İçimde bir güz var…



Ne denli doğal, mütevazı bir görünümü vardı, bir ışık iliştirmişti yüzüne, sivri biber gibi de ince. Ama bu zırhının içinde bir o kadar da çetin ceviz biri olduğunu belli belirsiz sezinlemiştim


Bizim kuşağımız coşkulu, sevinçli, hüzünlü, acı dolu olayları nedeniyle fırtınalı ve zifiri karanlık bir dönemden geçti; dönemin toz dumanının yanı sıra herbiri ayrı sorunla gelen günler bu birkaç satıra sığacak gibi değildi. Fakat kuşkusuz en derin izi ateş hattında olanlar bıraktı.

İçimde bir güz var unutmadığım; ıslak yol, dar yokuş, camlı kapılar, bir koridor bitmezliği, asansör, yemekhane sesleri. O gün sokağın çaprazındaki gazete binasına yürümüştük Remzi’yle. Şimdi o günü düşünmek ellerimin yanıma düşmesi gibi; duvarlarda eski zaman, güzün kokusunun yayılması eve ve içsel kargaşası…

Remzi çalıştığım işyerine henüz acemisi oldukları bilgisayar kullanımına dair kimi teknik sorunları nasıl çözebileceklerini öğrenmeye gelmişti. O günlerde neredeyse fısıltıyla konuşmak basit bir illegalite kuralıydı. Bazen gazetenin yemekhanesinde bile kolluk güçleri kulak kabartacak kadar yakınınızda olurlardı, her zaman her yerde hep tetikte olmak gerekirdi. Kimselerin bizi duyamayacakları köşedeki bir masaya taşınmıştık. “Sen olmasan buraya kadar gelebilir miydim?” diye sormuştu. İkimiz de biliyorduk dönemin ruhu bizim yemekhaneye de vuruyordu. Kapuska yemiştik, bulgur pilavı, salata…

Çok geçmedi; acı haberi gazetede gördüğümde ilkin idrak edememiştim artık gelemeyeceğini. Cuntanın idamlarla, işkencelerle zalim yüzünü gösterdiği günlerin rüzgarı, üstünden on yıldan fazla bir zaman geçtiği halde kesilmemişti.

Bu kapıyı aralayan onun yıldönümü, yine bir güz. Onun yaşamı da hepimizinki gibiydi kuşkusuz; herkesin bir terk ediş, bir çıkış, bir kaçış öyküsü vardı. Okulunda gençlik çalışmasına katılmıştı kimbilir, belki okumaktan vazgeçip her türlü işte çalışmıştı, çoğumuz gibi… Darbe sonrasının baskısı her yerdeyken, herkes gölgesinden korkarken, yayın dağıtımını yürütmüştü. Yayın, bildiri bulundurmak bile ağır bir suç sayılıyorken iğneyle kuyu kazanlardandı.

Her şey ne denli eksikti öyle. Ne denli doğal, mütevazı bir görünümü vardı, bir ışık iliştirmişti yüzüne, sivri biber gibi de ince. Ama bu zırhının içinde bir o kadar da çetin ceviz biri olduğunu belli belirsiz sezinlemiştim. Söylemek gerekir ki inandığı doğrular uğruna yel değirmenlerine doğru dere tepe koştuğunu sonradan öğrendim.

O bulut bugün de gökte, yine bir güz serinliği. Her kayıp ardında ertelenmiş, birikmiş anılar bırakır. Sözün anlamı yok, zamanın anlamı yok. Önemli olan hatırlamak, hatırlatmak şimdi, bu yüzden yaşıyor ve dünya var oldukça yaşayacak!