Cihan Çetin
“Korku zihinlere hakim hale gelince, dünyadaki sorunlar ve zorluklar abartılmaya ve olası çözüm yolları gözardı edilmeye başlanır. Korku ve panik kendi kendini haklı çıkaran bir dinamiğe sahiptir.” (Frank Furedi, Korku Kültürü)
Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan ve bilimsel ismi COVID-19 olan Corona virüsü, 8 Mart itibariyle, 106 bin 165 kişiyi etkiledi, 4 bin 594 kişi ise hayatını kaybetti.
Corona virüsüyle ilgili temel bilgilerden başlayalım: Corona virüsü hayvanlarda bulunan ve hayvandan hayvana geçen bir grip virüsüdür. Ancak mutasyon geçiren Corona virüsü insana da buluşan ve ağır tablo ile sonuçlanan bir virüs haline gelmiştir. Öyle ki Coronanın alt türleri insanda en fazla soğuk algınlığına neden olurken, Corona virüsünün tahribatı ise zatürreye de yol açabilen üst solunum yollarını ölümle sonuçlanacak biçimde etkiler.
Corona virüsünü kendi sınıfındaki pekçok virüsten ayırt eden diğer bir özelliği de kuluçka süresidir. Grip virüsleri en fazla 1-2 günlük kuluçka süresine sahipken, Corona virüsü 14 gün gibi uzun bir kuluçka süresine sahiptir. Ve Corona virüsü kuluçka halindeyken de bulaşabilir durumdadır.
Mutasyona uğramasından dolayı aşısı da bulunmadığı için Corona virüsü elleri yıkamak, kollara öksürmek-hapşırmak, eğer grip-nezleniz varsa maske takmak, kalabalıktan ve hasta kişilerden uzak durmak gibi temel hijyen kuralları dışında şu an engellenebilir değildir. Bu hastalığa karşı doğal bağışıklığı olan insanların olup olmadığı da henüz bilinmemektedir.
Bu temel gerçeklikler dışında ise Corona virüsü sonrası ortaya çıkan tablo, virüsün kendisinden daha tartışmalı durumdadır. Öncelikle Corona virüsünün öldürme oranı henüz netlik kazanmamıştır.
Örneğin Şubat’taki haberlere göre ABD’de kış ayındaki grip salgınında 10 ila 20 bin kişinin öldüğü tahmin ediliyor. Dünya genelinde bin grip vakasında 1 kişinin öldüğü tahmin edilirken, Corona virüsünde bu oranın 100 kişi de 1 olmasından endişe ediliyor.
Bununla beraber salgın sırasında hayatını kaybedenlerle ilgili bilgilere göre Corona virüsü kronik solunum yolu hastalığı olanlar ve yaşı ilerlemiş olanlarda hayati tehlike yaratıyor.
Ancak Corona virüsüne dair tartışmalar dünyanın hastalığa karşı gösterdiği “aşırı reaksiyon”dan kaynaklanmakta.
Dünyanın bu tür durumlara karşı gösterdiği “aşırı reaksiyon”, 1998 yılında yayınlanan (Türkçesi 2001) Frank Furedi’nin Korku Kültürü: Risk Almamanın Riskleri kitabında ele alınmıştır. Kitap dünya genelinde “korku kültürünün” 21. yüzyılın sonunda nasıl şirazeyi kaybettirecek boyutlarda olduğunu ortaya koyan ilginç bir çalışmadır.
Furedi 1980-90 yılları arasında ortaya çıkan salgın hastalıklara dair şu ilginç tespiti yapar: “[AIDS’in geçmişe kıyasla daha küçük bir tehdit olmasına rağmen] Bu hastalık[lıklara dair] korkularındaki ortak nokta tehlikenin boyutunun sistematik olarak abartılmasıdır.” (age, 49)
Furedi -bugün birebir aynısını yaşadığımız gibi-, çeşitli hastalıkların ölüm oranlarını karşılaştırmış ve diğerlerine göre daha az ölümlü salgınların “medya tarafından abartılması”na işaret etmiştir: “… Zaire’de 1995 yılında sıtma, kızamık ve ishal gibi dikkat çekmeyen hastalıklar yüzünden ölenlerin sayısının, dünya medyasının gözümüze soktuğu Ebola yüzünden hayatını yitiren 245 kişiden çok fazla olduğu birçok kez dile getirilmiştir. İngiltere de I989- 1990 salgın yılında 29 bin kişinin gripten hayatını kaybettiği ise pek az dikkat çekmiştir” (age, 50, vurgular bana ait)
Son olarak Furedi, internetin yaygınlaşması bağlamında internet tarihi bakımından erken sayılabilecek bir dönemde, “Varolan korkularımız internetin sunduğu yeni alanda tekrar filizlenebilir” öngörüsünde bulunur. (age, 63) İnternetin kendisinin bir korku nedeni olmasını tartışırken Furedi aslında meselenin toplumsal yanını yine 90’lı yıllarda toplumda olan “internet korkusu” üzerinden açıklar: ”İnternetle ilgili panik; toplumda, özellikle çocukların güvenliğiyle ilgili olarak zaten artmış olan kaygıların üzerinde yükselmektedir.” ( age, 64, vurgular bana ait)
Furedi’nin korkunun toplumsallığı ile yazdıklarından başlarsak, Corona virüsünün yarattığı paniğin arkasında biyolojik bir korkudan çok daha önce ve fazlasıyla toplumsal korkunun kalın izlerini görmek lazım. Bugün Corona virüsüyle kendisini gösteren toplumsal korkunun nedenlerine dair sosyolojik araştırmalar ileride yapılacaktır muhakkak ve pekçok detay da ortaya çıkacaktır. Ancak indirgemecilik riskine barındırarak dahi olsa söylemek lazım ki, Corona virüsünün ortaya çıkardığı her türlü hal kapitalizmin geldiği noktanın öncelikle rezilliklerini ve insanda ürettiği güncel varoluş korkusunun bir tezahürü olduğunu söylemek pek de yersiz olmaz.
