Birleşik Metal-İş’in örgütlü olduğu ve tam 5 yıldır oldukça zorlu bir sendikalaşma süreci yaşandıktan sonra yetki ve toplu sözleşme hakkı alınan İspanya sermayeli Baldur Süspansiyon Fabrikası’ndaki grev 14. gününü geride bıraktı. Alınteri okurları olarak ziyaret ettiğimiz grev, işçi sınıfının mücadele birikiminin olduğu kadar, bu birikimin sınıf mücadelesinin bundan sonraki etapları açısından nasıl bir ön açıcılığı ifade ettiğinin de simgesi gibi.
İşçiler bizi grevin manasına uygun bir vücut dili ve duruşla karşılıyorlar. “Yaşasın sınıf dayanışması!” sloganını gür bir şekilde yanıtlarlarken, vücut dilleriyle bile grevle nasıl bir sınıf ciddiyeti ve kararlılığıyla ilişkilendiklerini gösteriyor, hissettiriyorlar.
Bir varilde yanan grev ateşini harlıyorlar hızla, “çayımız bitti ama kahve verelim” diyorlar sıcacık bir ilgiyle. Harlanan ateşin başında yaptığımız sohbetten anlıyoruz ki Baldur aslında sadece Baldur değil. Bir işçi havzası olan Kocaeli ve özelde de Gebze’nin direniş birikiminin sürekliliğini gösteren bir ayna. İşçilerden Çayırova’daki Çelmer Çelik Fabrikası’nda 2010’da yaşanan işgal ve direnişe katılmış olan da var metal fırtına döneminde Koç’un önemli fabrikalarından birinde çalışan da… “Aslında bir daha sendikal çalışma gibi işlere bulaşmamaya söz verdim kendime ama insan dayanamıyor” diyen bir işçi, grev ve direnişlerde edindiği sınıf bilinci, birikim ve deneyimleriyle sınıfın içinde nasıl bir rol oynayabileceğini özetlemiş oluyor. Bir başkası da benzer şeyler söylüyor. Sonra hepsinin değerlendirmeleri “Sonuçta işçi bir kere kendi çıkarları için dövüşmeyi öğrenirse ondan sonra o deneyim ve birikimi başına ne gelirse gelsin gittiği her yere şu ya da bu şekilde taşır” şeklinde özetleyebileceğimiz saf bir sınıf duruşuna çıkıyor.
Daha önce Uzel Makine’nin olan Baldur, 5 yıl önce İspanya sermayesine geçmiş. İşçilerin çoğu, bir süre kapalı kalıp sonra İspanyollara geçince fabrikada çalışmaya başlamışlar. Çalışma koşulları hayli ağır, ücretler de düşük olduğu için işçi sirkülasyonunun yoğun olduğu, özellikle genç işçilerin uzun süre kalmadıklarını belirterek, örgütlenme sürecinde yaşadıkları zorlanmaları ifade ediyorlar. Bu noktada fabrikada kadın işçi sayısını soruyoruz. “İş çok ağır olduğu için hiç yok,” diyorlar.
Sonuçta bir sürü zorluğu aşarak Birleşik Metal-İş’te örgütlenen işçilerin karşısına anında işçi kıyımı çıkarılıyor. İlk elde üç işçi işten atılıyor. Üçü de ertesi gün sınıf mücadelesindeki deneyim ve birikimlerinin de gücüyle fabrika önünde direnişe başlıyorlar. Bu direnişleri tam 56 gün devam ederken, patron bu arada başka kıyımlar da gerçekleştiriyor. Fakat tüm girişimlere rağmen sendikal örgütlenme engellenemiyor ve toplu sözleşme görüşmeleri başlıyor. Görüşmelerde de arabulucu sürecinde de uzlaşma sağlanamayınca Birleşik Metal-İş grev kararı alacağını belirtiyor. Patronun o noktada da oyunları bitmiyor. Bu sefer de grev oylaması dayatıyor. Oylama sonucunda 77 evet, 30 hayır, 7 geçersiz oy kullanılıyor ve 14 gün önce grev başlıyor.
Fabrika önünde tam 56 gün inatçı bir direniş sergileyen işten atılan üç işçiden biri grev sürecini nasıl örgütlediklerini, kendileri fabrika önünde direnirken içerdeki arkadaşlarıyla ne kadar güçlü bir ruhsal birliktelik içinde olduklarını anlatıyor. Güvenlerini hiç kaybetmediklerinin altını özel olarak çiziyor.
Grev sürecini de adım adım örgütlemiş işçiler, stoka dayalı üretim yapılmadığı için hesaplarını, planlamalarını da buna göre yapmışlar. Şu anda fabrikanın çok düşük bir kapasiteyle çalıştığını, montaj için parçaları İspanya’ya göndermek zorunda kaldıklarını belirtiyorlar keyifle.
