Gökçer Tahincioğlu
Kahramanmaraş merkezli 6 Şubat depremlerinin üzerinden tam üç yıl geçti.
Sürekli yapılan, yapılmayan konutlar tartışılıyor ve iktidarın karnesi bunun üzerinden ölçülüyor ancak yakınlarını kaybedenler açısından ikinci bir yıkım yargıda yaşanıyor.
Adalet Bakanı’nın verdiği rakamlar bir yana, asıl mesele, depremden sonra söylenen, “1999 depremindeki gibi olmayacak” sözlerinin tutulamamış olması.
1999 depreminden sonra, yıllar boyunca, önce zamanaşımı tartışması yürütülmüş, zamanaşımı süresinin binanın yapımıyla mı, yoksa depremle mi başladığı konuşulmuştu. Yargı, bu tartışmayı geride bıraktığında, deprem tarihi esas alınsa bile dosyaların neredeyse üçte birinin zamanaşımına girdiği anlaşılmıştı.
Birkaç sembolik davada verilen cezalar dışında, sorumlu kimseye esaslı ceza verilmemişti.
* * *
“Bu kez öyle olmayacak” denildi.
Ancak buna rağmen müteahhitler ve yapı denetçileri dışında neredeyse yargılanan yok. 2 bin 500’ü aşkın ceza davası açıldı ancak bunların çok azında ağır cezayı gerektiren “olası kast” uygulaması talep edildi. Bunun yerine düşük ceza verilmesini sağlayan, “bilinçli taksirden” işlem yapıldı.
Kamu görevlisi sanık neredeyse yok. Birkaç davada, birkaç belediye görevlisi yargılanıyor, o kadar.
Olmayacak yerlere imar izni verenler, yapılara onay verenler, olmayacak yerleri imara açanlar sanık bile olamadı.
Bir de üzerine deprem davaları af kapsamına alınmak istendi ancak depremzedelerin direnişiyle bu engellendi.
İnsanlar üç yıldır mahkeme mahkeme geziyor ve adalet arıyorlar.
* * *
Vahim örneklerden biri Kırıkhan Devlet Hastanesi…
Burada yaşananları gündeme getiren isim bu hastanede babası İsmet Şafak’ı kaybeden Murat Şafak ile avukatı Bülent Akbay.
Şafak’ın babası deprem nedeniyle hastanenin yıkılmasından dolayı ölmedi. Daha vahim bir biçimde, depremden sonra 15 saat boyunca hayatta kalmış olmasına rağmen hayatını kaybetti.
Şafak, depremden 20 gün kadar önce babası İsmet Şafak’ı Kırıkhan Devlet Hastanesi’ne yatırmıştı. Babasının ciğerleri su topluyordu ve bu nedenle yoğun bakımda tutulmasına karar verilmişti. Solunum cihazına bağlanmıştı. Gelen ziyaretçileriyle görüşebiliyor, çocuklarıyla sohbet edebiliyordu. Bilinci açıktı.
Depremden sonra hastanenin acil bölümü açıktı. Yüzlerce hasta getiriliyordu. Bina ayaktaydı ancak diğer girişler kapalıydı.
Hastası yoğun bakımda olanlara, “O hastalar gemiyle Mersin’e götürüldü” açıklaması yapıldı.
Mersin’den haber bekleniyor, yola çıkma hazırlıkları yapılıyordu ki depremden üç gün sonra bir hemşire aileyi arayarak, “Gelin ölünüzü alın” dedi.
Murat Şafak, yoğun bakım katına çıktığında babasını yatağında ölü vaziyette buldu. Sonra diğer yataklara baktı. Bütün hastalar ölmüştü. Jeneratörler devreye girmemiş, solunum cihazları devrilmiş, yoğun bakım katı terk edilmişti.
Yoğun bakıma üç gün boyunca kimsenin girmediği anlaşıldı. 20’ye yakın hasta burada ölmüştü.
Şafak, babasının cenazesini 9 Şubat’ta almasına rağmen, ölüm belgesine ölüm tarihi olarak 6 Şubat yazıldı. Deprem günü.
Ancak bir farkla. Ölüm saatine, deprem saati yazılmadı. Depremden sonra kaderine terk edildiği için ölmemiş, doğal yollardan yoğun bakımda hayatını kaybetmiş gibi bir belge düzenlendi ve ölüm saatine 19.30 yazıldı.
Bu saatin neden yazıldığı sorulduğunda belgeye, “deprem sonrası gelişen çoklu organ yetmezliği” gibi garip bir ifade eklendi.
Resmi defin belgesi ise aylar sonra 23 Haziran’da verildi. Bu belgede de aynı ifadeler yer aldı.
Yoğun bakımda yatanlar sanki deprem günü, depremden bağımsız, doğal nedenlerle ölmüşler de hemen yakınlarına bildirilmiş gibi işlem yapıldı.
* * *
Şafak’ın avukatı Bülent Akbay, savcılığa suç duyurusunda bulundu ve Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın, Hatay Valisi Rahmi Doğan’ın, Hatay İl Sağlık Müdürü Mustafa Hambolat’ın, Kırıkhan İlçe Sağlık Müdürü Ahmet Yılmaz’ın, Kırıkhan Devlet Hastanesi Başhekimi İsmail Zeki Tekiş’in, Kırıkhan Devlet Hastanesi İdari ve Mali İşler Müdürleri ve uzmanlık konularına ve ilgili kanunlarına göre sorumlulukları bulunan her türlü teknik görevliler ile arama ve kurtarma çalışmalarının geç, eksik ya da hatalı başlaması neticesinde kayıpların artmasına sebep olan sorumluların cezalandırılmasını istedi.
