Pazartesi, 21 Eylül 2026

Salih baba demek Tuncay demekti…



Yaşamımıza dokundun, değdin-değiştirdin; insan kalmanın, öze yabancılaşmanın, etrafa pis kokular yayan çürüme ve ahlaksızlaşma karşısında vücut bulan yaşamın, her daim örnek olacak. İyi ki tanıdık seni


Tanur Oğuz Gündüzalp

Yeni bir yılı umut ve dirençle karşılamanın beklentisi içinde olsak da, yeni bir yılın arifesi denilebilecek Kasım ve Aralık ayları acı ve hüznün yeniden tazelendiği, hele hele bir dönemin ‘sembol isimleri’ diyebileceğimiz ve herbirinin mücadele tarihimize miras bıraktığı sayısız izler ve değerlerle, saflığın ve temizliğin katıksız vücut bulduğu yaşamlarıyla gerçekten gönlümüzde edindikleri özel yerleriyle aramızdan vakitsiz ayrılmaları bizler için daha bir sarsıcı, acılarını kolay kolay atamayacağımız bir ruh hali ve şok etkisi yaratıyor. Mahmut Abi, ‘Laz anası’ Meryem Ana ve son olarak ölüm orucu direnişinde ölümsüzlüğe uğurladığımız Tuncay yoldaşın babası Salih Günel babamız…

Sizler de benim gibi düşünür müsünüz bilemiyorum ama, her ne kadar ölüme inansam da bu gerçekliğin bedenimden uzak durduğuna, hatta ne yalan söyleyeyim bedenimin ölümden muaf tutulduğuna inanırım ben. Gerçekten bilemiyorum, böyle bir duygunun olmadığı yerde, insan ömrünün gerek moral açıdan gerekse de yaşamla kurduğu tutku ve heyecandan ne eser kalırdı ne de diri ve canlı bir ideal… Halkımızın dilinde de ifade edilen “Adama bak, yetmişinde ama hiç ölmeyecek gibi yaşıyor!” sözü bu duygunun dile gelmiş hali oluyor galiba. Ve benim için de bu duygu, insan yaşamının görünmeyen itici gücünü oluşturuyor…

Kendi bedenimin sonsuzluğunu böyle düşünürken, aynı itici duyguyu Salih baba için de düşünürdüm. Tıpkı Mahmut abi gibi Salih babanın da ölüm haberi gecenin geç bir yarısında geldi. Ama nasıl olabilirdi, Salih baba nasıl ölürdü, bir daha onu görememem, 20 yıla yakın bir süredir tanışıklığımızın yarattığı toplam değerler, ona özgü özellikler ve baba sıfatını sonuna kadar hakkıyla elde elden bu adamın bedenen de olsa aramızdan ayrılması nasıl mümkün olabilirdi! Cenazesine katılmamıza, son yolculuğu için memleketi Tokat’a uğurlamamıza rağmen hala böyle düşünüyorum. Salih baba ne bedenen ne de dünyada edindiği koskoca yerle aramızdan ayrıldı, ayrılamazdı da…

Bu duyguları sırf Tuncay yoldaşın babası olduğu için yazmıyorum. O Tuncay’ın da ötesinde samimi olan tüm devrimcilerin babasıydı. Tamam, zebaniler oğul ve kızlarının canına kıymış, buna rağmen insanlık onurunu ve devrimci değerleri en üst seviyede tutmak için hiç sakınmadan canlarını ortaya koyan ölümsüz yoldaşlarımızın yarattıkları anlamlı değerleri kendileri için bir ‘ayrıcalığa’, ayrıcalık demesek bile kimi zaman ‘ufak ve bencil çıkarların sularında kulaç atma’ tutumlarının kendini gösterdiği bir aile gerçekliğimizin varlığına hem pratik hem de tarihsel olarak defalarca tanık olunmuştur. Her ailemizin sonuçta özel bir değeri ve anlamı vardır ama, kendi adıma tanık olduğum olumsuz örneklere karşı ‘Salih baba’ ve ‘Naciye ana’ olmanın her insanın harcında kolay kolay bulunmayan seçkin bir özellik olarak düşünmüşümdür.

