Aşkın ve kavganın şairi Adnan Yücel’i aramızdan ayrılışının 19. yılında Ankara’da yaptığımız bir etkinlikle andık. Alınteri Ankara temsilcisi Zarife Çamalan’ın kısa konuşmasıyla başlayan anmamız, Şair Ahmet Telli, Fotoğraf Sanatçısı-Şair Mehmet Özer ve Gazeteci-Yazar Hüseyin Aykol’un anlatımlarıyla devam etti. Adnan Yücel’n bestelenmiş şiirlerini seslendiren İlmek Müzik Grubu’nun dinletisiyle sona erdi. Şair Ahmet Telli ile Fotoğraf Sanatçısı-Şair Mehmet Özer’in konuşmalarını yayınlıyoruz.
Ahmet Telli: Adnan Yücel’in “Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek” şiirini anlatıyor:
Adnan Yücel gibi şairler ütopyalarını gelecek zamana bırakmazlar. Nasıl tahayyül etmişlerse oradan yaşadıkları güne, o güne, o saate neyi çağırabiliyorlarsa onu yaşarlar.
Nedir o çağırdıkları? Her türlü eşitsizlik ve egemenlik ilişkisini reddeden bir hayat tarzı, her türlü eşitsizlik ve egemenlik ilişkisini reddetmesi ne demektir? Tabii ki kadın-erkek eşitliğinden tutun da emeğin özgürleşmesiyle emeğin hakkını alabilmesi yani eşitlikçi bir dünya tahayyülü. Öyleyse Adnan Yücel’in bu mısralarının gizi sadece sözlerin etkileyiciliği değil topluma verdiğidir.
Adnan Yücel ve bizim yaştakilere 70 kuşağı diyorlar. Adnan Yücel bugün yaşıyor olsaydı bu kuşak kavramını benim reddettiğim gibi o da reddederdi. Çünkü kuşak olgusu sıkıştırma, tıkız hale getirme, kategorize ederek bir çekmeceye sokma işidir.
Estetikteki gelişmeler karşısında geçişlerde yazılan yani Adnan Yücel gibi yazılan şiiri reddetmenin sinsi bir adlandırmasıdır. Çünkü, 70’li yıllar toz duman yıllardı Adnan Yücel ve biz de dahil olanlar yarın devrim olacakmış gibi ertesi gün uyanan 24 saat gelecek dünyayı tahayyül ederken şiir buna uygun, uyumlu olmak zorundaydı. Yani biraz gramatikti Adnan Yücel’in şiiri
Mehmet Özer sözlerine “Adnan Yücel’i yeniden anlatmanın ve hatırlatmanın ne kadar gerekli olduğunu bir kez daha anlıyoruz” diyerek başladı.
Özer; Adnan yoldaşın bizi yok sayıyorlar diye bir serzenişi var. Bu yok sayılma tabii sadece Adnan abi için değil yüzünü yoksullara, açlara, çalışanlara, halklara, ağaçlara, ormanlara, canlılara dönenlere karşı yok sayılma yaşanıyor. Evet onları hep yok sayacaklar tabii. Ben kendimce bir doğaçlama yapıyorum. Acaba Adnan Yücel kime benzer diye? Kafamda bulduğum birkaç şair var. Onların da ayak izlerine basaraktan mutlaka el almıştır. Adnan Yücel kesinlikle Nikolay Vaptsarov’un ayak izlerine basmıştır Onun ayak izlerine basmıştır. Yoksa bekle beni diyen şairin izlerini taşıması mümkün değildir.
Adnan Yücel ile ölümünden çok az bir zaman önce birlikte oturuyorduk. Dedi ki “Can kırığım çok acıdı” yani kalbi acımış. “Beni taşımıyor artık,” dedi. “Ama serde direngenlik var direniyoruz…”
Adana Yüceli hatırlatan Nikolay Hernandes gelir aklıma İspanya Savaşı’nda yeşil tankların önünde yürüyen askerlerin ceplerinde onun şiirleri bulunur. Hernandes onlarla savaşa gider.
