bir politika yaratmak. 12 Eylül faşist cuntasının, onun biçimlendirdiği eğitim kurumlarının, 19 Aralık 2000’de zindanlara yönelen vahşetin altında bu bilinç bağını koparma hedefi vardı. Böylece kitleler kendi yaşamlarındaki gerçekliğin nedenini göklerde ararken, onları asgari bir yaşama mahkum edenlerin de destekçiliğini yapacaktı. Adında “devrimci” geçenler dahil, birçok sendikayı bu amaçla sarılaştırdılar ve sınıfın bilinçli, örgütlü hareket etmemesi için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Onun içindir ki tarihin en alçakça yoksullaştırma, mülksüzleştirme ve aşağılama politikalarına karşın yaprak oynamıyor. Bu hepimizin eseri. Sınıfa öncülük etmek şöyle dursun dişe dokunur bir tepki gösteremeyen herkesin bunda payı var.
Sınıfın deneyimleri
İşçi sınıfının gündelik taleplerden ötesi için yürüdüğü ve dünyaya etki eden ayaklanmalardan biri 1848 ayaklanmalarıdır. Bu ayaklanmalar sadece Fransa’yı değil dünya işçi hareketinde de önemli sarsılmaları tetiklemiştir. 1830 devrimlerinde cumhuriyetçilerin kazanması işçi sınıfının kazanımı anlamına gelmedi. Burjuvazi tarihsel işçi sınıfının taleplerini ve mücadelesinin bastırma yolunu seçti. Bu 1848 ayaklanmalarının kaderini de belirledi. Artık işçi sınıfı kendisi için, kendi söz ve iktidar hakkı için dövüşecekti. 1848 ayaklanmalarına damga vuran en büyük nokta buydu. Bu dönem Komünist Manifesto’nun da yazıldığı döneme denk geliyor. Yani işçi sınıfı mücadelesi kendi karakterini buluyordu. Bu ayaklanmalar Prusya’dan İngiltere’ye, Osmanlı’ya kadar etkilerini yansıtmış, oradaki ayaklanmalara esin kaynağı olmuştur.
“İşçi, eski alçakgönüllülüğünü ve şapkasına dokunan saygılı parmağını kaybetti”
1910’lar kapitalizmin göbeğinde yıllar boyunca birbirini tetikleyen işçi kasırgalarına sahne oldu. Dünyayı bir emperyalist paylaşım felaketine götüren aktörlerden birisi olan Britanya emperyalizmi, madenlerinden demiryollarına, birçok stratejik alanda grev ve isyanlar ile karşılaştı. Ücretlerin yükseltilmesi, işçi haklarının tanınması gibi gerekçelerle başlayan grevler 5 yıl boyunca Britanya burjuvazisine korkuyu yaşattı. Bu o zaman yürürlükte olan savunmacı sendikacılığın da terk edildiği anlamına geliyordu. Galler madenlerinde çakan kıvılcım, liman işçilerinin Londra inşaat işçilerinin, Liverpool’daki ulaşım işçilerinin grevlerini ateşleyen bir etki yaptı. Liman işçilerinden metal işçilerine birçok işkolunu sardı. 1900’lerin başındaki yeni sendikacılık akımından sonraki en büyük işçi akımlarından birisi olarak kabul edilen bu dalgayı İrlandalı bir grev lideri olan Jim Larkin şöyle özetledi: “İşçi, eski alçakgönüllülüğünü ve şapkasına dokunan saygılı parmağını kaybetti”
Ücret isyanı bu topraklarda…
1800’lerin sonundan itibaren bu topraklarda da ücret ve hak mücadeleleri hızlanmıştır. İstanbul’da sınıfın militanca dövüştüğü, işçilerin ailelerinin de katıldığı büyük tramvay grevi çağa damgasını vurmuştur. 1913 yılında İzmir Limanı’nda lojistik ve taşımacılık şirketine karşı devasa bir direniş olmuştur. Benzer bir direniş 1913 yılında da gerçekleşmiştir. Tarihe tarak yağması olarak geçen, Osmanlı hanedanı ve Britanya tekellerine geri adım attıran direniş, yine bugüne umut aşılayan direnişlerdendir. Paşabahçe, Kavel gibi büyük direnişler burjuvazinin kabusu, bizim sınıfsal kazanımımız olarak tarihe geçti. Sınıf mücadelesinin yükselişi, sınıfın mücadelesini ücret talebinden siyasi taleplere yükseldi. Devrim korkusunu burjuvazinin yüreğine salan 15-16 Haziran isyanı sınıfın kendi öz gücüne dayandığında neler yaratabildiğinin önemli bir örneği olarak tarihe geçti. Bu direniş aynı zamanda işçi sınıfına bugün için de yol gösteren özelliklere sahip. DİSK yönetiminin işçileri alandan çekme hamlelerine karşın direnişin sürdürülmesi, bugünün sarı sendikalarına karşı ne yapılması gerektiğine dair yol gösteriyor. Büyük DGM grevi, faşizme ihtar mitingleri, şanlı Tariş direnişi sınıfın politikleştiğinde, sınıf olma bilincine ulaştığında burjuvaziyi ve faşizmi nasıl gerilettiğinin tarihsel örneğini oluşturuyor. 89 Bahar Eylemleri’yle başlayan süreç 2000’lere doğru gerilese de sınıf mücadelesi yakaladığı kanallardan eylem ve grev olarak akmaya devam etti.