Salih baba ve Naciye ana olmak ne demektir peki? Ailenin en geniş yapısı düşünüldüğünde çok sayıda devrimci şehidin olduğu, aralarında daha 16 yaşındayken devrimci mücadelenin silahlı kanadında yer alarak ölümsüzleşmiş Aşkın Günel’den yine silahlı mücadelede ölümsüzleşen Sinan ve Bahattin Günel’e rağmen; uzun yıllar hapiste kalmış ve Ölüm Orucu’na katılarak bedeninde onulmaz tahripler oluşan yoldaşımız Tuncay’ın kardeşi Tunay Günel’e ve yaşamlarının uzun bir süresini devrimci mücadeleye katan çok sayıda Günel’e rağmen; farklı devrimci yapılardan birçok devrimciye kapısını sonuna kadar açan ve olanaklarını hiç sakınmadan cömertçe sunarak herbirini bir Aşkın, herbirini bir Tuncay gibi sahiplenmeye rağmen; her genç devrimciyi bağrına basarak sabaha kadar birlikte uyuyan Naciye anadan; yoksulluğun tüm olanaksızlığına rağmen çevrede bulunan tüm devrimci kurumlara hafta sonu çay ve şekerle ziyarette bulunan, ağır çalışma yaşamının dışında kalan zamanlarında kurumların eylem ve etkinliklerine katılan; devrimci mücadelenin gelişmesine katkı sunacak her kurumun özel sorunlarıyla doğrudan ilgilenen; yoku var eden, imkansızı imkan haline getiren, tüm bunlara rağmen bu yardım ve dayanışmayı asla ama asla kişisel ve bencil çıkarların bir parçasına haline getirmeyen yüreği geniş, gönlü zengin, bilinci devrim ve sosyalizmden yana olan nadide bir aile olmak! ‘Salih baba’ ve ‘Naciye ana’ olmak ne demek diye sorsalar ilk elden bunları söylerim.

Salih baba demek Tuncay demekti. Birçoğumuzun ailesi gibi yoksulluk yüzünden göç ederek İstanbul’a yerleşmiş bir aile Günel Ailesi. Daha çocuk yaşta tekstil işçiliğine başlayan Tuncay gibi, Salih baba da ailesinin geçimini sağlamak için birçok angarya işte çalışmış. İşçilik yaşamının uzun bir bölümünde de güvencesiz ve sigortasız çalışmış. O yüzden geç yaşta emekli oldu. Fırın işçiliği yapıyordu Salih baba, emekli olabilmek için çalıştığı son işyeri ise Tuncay’ın mezarının bulunduğu Firuzköy’dü. Sigara içmek için dışarı çıktığında oğlunun mezarıyla arasında 50 metre vardı. Bunun hem çok ağır hem de oğlunu her gün görmekten kaynaklanan bir mutluluk olduğunu söylüyordu. Satıştan arda kalan ekmekleri de kurumlara pay ediyordu.

Salih baba gerçekten özel bir kumaştı, tıpkı Tuncay gibiydi. İyi bir insanın her şeyde iyi olduğuna inanırım. İyi bir insan aynı zamanda iyi bir devrimcidir. İyi bir insan yaptığı işte de iyidir. İyi bir insan iyi bir matematikçi, fizikçi, kimyacıdır. İyi bir insan iyi bir mühendis, iyi bir bilim adamı, iyi bir siyasetçi, iyi bir komşudur. İyi insan iyi bir işçidir, iyi bir insan gerçekten iyi baba ve anadır. İyi bir insan olmak için devrimci olmaya gerek yok. İnsanın iyisi iyi ve ayrıcalıklı bir devrimcidir. O yüzden Salih baba iyi bir baba, Naciye ana iyi bir anaydı. Tuncay Bayrampaşa Cezaevi’nde tutsakken Salih baba ziyarete gittiğini anlatıyordu. “Ailenin yaşadığı onca acının, tanık oldukları onca işkence ve ağır kayıpların ne zaman son bulacağını öğrenmek için gidiyordum Tuncay’ın yanına,” diyordu ve ekliyordu: “Nasihat vermek için gidiyorum ama görüşten yoldaşı olarak çıkıyordum” Gülerek ve yakınmasız anlatıyordu bunları.

