Kadın cinayetlerinin nedeni alkolmüş!



Bakan Zehra Zümrüt Selçuk, feshedilen İstanbul Sözleşmesi’yle ilgili açıklamalarında tartışmalar nedeniyle kadın cinayetleri ve şiddetin asıl nedenlerini konuşamadıklarını, oysaki bıraksalar bunu bulabilecekleri anlamına gelen sözler sarfetti! Ona göre esas sebeplerden biri alkol ve bağımlılıkmış!


Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk, bir geceyarısı çıkarılan Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle feshedilen İstanbul Sözleşmesi’yle ilgili açıklamalarda bulundu.

Metinlerin toplumla buluştuktan sonra anlaşılmasının farklılaşabileceğini vurgulayan Selçuk, belli ki İstanbul Sözleşmesi’nin uygulandığını ve bu uygulama sırasında bazı toplumsal kesimlerin tepkisini çektiğini sanıyor! Keza “bir metnin toplumla buluşması”, onun uygulandığı ve bu uygulama üzerinden tartışmaların meydana geldiğini ifade eder. Oysaki Türkiye’de İstanbul Sözleşmesi uygulanmadığı için toplumun gündemine girdi. Kadınlar üçer beşer katledilirken, çocuklar istismar edilirken, göçmen kadınlar ya da LGBTİ+’lar nefretin hedefi olurken bunun temel nedenlerinden birinin devletin altına imza attığı bu sözleşmenin gereklerini yerine getirmemesi olduğu haykırıldığı için gündeme geldi. Yoksa bu toplumun böyle bir sözleşmeden haberi bile olmayacaktı.

Selçuk’un açıklamalarının bir yanını bu bilinçli çarpıtma, diğer yanını da kadın cinayetlerinin sebepleri konusunda ulaştığı “parlak” sonuçlar oluşturuyor. Ona göre bir sözleşmedir tutturulmuş gidiyor, böyle yapıldığı için de şiddetin asıl nedenleri konuşulamıyormuş! Şiddetin nedenleri bahsinde dile getirdikleriyse alkol ve bağımlılık! Elbette toplumsal krizin derinleşmesiyle alkol ve bağımlılığın yaygınlaşması ve bunun şiddete-cinayetlere etki etmesini bir olgu. Fakat sorunun esası değil, sadece bir bölümü. Selçuk’un çok önemli bir şey söylüyormuşçasını bunu dile getirirken cinayetlerin esas nedenlerine değinmemesi o tanıdık ideolojik-siyasi tutumunun ifadesi dışında bir anlam taşımıyor. Oysaki sadece gazetelerin 3. sayfa haberlerine bakmak bile bu cinayetlerin esas nedenlerini yeterince anlatıyor. Kadınların hayatları konusunda söz söylemesinin, tercihte bulunmasının, “böyle yaşamak istemiyorum” demesinin, mesela kendisine zindan olan bir evliliği bitirme iradesi göstermesinin ataerkinin hem siyasal hem de toplumsal duvarlarına çarpmasıyla doğrudan ilişkili olduğu gerçeğidir bu.

Kısacası Zümrüt ve temsil ettiği sistem-ideolojik-siyasi bütünlük bu gerçekleri elbette dile getirmez. Keza bunların kendisine düşman onlar. Kadının aile dışındaki varlığını kabul etmeyen bu zihniyetin şiddeti, cinayetleri yine kendi ideolojik argümanlarıyla alkole bağlaması bu açıdan şaşırtıcı değil.

Ona sürekli sınır çizen, kaç çocuk doğuracağını buyuran, boşanma hakkını kullanmasının önüne sayısız bariyer örmeye çalışan bizzat kendileri zaten. İsminde bile “kadın” olmayan, kadını aile kurumuyla birlikte anan, onun eşit bir birey olduğu/olabileceği gerçeğini yoksayan bir Bakanlık’tan böyle bir şey beklemek abes olur keza.

“Bir taraf bu metni şiddetle mücadelede yegane araç olarak görürken bir taraf da bunun toplumsal dokuda birtakım değişimlere sebep olduğunu söyleyebiliyor. Dolayısıyla gelinen noktada bu, toplumsal ayrışmaya sebep olmuş bir metin.” değerlendirmesinde bulunan Zümrüt, bu sözleşmede kadınla erkeğin eşit görülmesi, okuldan fabrikaya, eve, sokağa kadar toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamanın devletin görevi haline getirilmesi, cinsiyet temelli şiddetin önlenmesi için devlete yükümlülükler yüklenmesinin ciddi bir rahatsızlık yarattığını bilmiyor olamaz. Biliyor elbette, zaten sözleşmeyi de bu nedenle feshettiler. Ataerkinin en gerici, en saldırgan biçimi olan dinci gericiliğin- faşizmin düşmanlarından biri, aile kurumunu sarsan kadın özgürleşmesidir. Kadının bu korkularını derinleştirecek tarzda erkekle eşit görülmesi, tanımlanması ve devlete buna uygun sorumluluklar yüklenmesidir.  

Kadın cinayetlerinin nedenlerini alkole bağlayan, sözleşmenin feshini “toplumsal kutuplaşma yarattı” diyerek meşrulaştıran Zümrüt, konuşmasının devamında kadınların canının kendilerine emanet olduğunu, şiddetle mücadelede başka pek çok aracın bulunduğunu söylüyor. Kadının erkekle eşit olması üzerinden kurgulanan bir sözleşmeyi tam da bu nedenle fesheden, kadına sınır üstüne sınır hatırlatan, “eşit olamazlar” diyen bir zihniyetin sadece o sınırlara riayet eden kadınları kendisinden gördüğünü bilmeyen yok oysaki. Katledilen, şiddete maruz bırakılan kadınların bu zihniyet tarafından doğal olarak korunmayacakları apaçık ortadayken ve İstanbul Sözleşmesi varken bile bu yapılmazken şimdi bu mavalları okumanın hiçbir kıymeti harbiyesi bulunmamaktadır. Kadınlar bu mavallarla değil, kendi öz savunmaları, birleşik mücadele ve dayanışmalarıyla bunu sağlayabilirler, başka da bir beklentileri yok zaten. O sözleşmeyi de bu yaklaşımla geri getirtirler, Selçuk gibileri de bunu er ya da geç göreceklerdir.