Çiçek Özgen
Hükümetin “Türk aile yapısını bozduğu” ve “LGBTİ+ eğilimlerini meşrulaştırdığı” yönündeki ifadeleriyle İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesiyle birlikte hem kadınlar hem de LGBTİ+’lar üzerindeki baskı ve şiddet sistematik bir hale dönüştürülmüş oldu. Kadınlara ve LGBTİ+’lara yönelik şiddet, aynı merkezden ve aynı hedefle ortaya çıkan ideolojik bir politika olarak yürütülüyor. Dolayısıyla her iki kesime karşı birbirinden ayrılamaz yönlerle içe içe geçmiş bir saldırıyla ve yok saymayla karşı karşıyayız. Üstelik bu sistemli saldırganlık ve nefret dili, özellikle seçim dönemlerinde toplumsal kutuplaşmayı derinleştirmek, ekonomik ve siyasi krizlerin üzerini örtmek adına yapay bir “kültür savaşı” aparatı olarak iktidar tarafından bilinçli olarak seçiliyor.
Erdoğan’ın Haliç Kongre Merkezi’nde düzenlenen TÜRGEV’in 30’uncu Kuruluş Yıl Dönümü Programı’nda yaptığı LGBTİ+ ve kadın düşmanı konuşmasındaki vurguların daha saldırgan bir nitelik kazanması bu yönelimin stratejik bir yönelim olduğunu ve bundan sonra saldırganlığın şiddetlenerek süreceğini gösteriyor. 12’inci Yargı Paketi’nden LGBTİ+’lar, nafaka hakkı ve çocuklara yönelik maddelerin geri çekilmesi yanıltmamalı. Bu tutumda elbette ki toplumsal tepkinin payı büyüktür. Ancak asıl hedefin diğer bazı düzenlemelerde olduğu gibi toplumsal tepki dinamiklerini gevşetip çözmek olduğu anlaşılıyor. Keza Erdoğan’ın konuşmasından da anlaşılacağı gibi LGBTİ+ ve kadın düşmanlığı uzun vadede toplumu dönüştürmenin stratejik ayaklarını oluşturuyor.
Kadını bir birey olarak değil “ailenin bir parçası” olarak gören ve sınıflandıran bu ideoloji, Erdoğan’ın “kadın ve erkek eşit değildir” söyleminde olduğu gibi kadını sadece “eş ve anne” rollerine hapsediyor. Bu düşmanlaştırıcı yaklaşım, kadına ancak mevcut sınırları kabul edip eşitlik istemediğinde “sınırlı” bir değer verileceğini açıkça ifade etmektedir. Bu ideolojik bakış açısı, bugün karşımıza muhafazakar kadının haklarını koruma örtüsü altında, evlilik birliğini yalnızca “bir erkek ve bir kadının evlenmesi” şeklinde tanımlayan anayasa değişikliği teklifleriyle çıkıyor. Kadın haklarını rafa kaldırırken LGBTİ+‘ları anayasal düzeyde tamamen yok etmeyi hedefleyen bu hamle, iktidarın iki kesime yönelik dışlayıcı, yok sayıcı stratejisinin somut bir belgesi olarak karşımıza çıkıyor. Aynı ideolojik akıl, iktidarın kadınlara olduğu gibi LGBTİ+’lara yönelik söylemlerine da yön vermektedir. Çünkü LGBTİ+’lar, bu “kutsal aile” yapısını bozmakta ve dolayısıyla iktidar için bir tehdit oluşturmaktadır. Hatta “milli ve yerli” toplum yapısını baltalamaya yönelik, “Batı’nın fonladığı” terör grupları olarak nitelendirilmektedirler.
Dolayısıyla iktidarın gözünde her iki kesim de “rehabilite edilmesi gereken”, çizilen sınırların dışına çıkmak istediğinde ise “yasalarla, toplumsal baskıyla ve zor yoluyla” hizaya getirilmesi gereken kesimleri simgeliyor. Bu nedenle her fırsatta iktidarın hedefinde yer alıyorlar. Erdoğan’ın sık sık dile getirdiği “Türk aile yapısını, milli ve manevi değerleri temelinden dinamitleyen bir tehdit” ve “insanlığı, özellikle de genç nesilleri esir almayı amaçlayan bir sapkınlık projesi” söylemleri, bu kesimlerin birer “tehdit” olarak sınıflandırılmasını amaçlayan iktidar dilinin yansımasıdır. Böylece sağlıktan eğitime ve yargıya kadar her kamusal alanda trans ve LGBTİ+’lara yönelik kurumsal ayrımcılığın ve tasfiyelerin önü açılarak bu uygulamalara meşruiyet zemini kazandırılıyor. Bu tasfiye süreci yalnızca bireyleri değil onların örgütlü mücadelesini de kapsıyor; “Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu”na açılan kapatma davaları ile LGBTİ+ derneklerinin “kültürel terör” ve “yabancı fon” iddialarıyla illegal ilan edilmek istenmesi, sivil topluma ve örgütlenme hakkına yönelik ortak bir kuşatmayı gözler önüne seriyor. Feminist kadınların 8 Mart Gece Yürüyüşleri yasaklanırken, LGBTİ+’lerin Onur Yürüyüşleri de aynı zihniyet tarafından yasaklanarak polis şiddetiyle bastırılmaya çalışılıyor.
Burjuva devletin “sapkınlık” olarak nitelendirdiği bu bakış açısı toplumsal şiddeti de beslemekte, cezasızlık kalkanıyla faillerin korunduğu bir ortam yaratarak nefret cinayetlerini artırmaktadır. Erdoğan’ın her fırsatta yaptığı bu “nefret ve hedef gösterme” konuşmaları, LGBTİ+’ların Türkiye’de barınma, çalışma, sağlık, kısaca yaşama haklarına yönelik sistemli ve kurumsal bir kuşatmanın en yetkili ağızdan ilanıdır. Tıpkı kadınları “sürtük” ya da “yarım” olarak nitelendirip, hak arayan kadınları “din düşmanı” veya “terörist” ilan etmesi gibi aynı ortak amaçla her iki kesime yönelik saldırılar da sürdürülmektedir. Bu nedenle LGBTİ+’lara yönelik nefret cinayetleri ile kadınlara yönelik failleri ödüllendiren sistem, aynı şiddet çarkının dönmesine neden olmaktadır.
Tam da bu yüzden, iktidarın bu ikiz kuşatmasına karşı verilecek yanıt da birbirinden bağımsız olamaz. İktidarın aileyi bir baskı mekanizması haline getirerek hayatlarımızı tek tipleştirme hamlesi, ancak kadınların ve LGBTİ+’ların omuz omuza vereceği, sokakta ve hayatın her alanında ortaklaştırılmış bütünsel bir mücadeleyle püskürtülebilir. Ortak şiddete karşı ortak mücadele hattı kurtuluşun da anahtarıdır. Çarkı döndüren karanlığa karşı, dayanışmayı ve ortak direnişi büyütmek artık bir tercih değil hayatta kalmanın ve birlikte özgürleşmenin tek yoludur.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!