Henri Gougaud
Louise’in karşılaştığı kent gürültülü bir şantiyeydi. Köyünde sükunet içinde geçen günlerinde insanların Paris’teki bu büyük altüst oluşlardan ve değişimden konuştuklarını duymuştu. Ama burada gördüğü şeyler karşısında daha az şaşırmış değildi. Her taraf yıkılıyor, yeniden inşa ediliyordu, özellikle de burjuva binaları. Dolayısıyla da kiralar yükselecekti. Bunu biliyor ve endişe ediyordu. Valiliğin istediği de buydu zaten. Haussmann bunu açıkça ifade etmişti: “Paris’i taşradan gelen işçilerin haksız istilasına karşı korumamız gerekiyor.”
Bununla birlikte eski semtlerde yaşamaya devam eden insanlar vardı. Adları kötüye çıkmış semtler. O semtlerde, derme kulübelerinde yaşayan insanların toplumun en alt kesimlerinden geldikleri bir gerçekti. Sanayinin kölelere ihtiyacı vardır. Yoksulların hayatı (hayat mıydı bu?) cehennemi bir gürültünün neden olduğu yorgunlukla sağır ve dilsiz, omurgalarına aniden saplanan ağrılar yüzünden biraz daha kamburlaşarak geçerdi. Erkekler, kadınlar, altı yaşından büyük çocuklar, herkes günde 17 saate varan süreler boyunca çalışıyordu. Emeklilik mi? Hayal bile edilemezdi. Neden? Basit. Kimse bilmezdi bu kelimenin ne anlama geldiğini. Yorgunluktan canları çıkıncaya kadar çalıştırılan küçük çocukların emeğine bel bağlardınız onun yerine. Ya makinalardan soluduğunuz hava? Sabahtan akşama kadar zehirli tozları ciğerlerine çekerek, dehşetli bir gürültü içinde çalışırdı işçiler. Dudak okumayı bilmiyorsan, burnunun dibindeki arkadaşının bile ne söylediğini anlayamazdın. Kaza, bir tehdit olarak çalışmakta olan bütün işçiler arasında kol geziyor, özellikle de günün sonuna doğru, işçilerin takatleri kalmayıp hareketleri yavaşladığı zaman vuruyordu. Kaza ölüme yol açtığında “hayat işte” diyorlardı. Kaderciliğin hangi dipsiz kuyusundan çekip çıkarmışlardı ki bu ifadeyi? Çalışmaktan serseme dönmüş bu zavallı insanların arasında Engels’in deyişiyle “seferden dönen bir ordunun içinde kaldığınızı sanırdınız.” Sakatlar ordusu da diyebilirdi.
Maden fırınlarının, ağır ağızlı bıçakların, hızla dönen kayışların ve iri öğütücülerin kurbanı olanlara bir nebze de olsa nakdi yardım yapılıyor muydu? Yok, bu bir para kaybı olurdu. Onların yerine başkaları gelirdi, o kadar. Bir mahkeme önünde, yasada da hoyratça yazılı olduğu gibi, sadece patronun argümanları muteberdi. Şayet birtakım cahiller şikayette bulunacak olurlarsa, dinlenmeye değer bulunmazlardı. Efendi yalan söylemezdi. Eğer işçisinin hatalı olduğunu söylüyorsa denilecek başka bir şey yoktu, bu böyleydi. İşte, bir bedbaht darbeyi yiyen kendisi olduğu halde, bu şekilde hep suçlu bulunuyordu. Geçinebilecek kadar kazanıyor muydu bu bedbaht? En iyi halde, ölmeyecek kadar, başını altına sokabileceği bir çatıyı ve orada içeceği bir tas çorbayı ödeyecek kadar. Kısacası bu dönemde bir yoksulun ömür beklentisi sıradan bir burjuvanınkinden on beş, yirmi yıl daha düşüktü.
Bakımlı ve temiz imparatorluk mahallelerinde, Adolphe Thiers’in deyişiyle bu “beş paralık halk yığını”nın kaderi hiç de umursanmazdı. Neyse ki, Saint-Antoine’ın banliyölerinde, Montmartre’da, Quartier Latin’de, duruma öfkelenen ve isyan eden kırmızı fularlı sanatkârlara, liberter ütopyacılara, kardeşlik hayali kuranlara rastlamak mümkündü ve sayıları gün geçtikçe artıyordu. Louise’in Paris’te oluşu zaten onları bulmak ve onlarla birlikte ama bu kez, o çıplak ayaklıların, yoksulların, ebediyen unutulmuş olanların davalarına katılmak içindi. Küçüklüğünden beri yaptığı bir şeydi bu. Büyükbabası Demahis’den gizlice aşırdığı üç beş kuruşla yoksulların ihtiyaçlarını karşılamaya çalıştığı zamanlardan beri. Zaman adaletsizliğe karşı duyduğu dehşeti arttırıyordu sadece. Hizmet etmek, onun yaşam çizgisi kesinlikle buydu. Dünyaya gelişinin nedeninin bu olduğunu düşünüyor, başka hiçbir şey onu fazlaca ilgilendirmiyordu. Dünyevi zevkler ona hitap eden şeyler değildi. “Mutluluğum mu?” der gibiydi.
[Louise, Komün’ün Anarşist Kadını, Henri Gougaud, Fransızca’dan çeviren: Ayşen Uysal, Dipnot Yayınları]
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!