Akbay, bu insanların bilinçli biçimde doğal yollardan ölmüş gibi gösterildiklerini de savundu ve ayrı bir dava daha açtı.
Zira depremde ölenlere yapılan yardımlardan bu insanların yakınları yararlandırılmadı.
* * *
Bu aşamada Kırıkhan Başsavcılığı’nın bu dosyayla ilgili olarak zaten bir “takipsizlik” kararı verdiği ortaya çıktı.
Tek bir hasta yakınından “şikayetçi olmadığı” beyanı alınmış, dosya kapatılmıştı.
Akbay’ın yeni belge ve ifadelerle dosyanın açılmasını istemesi üzerine, Kırıkhan Savcılığı, takipsizlik kararının kaldırılması için, Kırıkhan Sulh Ceza Hakimliği’ne başvurdu.
İnanması güç ama eldeki evraka rağmen, hakimlik, “yeni delil yokluğundan” talebi reddetti.
Akbay, bunun üzerine karara itiraz etti ve dosyanın Hatay Sulh Ceza Hakimliği’ne gönderilmesini istedi. Bu başvuru bugüne kadar karara bağlanmış değil.
Evlerinde kalsalar hayatta da kalacak olan hastalar, üç gün boyunca kimse yoğun bakıma gelmediğinden boğularak öldü. Üstelik yakınları “depremzede” bile sayılmadı.
Ve üç yıldır adaleti arıyorlar.
* * *
Yargı ile tablo bununla sınırlı değil elbette. Ceza davalarının büyük çoğunluğu bitmiş değil. Bazı soruşturmalar henüz davaya bile dönüşmüş değil. Zira kamu görevlilerinin bu davalarda yargılanması gerekiyor.
Bir diğer örnek de İskenderun Devlet Hastanesi…
6 Şubat depremlerinin üzerinden 35 ay geçmesine rağmen, en az 80 kişinin öldüğü belirtilen İskenderun Devlet Hastanesi iddianamesi hazırlanmadı.
6 Şubat 2023 öncesinde hastanenin internet sitesinde, “2012 yılında hastanemiz A Blok’ta yapılan ‘Deprem Dayanıklılık Testi’ raporu olumsuz gelmiştir” ifadesi yer almıştı. Ve buna rağmen önlem alınmadığı anlaşılmıştı.
O bina depremde yıkıldı ve 80’i aşkın insana mezar oldu.
Sorumluların bulunması bu kadar zor değil ancak iş kamu görevlilerine dayanınca 35 aydır kimse harekete de geçmiyor.
* * *
“Depremzede rehaveti” ve nefret tıklanmasının cazibesi!
Üç yıldır ortalık güllük gülistanlık, insanlar huzur ve refah içerisinde yaşıyormuş gibi, birkaç örnek üzerinden “depremzede rehaveti” yazmış Nagehan Alçı…
“Depremzede rehaveti” diye kavramsallaştırmış gözlemlerini. Şöyle diyor:
Konteyner kentlerde devletin sağladığı elektrik, su ve ısınmanın yanı sıra devamlı gelen gıda ve temel ihtiyaç yardımları nedeniyle maalesef bazı depremzedelerde para harcama refleksi kaybolmuş. Bütün kısıtlı imkân ve zorluklara rağmen bu nedenle konteynerlerden çıkmak istemiyorlar…
Depremin başından bu yana refah içinde olanlar var gerçekten. Konteynerleri kullanarak kolayca iş yeri açanlar, buralarda kumar oynatanlar, uyuşturucu satanları bile gördük.
Ancak varlıklı olmasına rağmen buralarda yaşamayı sürdüren birkaç spesifik örnek üzerinden bu kadar rahatça kavramsallaştırma yapılabilmesi de ilginç!
Bitirildiği söylenen evler misal…
- Beş ay önce anahtar verilen kimi hak sahipleri, her gün sormalarına rağmen taşınma iznini alamıyorlar, zira altyapı tamamlanamadı.
- Deprem öncesinde kirada oturan ve ev almak için boş formlara imza atanlar, işsizlik, asgari ücretin yetersizliği gibi nedenlerle ödemeler başladığında ne yapacağını bilemediğinden taşınmaya cesaret edemiyor.
- Eşini kaybeden ve mesleği bulunmayan kadınlar, hak sahibi olmalarına rağmen ileride ödeyemeyeceğini düşünerek taşınamıyor. Hayatlarını sürdürmek için bile desteğe ihtiyaç duyuyorlar.
- 2 bin 500’ü aşkın davanın sonucu milyonlarca insan tarafından takip ediliyor. Adalet mücadelesi verenler başlarını kaldırabilecek durumda değil.
- Deprem haberleri de gündemi de aslında kamuoyunun ilgisini kaybetmiş durumda. Yıldönümleri ve “törenler” olmasa kimsenin başını çevirip baktığı yok.
- Binlerce insanın yıkılmayan, ağır hasarlı sayılan, yıkılmak istenen evlerle ilgili hukuk mücadelesi sürüyor. Bu insanlar yeniden ev sahibi olamayacağına inanıyor.
Yıkım her yerde aynı oranda değil. Böyle bir ortamda depremzedelerin tamamını aynı yere koyarak, “rehavet” kelimesini kullanmak olsa olsa sosyal medyada nefret tıklanması alma amacıyla açıklanabilir. İktidara yakın durma çabası bile bu kadarına yetmiyor. Zira iktidar bile “bu kadar yaptık, yeter, rehavete kapıldınız” diyemiyor.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!