Yoğun tasfiyeciliğin yaşandığı, sendikaların büyük burjuvazinin kontrolüne girdiği, sınıfın iyice örgütsüzleştiği 2000 sonrası bile çoğu işçi iradesiyle gerçekleşen direnişler oldu. Tekel direnişi, Metal Fırtına, Depo işçilerinin direnişi… umudun nerede olduğunu gösteriyor. Bu direnişler, sınıf sendikalarının öncülüğünde gerçekleşiyor. 3. Havalimanı direnişi, Migros Depo direnişi, Fernas direnişi bu direniş ve kazanımlardan bazıları. Bugün hala devam eden Polonez direnişi, grev yasaklarına bir yanıt olarak devam eden metal direnişleri, belediye işçilerinin yer yer patlayan direnişleri adeta bir pusula gibi kurtuluşun yolunu gösteriyor. Sınıfa kendi tarihini hatırlatacak propagandayı süreklileştirerek gündemde tutmalıyız.
Kapitalist barbarlığa karşı sosyalizm
Bugün sorun sadece bir asgari ücret sorunu değil. Hayatlarımız ve emeğimiz burjuvazinin bize biçtiği asgari yaşam sınırı kadar dar değil. İşçi sınıfı ve emekçileri ölümü gösterip sıtmaya razı etmelerinin önüne geçmenin, kapitalist barbarlığın insanlığa sömürü ve kandan başka bir şey vermediği koşullarda sosyalizmin propagandasını yapmak daha hayati ve gerçekçi. Gerçek ile bağları koparılmış kitleler sürekli sarı sendika ve burjuva partilerinin propaganda ağında aynı ırmakta defalarca yıkanmaya zorlanıyor. Solun etkili olamadığı bir ortamda CHP gibi sermaye partilerinin yanıltıcı salvolarına maruz bırakılıyor.
Açlık adeta somut olarak dayatılıyor milyonlara. Öyle olmaya da mahkumdu. Açlığı, yoksulluğu, barınma sorununu iliklerinde hissetmiyor çünkü. Onunla sınıfımız ayrı. Mutabık kaldıkları halk düşmanı kararlarla, en kritik zamanlarda olmaları gereken yerde olmamalarıyla sınıf karakterlerini belli ediyorlar.
Genelleşerek sefalet ücreti haline gelmiş ve onun baz alınmasıyla yaşamın bütününü etkileyecek asgari ücrete karşı biriken ciddi bir tepki var. Bunu elbette görenlerden CHP gibi burjuva muhalefet aktörleri bu tepkiyi soğurmak istiyor.
CHP’nin kurusıkı lideri asgari ücrette beklenen rakam kabul edilmezse gökyüzünü hükümetin başına yıkacağını söyleyeli günler oldu. Gök kubbe hala yerinde. Onun bu zırvası da hoş olmayan bir seda olarak gök kubbede kayboldu. Bugün asgari ücret mitinginde konuşan CHP Genel Başkanı Özgür Özel, bilinenleri tekrarlayan bir retorikten sonra yapa yapa Erdoğan’a sandık çağrısı yaptı.
Bizim kurtuluşumuz kendi ellerimizde. Hayatı her yerinden örgütlemek, sosyalizmi slogan olmaktan çıkarmak, barınmadan geçinmeye somut politikalar ile örgütlenmeyi ilmek ilmek örmekten başka çözüm yolumuz yok. Bugün AKP-MHP faşist blokunun kemer sıkma politikalarının sonuçlarını görüyoruz ama sorunun bir sınıf sorunu olduğunu şuradan görebiliriz. Emekçilere asgari ücret adı altında açlığın dayatılmasının yolu 2001’de yasal güvenceye kavuşmuş. Anayasaya 2001’de eklenen şu madde bugün yapılana yasal destek oluşturuyor. “Asgarî ücretin tespitinde çalışanların geçim şartları ile ülkenin ekonomik durumu da göz önünde bulundurulur.”
Ne yapmalıyız?
Sözün özü bizim bizden başka dostumuz yok. Bize ancak biz el uzatabiliriz. Kitleleri açlıkla sınayan bu saldırı ancak ciddi bir toplumsal direnişle yanıtlanabilir. Ancak bu sayede iktidara geri adım attırmak mümkün olur. Ortaya çıkan öfke ve tepkiyi örgütleyen devrimci bir odak inşasına girişmeli, mücadeleyi irili ufaklı bir çarpışmalar dizisi olarak görmeliyiz.
Sınıfın mücadele tarihinde, örgütsüz işkollarında işçilerin kendi öz güçlerine dayanarak harekete geçtiği eylem kesitleri hiç de az değil. Bunun yakın zamandaki örneklerinden biri de 2021 başındaki ücret eylemleriydi. Mesele o dalgaların içinde yüzebilecek ve ona renk verebilecek bir ideolojik netlikte. Tarihin en karanlık dönemlerinde bile işçi sınıfı bu denli aşağılanmadı. Tarihten aldığımız güçle bir kez daha silkelenmeliyiz.
İşyeri komiteleri ve mahalle meclisleri oluşturarak başlamalıyız işe. Ama başlamalıyız, çünkü nasıl bu ilk saldırı değilse arkası gelecektir, hazırlanmalıyız!
İşçi sınıfının emeğinden çalınarak oluşturulan kaynaklar savaş politikalarına, rant projelerine ve çetelere akıtılırken, milyonlarca emekçi her geçen gün daha da yoksullaşıyor.
Açlık sınırının altında bir ücretle yaşamaya mahkûm edilen işçiler insanca bir yaşam için sesini yükseltmelidir!
Bütçeler savaş ve rant için değil, halkın temel ihtiyaçlarını karşılamak için kullanılmalıdır!
Asgari ücret derhal en az iki katına çıkarılmalı, gıda, barınma ve sağlık gibi temel haklar herkes için erişilebilir hale gelmelidir!
Bu ülkenin kaynakları kirli savaşa değil, eşit ve onurlu bir yaşam için harcanmalıdır!
İnsanca bir yaşam için daha da geç olmadan harekete geçme zamanıdır!
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!