Kapitalizmin toplumlarda ortaya çıkardığı korkunun en başına bilginin kendisini yazmak gerekir. Kapitalizmin en gelişmiş bilim dallarından birisi olan tıbbın salgınla ilgili tüm güvenilir bilimsel açıklamalarına rağmen kitlelerin cehaletindeki açı farkını başa yazmak gerekir. Türkiye’de Canan Karatay gibi bir şaklabanın virüse karşı “kelle paça” önermesi mi dersiniz; whatsApp gruplarında sirke ile evlerin yıkanması gerektiğine dair dolaşıma sokulan yalanlar mı dersiniz? Bilgi saçmalığı öyle bir hal aldı ki, Trump “havalar ısınınca salgın azalır” ciddiyetsizliği yanına bir de “hissettiğime göre ölümler yüzde 1’den fazla değil” açıklamasını eklerken, bizdeki muadili Erdoğan “şu sıralar fazla öpüşmeyelim” diyerek salgından korunma yöntemi önermektedir.
Toplumsal korkunun ikinci nedeni ise bizzat kapitalist siyasal düzenlerden kaynaklanmaktadır. “Komünist” kelimesini kirletmenin ötesine geçiren emperyalist Çin’de salgına karşı alınan önlemler “toplama kampları”nı hatırlatan cinstedir. Ki Çin’in salgın karşısında önlem almak yerine salgını saklamak adına hastalığı ilk fark eden ve açıklayan doktoru gözaltına aldığını da ekleyelim.
Uçuşlarla dünyaya hızla ve daha fazla yayıldığı artık kesinleşen Corona’nın İtalya’da ortaya çıkış biçimi ise traji-komik düzeydedir. Hastalığı ilk yayan kişiye “sıfırıncı hasta” denilir. İtalya’daki “sıfırıncı hasta”nın 3 defa hastaneye ağır semptomlarla gittiği, İtalyan Sağlık Bakanlığı’nın “uyarısına” rağmen doktorların hastayı evine yolladığı ortaya çıktı.
Türkiye’deki durumu ise tarif edecek durumda değiliz henüz. Tüm komşularında ortaya çıkmasına rağmen Türkiye’de de onlarca kişiye virüs şüphesi ile testleri yapıldığı halde tek bir tane bile Corona virüse rastlamamış olması ciddi şüpheli bir durumdur. Bu şüphenin doğal sonucu olarak hastane, bölge adı verilerek Corona virüsünün olduğu ama devlet tarafından saklandığı söylentileri de alıp başını gitmiştir.
Söylenti diyoruz, çünkü, Çin gibi güvenlik anlayışı yüksek bir devlet dahi hastalığın bilgisini saklayamazken, çoğunlukla saklama becerisini, o da çoğu zaman sınırlı bir biçimde, gerçekleştirebilen TC’nin böyle bir salgın bilgisini, doktorları, hemşireleri, hasta ve yakınlarını sadece tehdit yoluyla saklama becerisine sahip olduğu söylenemez.
Corona virüsünün ortaya çıkardığı durumlara dair eleştirel bu düşüncelerimize bakıp bu hastalığı ciddiye almamak da ayrı bir körlük olur. Çünkü Corona’ya yakalanan İran Sağlık Bakan Yardımcı İraj Harirçi’nin dediği gibi Corona “çok demokratik bir virüs, yoksul zengin ayrımı yapmıyor”. Temel hijyen kurallarına dikkat etmek bu süreci atlatmanın en sağlıklı yolu olarak karşımızda durmaktadır.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!