Çarşamba, 24 Haziran 2026

Başsız figürün kişiliksiz çehresi



Emekliler bazen tamamen dikkatsizlikten kendilerini ıpıssız sokak ve meydanlarda bulurlar. Geçtikleri uzun duvarların dibinde onlardan başkası yoktur. O anki sessizlikleri yalnızlıklarının sessizliğidir, aralarına bir hastalık gibi sinsice sızmıştır. Bu sessizlik altmış yaşındaki iki üç adamın boğuk ayak sesiyle bozulacak gibi değildir. Bahçelerle, manastır, kışla ve bostan duvarlarıyla çevrili bu uzun ve beyaz sokaklarda onları susmaya …


Emekliler bazen tamamen dikkatsizlikten kendilerini ıpıssız sokak ve meydanlarda bulurlar. Geçtikleri uzun duvarların dibinde onlardan başkası yoktur. O anki sessizlikleri yalnızlıklarının sessizliğidir, aralarına bir hastalık gibi sinsice sızmıştır. Bu sessizlik altmış yaşındaki iki üç adamın boğuk ayak sesiyle bozulacak gibi değildir. Bahçelerle, manastır, kışla ve bostan duvarlarıyla çevrili bu uzun ve beyaz sokaklarda onları susmaya iten şey çevrelerindeki dünyanın gürültüsü değildir…

Konuştukları da olurdu. Fakat gençlik ya da olgunluk çağındaki adamların tersine cümleleri şimdiki ya da gelecek zamanda çekilmiş o mükemmel fiillerle noktalanmıyordu. Yüklemleri hep geçmiş zamandaydı. Bazen sanki hareketlerinin bölmesinden korktukları önemli bir şey konuşuyormuşçasına birbirlerinin yüzüne bakma bahanesiyle durup, ellerini arkalarında birleştirseler de nafile, geçmişe ayarlı bu cümlelerde dişe dokunur hiçbir şey yoktu. Bu adamların hepsi mühendislik yapmış, hesap kitap adamları, çizelge takipçileri, makine inşa etmiş adamlar olduğundan, hayatları boyunca işlerinde bir sürü badireler atlatmış, pek çok adam tanımış olduklarından, hâlâ ne zaman yaşadıklarını ezbere bildikleri hatıralara sahiptiler. Kafalarındaki haliyle bu hatıralarla zaman üzerinde kurulan gerçek hakimiyet arasındaki fark kâğıt üzerindeki rakam ve çizgiden ibaret tren taslaklarıyla atılımın gençliği içindeki gerçek trenler arasındaki fark kadar büyüktü. Hatıraları hayatlarından kopmuş birer parçaydı. Yine de onlarla övünmeye çalışıyor, geçmişte becerdikleri işleri birbirlerine anlatıyorlardı: Raydan çıkmış trenlerin geri oturtulması, kendi kafaları ve işçilerin kol gücüyle sanayi alanında kırdıkları rekorlar, emirleri altında çalışmış işçilere ve altında çalıştıkları yöneticilere, artık hayatta olmayan başmühendislere dair hikâyeler…

Ama bu önemli olayların kendilerine ait olmadığını hissediyorlardı. Bu olaylar işçileri de kontrolü altında tutan, kendilerine yabancı, soğuk ve dışsal bir gücün dayatması sonucu oluşmuş birbirinden kopuk olaylardı. Gerçek insan deneyiminin ürünü olmayan, arkası gelmeyen olaylar. Bunlar kaldırılmış, tozlu dosyalarda kayıtlı, sadece fabrika ve şirketlerin kârını korumaya, onlar için çalışan işçilerin uysallığını muhafaza etmeye yaramış olaylardı. Ne gerçek anlamda bir şey yarattıklarını ne de diğer insanlarla sahici ilişkiler kurduklarını hatırlıyorlardı; altlarındaki işçiler de üstlerindeki amirler gibi kendilerine her zaman yabancı, her zaman düşman olmuşlardı. Bu oyunun hiçbir ağırlığı olmayan, yalnız oyuncuları olmuşlardı. Hatıralarıyla gurur duyuyormuş gibi yapsalar da aslında onları hiç sevmiyorlardı.

O günlerde Antoine kendisini yaşadığı hayatın sevilmeye değer, elle tutulur, insanda şefkat uyandıracak bir yanı olduğuna inandıracak bir insan arayışı içine girdi. Uzun süredir kayıp olan gizler peşine düşmek için artık çok geçti. Ama umutsuzca aramaya devam ediyordu. O yüzden kimi geceler huzursuzlanıyordu. Yemeğini yer, Anne ile günün alışıldık manzaralarından konuşurdu. Gündelik olanın bütün yolları uykuya çıkar, onu ağılına dönen bir hayvan gibi yatağına götürürdü.

(…)

Ve gecenin etrafına ördüğü hapishanenin içinde bir başına, kafasına üşüşen, kovamadığı düşüncelere boğuluyordu. Sadece düşünmek istediği şeyi düşünemiyor, Napoléon, Hannibal türü büyük devlet adamları gibi kendi iradesiyle uykuya dalamıyordu. Huzursuzluk bastırıyor, rahatsız edici çarşaflar üstünde kıpırdanmaya başlıyordu. Huzursuzluğu hamile bir kadın gibi içinde taşıyor, onun kıpırdadığını, ciğerleri, kalbi gibi yaşamakta olduğunu duyuyordu. Sakın bunun ardında aort damarı olmasındı? Doktora gitmek, rejime başlamak… Acaba tansiyonu kaçtı? Ama yıllardır içinde taşıdığı bu büyük sıkıntının iç organlarıyla ilgisi yoktu. Hissettiği şey korkuydu. Hastalık belirtilerinin okunduğu, vücudun kanlı canlı içinden de derin bir yerde, aort sertleşmesinden daha ciddi bir sıkıntı gizliydi. Korktuğu şey vücudun ölümü değil, fakat hayatının kişiliksiz çehresi, kendi boş imgesi, zamanın külleri içinde herhangi bir işaret ve istikametten mahrum acele adımlarla yürüyen o başsız figürdü. O başsız figür kendisiydi. Kimse bu kadar uzun süredir bir başı olmadan yaşadığına dikkat etmemişti. Şu insanlar ne kadar da kibardı. Kimse bir gün olsun kendisine senin başın yok dememişti. Artık çok geçti. Bütün bir ömrü boyunca ölümünü yaşayıp durmuştu. Bir insanın bu uç düşüncelere uzun süre dayanması imkânsız olduğundan Antoine da en belirgin ve kesin olan endişe kaynağına dört elle sarılmıştı. Kendisine yolunda gitmeyen şeyin kalbi olduğunu, doktora gözükmesi gerektiğini söylüyordu. Muayene olmayalı o kadar olmuştu ki. Altmış yaşındaki bir adamın arterleri kil borular gibi kırılgan olurdu. “Doktordan randevu alıp kan tahlili yaptıracağım.” Şimdiden kendini telefonda konuşurken, doktorun muayenehanesinde ve haplar damlalar satın alırken görüyordu. Artık eti ve sigarayı azaltacaktı. Bu düşünceler onu bir masal gibi uyuttu.

[Antoine Bloyé, Paul Nizan, Çevirmen: Hüseyin Can Akyıldız, Sel Yayıncılık]