Nəriman Bakı
Türkiye’deki mevcut siyasi durumu tanımlamak için “sağ popülizm”, “otoriteryen demokrasi”, “yarışmacı diktatörlük” kavramları tartışılagelsin, faşizm hem siyasi hem de ekonomik merkezileşmesine bir halka daha ekledi.
14 Ekim günü Resmi Gazete’de “Sanayileşme İcra Komitesi Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi” yayınlandı. Görünüşte “kalkınma planları”, “yerli-milli üretimi desteklemek”, “finansman süreçlerine kolaylık”, “üretimi geliştirmek” vs. için ‘Sanayileşme İcra Komitesi’nin kuruluşunu ve bunun görev-yetkilerini gösteren bir kararname. ..
Ancak kararnamenin 4. maddesinin e bendi hem Türkiye’nin içinde olduğu ekonomik krizin bir göstergesi, hem de bu ekonomik kriz üzerinden faşist tekelleşmenin önünü açacak bir hükmü içeriyor. Deniyor ki;
Ülke içinde kritik öneme sahip şirketlerin ortaklık yapılarında yurt içi üretimin sürekliliği ve ulusal güvenliği riske atabilecek değişikliklere ilişkin yapılacak işlemler konusunda karar almak.
Bu maddede kritik ifadeler “ulusal güvenliği riske atabilecek değişiklikler” hakkında “karar almak” ifadeleridir.
En taze örnek olarak Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın korona hastalarının sayısında devlet eliyle yapılan gizlemeyi açıklamak için “ulusal çıkarı koruma” kalkanının arkasına saklanması hatırlanacak olursa, Türkiye’deki üretim dahil tüm ekonomik süreçleri etkileyecek bir konuda bir İcra Komitesi’nin “ulusal güvenlik” adına alacağı kararların ucu bucağı olmayacağını görmek hiç de zor değil.
Bu madde ile neler yapılabilir:
– Bir şirkete devlet el koyarak o şirketi Varlık Fonu’na devredebilir.
– Yine bir şirkete el koyarak bir başka kapitalist gruba ucuza satarak sermaye aktarımı yapabilir.
– Türk tekelci burjuvazisi dahil şirketlerin üzerinde bir kılıç gibi sallayarak siyasi dayatmaları daha da ileri götürebilir.*
Faşizmin tanımlamasına dair ne tür tartışmalar yapılırsa yapılsın, merkezileşme yönelimi onun başat bir özelliğidir. Faşizmin bu merkezileşme özelliği de kendinden menkul bir durum değil tamamen kapitalizmin tekelci aşamasının zorunlu bir sonucudur. Bu nedenle böyle bir kararnamede, böyle kritik bir hükmün konulmasında başta Türk tekelci sermayesi olmak üzere sermaye sınıfının haberi, bilgisi ve de onayının olmaması mümkün değildir.
Elbette AKP-MHP-Ergenekon ittifakının Türk tekelci burjuvazi ile çok keskin bir çatışma içinde olmayacağı aşikar. OHAL döneminde “grevleri engellemedik mi” gibi bir cümle kurarak TÜSİAD başta olmak üzere sermayeyi boşuna hizaya çekmedi Erdoğan. Ancak ekonomik ve siyasi krizin neredeyse gün be gün derinleştiği bir süreçte faşizmin siyasi aklının sağı solu belli olmayan maceralara girebilme potansiyelini de hatırda tutmak gerek. Bu gözü dönmüş yıkım getiren maceraların neler olabileceğine dair işaretler de Türkiye’nin Suriye, Libya, Doğu Akdeniz, Azerbaycan, Kuzey Kıbrıs’taki hamlelerinde kendisini göstermektedir.
Burjuvazinin faşist iktidar eliyle ekonomik krize ve onun ortaya çıkaracağı her türlü duruma karşı bugünden hazırlandığının artık görülmesi gerekir. Önümüzdeki süreç tüm toplumu kapsayacak şiddetli gerilimleri ve çatışmaları bağrında taşıyor.
Bu noktada esas mesele her zaman olduğu gibi “biz ne yapacağız” sorusu ve ona verilecek cevapta düğümleniyor.
* Tayyip Erdoğan iktidarının TÜSİAD patronlarını adım adım nasıl hizaya getirdiğini Aydın Doğan örneği başta olmak üzere çok sayıda örnekten biliyoruz. Bu korku nedeniyle TÜSİAD’ın sesi AB ile ilişkiler ya da Anayasa Mahkemesi’ne yönelik saldırılar gibi konularda cılız mırıldanmaların ötesinde çıkmıyor.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!