Kadın avı…



Sistemin kadın düşmanlığı, kendini farklı boyutlarda ve çeşitli biçimlerde ortaya koyuyor. Son yıllarda ivme kazanmış olan bu saldırganlık, özellikle kadının toplumsal rolünü yeniden ve daha geri biçimlerde şekillendirmek üzere birçok araçla karşımıza çıkıyor.


Çiçek Özgen

Sistemin kadın düşmanlığı, kendini farklı boyutlarda ve çeşitli biçimlerde ortaya koyuyor. Son yıllarda ivme kazanmış olan bu saldırganlık, özellikle kadının toplumsal rolünü yeniden ve daha geri biçimlerde şekillendirmek üzere birçok araçla karşımıza çıkıyor.

İstanbul Sözleşmesi’ni uygulama konusunda ayak direyenler, kadın cinayetleri konusunda artan tepkileri, gerici ahlak ölçütleriyle donatmış oldukları bu araçlarla sönümlendirmeye ve de kendi karşıtını örgütlemeye çalışıyor. Bunu da geri bilince yaslanarak toplumsal rızayı alabilecekleri bir biçimde ince ince düşünerek ve planlayarak devreye sokuyorlar. “Kadın kuyruk sallamazsa…” mantığının hakim olduğu toplumlarda bu söylemler ve uygulamalar ne yazık ki karşılık buluyor. Kadına şiddet oranlarındaki artış da bunun bir göstergesi.

Doğası gereği eril olan faşizmin, kadını annelik ve “evinin kadını” sınırlarına hapsetmek için neler yaptığı ortada. “En az üç çocuk” direktifleri yanı sıra kadının giyiminden, gülmesine kadar her şeyinin biçimlendirilmeye çalışıldığı, “kadın mı kız mı bilmem” söylemlerinin havalarda uçuştuğu bu sistemde, özgürlüğün ancak ona çizilen sınırlar içerisinde ve tanımlanmış biçimleriyle olabileceğinin her fırsatta altı çiziliyor. Burada asıl tehlike yaratan şey, kadına göre dizayn edilen bu konumun topluma da onaylatılarak, toplumun gerici yargısına açılarak yapılmaya çalışılması. Böylece toplum bir süre sonra bu uygulamaların polisi haline dönüştürülmüş oluyor. “Pembe otobüs” gibi gerici fantezilerin de aslında ortaya çıkma sebebi bu. Bir şekilde cinsiyet ayırımını kabul etmeyen kadınları toplum genelinde suçlu pozisyonuna sokuyor ve tacizi hakettiğine dair bir yargı oluşturmaya çalışıyor. Yani devlet sadece kendine ait zor aygıtlarını değil, toplumun geleneksel ve gerici yargılarını da silaha dönüştürerek kadın avı başlatıyor.

Asıl hülyasının kadını örtüler ve dört duvar arasına sokmak olduğu su götürmez olan sistem, bir yandan da kadının üretimdeki rolünün farkında ve onun yarattığı ucuz emek gücüne ihtiyaç duyuyor.Bu yakıcı ihtiyaçtan dolayı onu eve de bütünüyle hapsedemiyor. Bunun yerine, kendi belirlediği okullarda okumasını, kendi belirlediği alanlarda çalışmasını ve kendi izin verdiği biçimlerde davranmasını sağlayarak her iki emelini de garanti altına almak istiyor.

Son dönemde yeniden gündeme getirilen ve topluma önce tartıştırılarak hazmedilmesi planlanan “Kadın Üniversiteleri”ndeki amaç da bu. Kadını cinsel obje ve ucuz işgücü olarak gören bu anlayışın karşımıza böylesi ucube fikrlerle çıkması şaşırtmıyor elbette. Ancak altında yatan büyük tehlikeyi görmek ve uyanık olmak zorunda olduğumuzu bir kez daha hatırlatmış oluyor.