Alınteri Gazetesi’nin YouTube kanalında yayınlanan #DoğruMuBu program serisinin 9. bölümünde, Türkiye devrimci hareketinin en ağır tarihsel kırılmalarından biri olan 19 Aralık 2000 Hapishaneler Katliamı, bütünlüklü bir politik çerçeveyle ele alındı.
Oya Açan’ın moderatörlüğünde gerçekleşen programa, o dönem farklı hapishanelerde tutsak bulunan Çiğdem Devran (Uşak), Selçuk Ulu (Ümraniye) ve H. Selim Açan (Bayrampaşa) katılarak süreci yalnızca yaşanmışlıklar üzerinden değil devlet stratejisi, devrimci hareketin zaafları ve bugüne uzanan sonuçları üzerinden değerlendirdi.
Program, bir anma ya da tanıklık aktarımının ötesine geçerek 19 Aralık’ın neden hâlâ yeterince tartışılamadığını, hangi başlıklarda bilinçli bir suskunluk üretildiğini ve bu suskunluğun bugün devrimci hareketi nasıl felç ettiğini görünür kıldı.
Stratejik bir devlet hamlesi: Yaşamın hücreleştirilmesi
Programın merkez kavramlarından biri, Çiğdem Devran’ın altını çizdiği “yaşamın hücreleştirilmesi” oldu. Devran’a göre F Tipi hapishaneler yalnızca cezaevi mimarisinin değişimi değil; toplumsal muhalefeti atomize etmeyi hedefleyen bütünlüklü bir devlet stratejisinin parçasıydı.
Bu strateji, 12 Eylül sonrası yeniden toparlanmaya başlayan devrimci hareketin deneyimli kadrolarıyla yeni kuşaklar arasındaki sürekliliği koparmayı, kolektif yaşamı ve ortak düşünme pratiklerini dağıtmayı amaçlıyordu. Devran, bu süreçte yalnızca devrimcilerin değil onların taşıdığı politik hafızanın, deneyimin ve örgütsel sürekliliğin hedef alındığını vurguladı:
Kaybettiklerimiz yalnızca insanlar değildi; onların taşıdığı tarihsel birikim de bu saldırıyla yok edilmek istendi.
Bu yönüyle 19 Aralık, hapishanelerle sınırlı bir operasyon değil toplumun bütününe yayılan bir disiplin ve teslim alma hamlesi olarak ele alındı.
Hazırlık, direniş ve ilk çatışma anları
Selçuk Ulu, saldırının aylar öncesinden bilindiğini ve buna karşı hem içeride hem dışarıda ciddi bir hazırlık sürecinin yürütüldüğünü anlattı. Ümraniye Hapishanesi’nde yaşananları aktarırken, direnişin spontane değil bilinçli ve örgütlü bir karşı koyuş olduğunu vurguladı: “Zaten pantolonla uyuyorduk. Herkes ne yapacağını biliyordu.”
Ulu, mutfak tüpü hortumlarından yapılan ve “lav silahı”na benzeyen düzeneklerle ilk saldırı dalgasının püskürtüldüğünü, bu nedenle ilk anda asıl şoku devlet güçlerinin yaşadığını ifade etti. Ancak direnişin asıl gücünün teknik araçlardan değil kafa ve ruhça hazırlıktan kaynaklandığının altını çizdi.
Bu vurgu, 19 Aralık direnişinin yalnızca fiziki bir çatışma değil ideolojik ve politik bir karşı koyuş olduğunu bir kez daha ortaya koydu.
“Kadroları koruma” iddiaları ve bilinçli çarpıtmalar
Programın en kritik başlıklarından biri yıllardır tekrar edilen “önder kadroları koruma” iddialarına dair yapılan açıklamalar oldu. H. Selim Açan TİKB’ye yönelik bu suçlamaların 2000 yılında Bayrampaşa Cezaevi’nde yapılan bir paneldeki konuşmasının bilinçli biçimde çarpıtılmasına dayandığını ifade etti.
Açan, o dönem yaptıkları uyarının bir kuşağın topyekûn biçimde imha edilmesi riskine ve bunun devrimci hareketi en az 20 yıl geriye düşüreceği öngörüsüne dayandığını vurguladı. Bu uyarının direnişten kaçınmayı değil militan ama politik olarak akılcı bir hattı savunduğunu özellikle belirtti:
Militan bir duruş sergilenmeseydi, kadrolar ruhsal ve düşünsel olarak çok daha ağır bir yenilgi yaşardı.
Bu bölüm, 19 Aralık sürecinde yaşanan tartışmaların nasıl sonradan siyasal silaha dönüştürüldüğünü ve belirli yapıların tasfiyesinin ideolojik gerekçesi haline getirildiğini de gözler önüne serdi.
Ertelenen muhasebe ve kahramanlık edebiyatı
Programda öne çıkan ortak eleştirilerden biri 19 Aralık sonrasında devrimci yapıların dürüst ve kolektif bir muhasebeden kaçınması oldu. Selçuk Ulu, direnişin yalnızca “fedakârlık” ve “kahramanlık” söylemiyle ele alınmasının gerçek saygıyı değil politik açmazı beslediğini ifade etti.
Ulu’ya göre sol tasfiyecilik, grupçu refleksler ve dışarı-içeri bağının zayıflaması gibi başlıklar yeterince tartışılmadığı için devrimci hareket bugün toplumdan daha da tecrit olmuş durumda:
Muhasebe yapılmadığında, kaybettiklerimiz sadece birer sembole dönüşüyor ama gelecek için hiçbir ders çıkarılmıyor.
Açlık grevleri ve mücadele araçlarının yıpranması
Çiğdem Devran, günümüzde dışarıda en küçük hak talepleri için bile açlık grevine başvurulmasını eleştirerek bu eylem biçiminin hapishane koşullarına özgü bir çaresizlik silahı olduğunu hatırlattı. Dışarıdaki mücadele alanlarının çok daha geniş ve zengin olması gerektiğini vurgulayan Devran, cezaevi merkezli reflekslerin hâlâ aşılamamış olmasının ciddi bir stratejik sorun olduğuna dikkat çekti.
H. Selim Açan ise son yıllarda kaleme aldığı değerlendirmelerin “pişmanlık” olarak sunulmasını reddederek 19 Aralık direnişinin tarihsel ve siyasal meşruiyetinin tartışmasız olduğunu, ancak bu sürecin devrimci hareketi ağır bir tasfiyeci dalganın içine sürüklediği gerçeğiyle yüzleşilmesi gerektiğini ifade etti.
Kutsallaştırma değil, geleceği kuracak dersler
#DoğruMuBu’nun 9. bölümü, 19 Aralık’ı donmuş bir anı ya da kutsal bir anlatı olmaktan çıkararak bugünün mücadelelerine ışık tutabilecek canlı bir tarihsel deneyim olarak ele aldı. Programın ortak mesajı netti: Direnişi onurlandırmanın yolu, onu eleştiriden azade kılmak değil geleceği kuracak dersleri cesaretle çıkarmaktan geçiyor.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!