“Tony Mirabal’leri tanıyordu,” diye anlattı El Turco Antonio’ya.
Arkadaş oldukları söylenemezdi, ama Mirabal’leri tanıyordu. Üç kız kardeşle ve Minerva’yla Patria’nın kocaları Manolo Tavares Justo ve Leonardo Guzman’a zaman zaman, 14 Haziran Hareketi’nin tarihi Duarte Üçlüsü’nü örnek olarak oluşturduğu grup toplantılarında rastlamıştı. Üçü de, baskının her gün biraz daha bozguna uğrattığı heyecanlı ve farklı ama düzensiz ve pek etkili olamayan örgütün yöneticileriydi. Bu sonu belirsiz, güç dengeleri eşit olmayan kavgada kız kardeşlerin gösterdikleri atılganlık ve inanç Imbert’i çok etkilemişti. Özellikle de Minerva Mirabal. Tony Imbert katliamdan sonra kendi kendine Minerva Mirabal’i tanımadan önce bir kadının devrim için böyle kararlı çalışacağını hiç aklına getirmediğini itiraf etmişti. Bu kadın nereden buluyorsa silah, dinamit buluyor, molotof kokteylleri hazırlıyor, süngü tedarik etmek ve saklamak gibi erkeksi işleri beceriyordu; suikast, strateji ve taktik sözlerini ağzından düşürmüyordu. Tüm soğukkanlılığıyla, militanlara SIM’in* eline düşecek olurlarsa işkence altında arkadaşlarını ele vermek tehlikesiyle karşı karşıya kalmamak için zehir içerek kendilerini öldürmeleri gerektiğini söylüyordu.
Minerva bütün bunlardan söz ederken en iyi biçimde nasıl gizli propaganda yapılacağını ya da üniversite öğrencilerinin nasıl örgüte girmeye ikna edileceğini anlatırken herkes kulak kesiliyordu. Çok zekiydi ve her şeyi çok açık, kolay, anlaşılır biçimde anlatıyordu. İnancı çok güçlüydü, belagati sayesinde inancını çevresindekilere de bulaştırıyordu. Ayrıca, simsiyah saçları, simsiyah gözleri, zarif yüz hatları, incecik burnu ve ağzı, mat teniyle tam bir çelişki oluşturan bembeyaz dişleriyle çok güzeldi. Sade ve ciddi giysiler içinde bile güçlü bir kadınsılığa, zarafete sahipti; hareketlerinde ve gülümsemesinde doğal bir koketlik vardı. Tony onu boyalı makyajlı gördüğünü anımsamıyordu. Evet, çok güzeldi ama hiçbir zaman yoldaşlarından biri ona iltifat etmeye ya da Dominikliler arasında, hele aynı idealde birleşmiş, aynı tehlikeleri paylaşan gençler arasında, alışılmış, normal, hatta biraz da zorunlu şakalardan birini yapmaya cesaret edemezdi. Minerva Mirabal’ın zarif görünüşünde ne vardı bilmiyordu ama bir şey, erkeklerin başka kadınlarla kurdukları ilişkiyi onunla kurmalarına engel oluyordu.
Daha o günlerde, Trujillo’ya karşı verilen gizli savaşın daracık evreninde bir efsaneye dönüşmüştü Minerva Mirabal. Söylentilerin hangisi doğruydu, hangisi abartıydı, hangisi uydurmaydı? Kimse o derin, küçümseyici bakışlara ve zaman zaman karşıtını susturuveren çıkışlardan birine hedef olmamak için sormaya cesaret edemiyordu. Genç kızlığında, onunla dansa kalkmayı redderek Trujillo’yu bozum ettiği söyleniyordu. Bu yüzden babası, Ojo de Agua belediye başkanlığından alınmış, işinden olmuş, hapse atılmıştı. Kimilerine göreyse dansa kalkmış, ancak dans sırasında ya Trujillo kıza eliyle sarkıntılık ettiği ya da kaba bir şey söylediği için tokadı yemişti. Birçokları buna pek ihtimal vermiyordu (hala hayatta olmazdı, oracıkta öldürür ya da öldürtürdü) ama Antonio Imbert, Minerva’nın bunu bile yapabileceğine inanıyordu. O tokat olayı doğru olmasa bile, daha Minerva’yı ilk gördüğü ve dinlediği günden beri, bunu yapabilecek karakterde olduğunu düşünmüştü. Ona saygısızlık edeni, bu kişi Trujillo bile olsa tokatlayabileceğini anlamak için Minerva Mirabal’i birkaç dakika görüp dinlemek (örneğin, soğukkanlı bir doğallıkla militanları psikolojik olarak işkenceye hazırlamanın gerekliliğini anlatırken) yeterliydi. Birkaç kez tutuklanmıştı, o günlerde gösterdiği cesaretle ilgili de birçok öykü anlatılırdı. Önce La Cuarenta’da, sonra La Victoria’da yatmıştı. La Victoria’da ekmek ve solucanlı suya mahkum edilince açlık grevi yaparak direnmişti. Bu tutukevinde Minerva’ya çok kötü davranıldığı söylenirdi. Ama o hiçbir zaman hapishane günlerinden, işkencelerden, Trujillo karşıtı olduğu günden beri ailesine yapılan eziyetler ve tehditlerden söz etmezdi. Zaten pek az olan malları elinden alınmış, ev hapsi verilmişti. Diktatörlük Minerva’nın hukuk öğrenimi yapmasına izin vermişti; ama okulu bitirince avukatlık ruhsatı vermeyerek -iyi planlanmış bir öç alma- cezalandırmıştı. Böylece mesleğini icra edemeyecek, yaşamını kazanamayacaktı. Böyle mahkum ediliyordu. Genç yaşında düşlerini gerçekleştirmesine izin verilmiyor, beş yıllık üniversite öğrenimi boşa gitmiş oluyordu. Ama bunların hiçbiri onu yıldırmamıştı. Yorgunluk nedir bilmeden çalışan, herkese cesaret veren bir motor, geleceğin genç ülkesinin -Imbert kendi kendine birçok kez böyle demişti- öncüsüydü. Bir gün Dominik Cumhuriyeti’nin olacağı gibi güzel, coşkulu, idealistti.
* Servicio de Inteligencia Militar – Askeri Gizli Polis
[Teke Şenliği, Mario Vargas Llosa, çeviri: Peral Bayaz, Can Yayınları]
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!