Baldur patronunun sendika ve işçi düşmanlığının işçi kıyımı, toplu sözleşmede uzlaşmaz tutum, grev aşamasında grev oylaması dayatmakla sınırlı kalmadığını biliyoruz. Grevin ilk günü olan 25 Aralık’ta fabrikaya çok sayıda grev kırıcı da sokmaya çalıştı. İşçiler sınıf refleksleri, şimdiye kadar edindikleri deneyim ve tecrübeyle bu tutumun karşısına anında dikildiklerini anlatıyorlar gururla. Artık fabrikaya giren tüm araçları polis eşliğinde kontrol ettiklerini, tek bir grev kırıcısının bile girmesine müsaade etmeyeceklerini büyük bir güvenle dile getiriyorlar.
Grev kırıcılarını fabrikaya sokmadıkları için gözaltına alınıp bırakılan dört işçi hakkında daha sonra “adli kontrol” ve “yurtdışına çıkma yasağı” getirildiğini hatırlatarak, ne diyorsunuz diye soruyoruz. Bu kararın daha sonra bir yerlerden gelen telefonla alındığını belirten işçiler, yurtdışı yasağı kararıyla adeta dalga geçiyorlar.
Baldur’un İspanya’daki fabrikasını soruyoruz. Orada da koşulların çok iyi olmadığını, İspanya’da halen Franko döneminin sendikal yasalarının geçerli olduğunu, işçi sınıfının örgütlenme düzeyinin hayli geri olduğunu anlatarak, derslerine her açıdan çalıştıklarını, kafaca ve ruhça hazırlıklı olduklarını bir kez daha ortaya koyuyorlar.
Dünya onlar için kendi grevlerinden ibaret değil ama. Boğaziçi Üniversitesi’ne kayyum rektör atanmasına karşı başlayan direnişi heyecanla karşıladıklarını, yıllar sonra bu ölçekte bir öğrenci hareketinin gelişmiş olmasının değerli olduğunu dile getiriyorlar.
Pandemi bahanesiyle grevlerinin yasaklanma olasılığına karşı bir planları olup olmadığını soruyoruz. Asla vazgeçmeyeceklerini, fabrika önünden çıkarılsalar da direnişlerini aileleriyle birlikte kent meydanlarına taşımak da dahil başka biçimlerle sürdüreceklerini söylüyorlar. Her sözlerinden bu süreci bir strateji uzmanı gibi planladıklarını hissetmemek elde değil.
“Diyelim ki kazanamadınız?” gibi bir soru onların gündeminde yok. Kazanmaktan sadece bu direnişin somut başarıyla noktalanmasını anlamadıkları gibi, kendi birlikteliklerinin gücüne de sağlam bir inançları var. “Kazanmamak diye bir şey olmaz, bu birliktelikle biz tüm zorlukların üstesinden geliriz” diyorlar. “Ama diyelim ki anladığımız somut kazanım olmadı. Direnişin kendisi kazanımdır zaten. Buradan geçen her arkadaşımız yarın gittiği başka yere bu ruhu taşıyacaktır, sınıfın genel kazanımı da bu olacaktır” anlamına gelen cümleler kurarak sınıf bilincinde ulaştıkları düzeyi bir kez daha özetlemiş oluyorlar.
Sendikalaşmak onlar için sadece daha iyi ücret almak da değil. O ücret her biri için elbette önemli. Ama bu önemin önemli bir yerinde de “İşçi daha iyi ücret alırsa kendisine güveni daha yüksek olur. Direnişlerde en fazla bu noktada zorlanıyoruz. Keza aldığımız düşük ücretlerle herhangi bir birikime gitmemiz mümkün değil. Ama ücretler daha yüksek olsa bugünler için de bir kenara para atarız, bugünler geldiğinde kafamız daha rahat olur” yaklaşımı duruyor.
Akşam saatlerinde gittiğimiz ve işçiler artık nöbetçi bırakarak evlerine gideceği için daha fazla kalmak istememize rağmen onların dinlenmelerine engel oluyormuşuz duygusuyla ayrılmak zorunda kaldığımız Baldur direnişi, işçi sınıfının tarihsel birikiminin gücünü hissettiren pek çok özelliğiyle tüm işçi sınıfının direnişi. Militanlığı, sabrı, yaratılan birliktelik ve örgütlenme sürecinden başlayarak kazanılan sınıf kardeşliği ruhuyla değen herkesi sarıp sarmalayan bir direniş, bizim direnişimiz…
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!