Bir gün görüşteyken Tuncay buna, “bizlerin direnişi bırakmamızı ve tahliye olmamızı istiyorsan baba, bunun bir yolu var” demiş. Bir yolun olduğuna sevinen baba da “ne duruyoruz, o zaman hemen yapalım oğlum” demiş. Beni iyi dinle diyen Tuncay, “baba ailelerle bir araya gelin, dışarda direnişleri örgütleyin, devletin faşist baskı ve kuşatmalarına karşı bizim sesimizi ve soluğumuzu militan eylemlerle duyurun, o zaman tahliye olmamız mümkün” deyince, baba eve gelerek bir toplantı yapmış ve devrimci ailelerle iletişim kurmanın yollarını arayarak ailenin diğer fertlerine iş ve görev paylaştırmış. ’96 SAG ve ÖO Direnişi’nde elde edilen zaferde ailelerin nasıl etkin bir rolü olduğunu ise hepimiz biliyoruz. ‘96’ da DETUTAB ve 2000’e doğru ise TUYAB’ın kurulması pratiklerinde de Salih baba ve Naciye ananın gözardı edilmeyecek emekleri olduğunu da söylemek gerekir.

Yaşamının bize dokunduğu her anı, her özel kesit, çocuksu heyecan ve gelecek inancı, Tuncay’ın da yaşadığı gibi farklı bir dünyayı olanaklı kılmanın inanç ve direncini muştuladı bizlere. Emeğin dünyasını; ezilenlerin, yoksulların, açların dünyasını yeniden mümkün kıldı. Sömürünün ortadan kalktığı, sömürücülerin yeryüzünden silindiği, sosyalizmin bayrağının dalgalandığı, ‘72 millet’in aynı bayrak altında toplaştığı bir dünyanın heyecanını yaşattı. Seninle birlikte arşınladık emekçilerin sokaklarını-mahallelerini, seninle ziyarette bulunduk grevdeki işçilerin direniş çadırlarına, seninle birlikte uğradık ölümsüzleşenlerimizin mezarlarına, seninle birlikte diz çöktük ölümsüzleşenlerimizin ve tutsak ailelerimizin yanı başına. Seninle birlikte haykırdık, “işte bizim dünyamız buralardır” diye…

Yeni bir yıla sayılı gün kaldı Salih baba. Sohbet etme imkânımız olsaydı eminim Tuncay yoldaşın sana daha önce söylediği umut ve direnç yüklü cümlelerden bir demet yapar, bu cümleleri de kendine has bir tarz ve niyetle bir ‘baba’ gibi bizlere şöyle seslenirdin.

Devrimin yeniden örgütlenmesi için eskiyeni reddedin. Yürüyüşü adım adım sürdürmek istiyorsanız öncelikle yeni hedefler koyun. Emin adımlarla, sağlam basarak, ne yapmak istediğini bilerek yürüyün. 2020’de yürüyüş adımlarının hızlanacağı, sert adımlarla yer ve göğün sarsılacağı bir yıl olacak. Önce sizler kafanızı bir kaldırın, yanınızdakinin elinden tutun ve yeryüzünü aydınlatın!”

Senin de yattığın yer aydınlık olsun Salih baba. Yaşamımıza dokundun, değdin-değiştirdin, insan kalmanın, öze yabancılaşmanın, etrafa pis kokular yayan çürüme ve ahlaksızlaşma karşısında vücut bulan yaşamın, her daim örnek olacak…

İyi ki tanıdık seni, iyi ki yaşamımıza dokundun…