Adnan Yücel’i Adnan Yücel yapan şey nedir? Bugüne taşıyan şey nedir? Bir şeyin devamı, bir şeyin birikmesidir bu
Biliyorsunuz son günlerde İstanbul’da, Adana’da zulme karşı direnmeler devam ediyor. İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılmasına karşı kadınlar, LGBTİ+’lar sokaklarda derdest ediliyorlar. Buna rağmen direniyorlar, sokakları bırakmıyorlar. Bir pankarta rastladım şöyle yazıyordu “Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek” bu sözcük Adnan’ın şiir kapısının anahtarı gibidir. Biz ancak bunu kullandığımızda hem Adnan Yücel’i hem de şiiri anlayabiliriz. Ve onu hayatımıza çağırıp yeniden Adnan Yücel doğulur. 19 yıl sonra bile İstanbul gibi bir şehrin göbeğinde bir trans bireyin kullanmış olduğu döviz de Adnan Yücel’in “Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek” dizesinin bulunması aslında 19 yıl önce yazdığı şiirlerin ne kadar toplumsal, güncel ve itiraz dili olduğunu gösterir. Ve Adnan Yücel’in bu topraklara ait olduğunu, gelecek düşü kurduğunu ve şiirlerinin ütopya olduğunu gösterir.
Adnan Yücel’i bu sulara taşıyan, sözcüklerinde ütopya kurmasını sağlayan nedir? Tarihsel, toplumsal derinlikleri ve bağlarıdır. Keşke yaşasalardı da ben onların eşiklerine su taşısaydım diye düşünüyorum. Likya halkı Pontusların halkı tarihte boyun eğmeyen bir halktır. Perslere karşı, Araplara karşı son savaşçıları ölene kadar savaşırlar ve savaşı kaybedeceklerini anladıkları zaman toplu intihar ederler. “Teslim olmaktansa ölmeyi yeğleriz” diyen bir halk. Ellerinde ne varsa hepsini yakarak düşmanın eline geçmemek gibi bir erdemleri var Pontus halkının. Peki biz bu toprakların insanları, bu toprakların çocukları Pontus halkının bize aktarmış olduğu bu mirasta nerede duruyoruz? Adnan Yücel’in söylencesi, şiiri adeta onlardan süzülmüş bir şiir dünyası var. Mutlaka Adnan Yücel’in şiirlerinde de tam 400 yıllık bu halkın direngenliğinin izleri olmalıdır, vardır. Dört yüz yıl önce yazılmış bir şiir ile Adnan Yücel’in yazdığı bir şiir okuyacağım ve siz aradaki benzerliği, karşı koyuşu, itirazı ve ısrarı anlamaya çalışın.
“Evlerimizi mezar yaptık
mezarlarımızı kendimize ev
evlerimiz ateşe verildi
mezarlarımız yağmalandı
yüksek tepelere sığındık
yerin dibinde saklandık
geldiler ve bizi buldular
bizi yaktılar, bizi yok ettiler
kazanımlarımız uğruna
biz özgürlüğümüz uğruna
topluca intiharları seçtik
arkamızda ateş bıraktık
hiç sönmeyen bir ateş
özgürlük ateşi
hiç sönmeyecek olan…”
Bu dört yüzyıl öncesinden bize bırakılan miras. Dedim ya, anahtar kelimemiz var bizim. Adnan Yücel’in ütopyasının kapısının anahtarı. 1986 yıllarında üniversitelerde ve her yerde baş gösteren bahar eylemlerinin işçileri vardı. Biz gidip işçilere Adnan Yücel’in şiirini dağıtıyorduk. Gidip konuşmak yerine, tabii konuşuyorduk ama ellerinde Adnan Yücel’in şiirleri bildiri gibi dağıtılırdı. Dağıtanlardan biri de benim. Herkesin kendisine korku bölgesi seçerken korkmayacağı bir şey çantasına bir Adnan Yücel şiiri koymak ve umudu yok etmemek. Bunu Ahmet Arif’in bir şiiri vardı. “Bekle beni” diye bir umut var şiirde, diyor ki: “Ölüme gitsen bile bekle beni, kimse beklemezse sen bekle beni” diyor. Burada hem arkada kalana hem de ölüme gidene umut var. Bu kadar yenilginin, bu kadar faşizmin hakim olduğu topraklarda, zamanlarda Adnan Yücel diyor ki, “Yer yüzü aşkın yüzü oluncaya dek” şiirinde “umutsuz olma” diyor. Ve bize bir çağrı daha yapıyor. Bu çağrı Pontus halkı ve Adnan Yücel’in buluştuğu nokta
“Bir inancın yüceliğinde buldum seni
Bir kavganın güzelliğinde sevdim
Bin kez budadılar körpe dallarımızı
Bin kez kırdılar
Yine çiçekteyiz işte, yine meyvedeyiz
Bin kez korkuya boğdular zamanı
Bin kez ölümlediler
Yine doğumdayız işte, Yine sevinçteyiz
Bitmedi daha sürüyor o kavga
Ve sürecek yeryüzü akşın yüzü oluncaya dek
Sanırım sizde Xantos halkının (Likyalılar) feda ruhunun bize armağan ettiği özgürlük tutkusunu Adnan abinin şiirinin son bölümündeki bunca kırıma, bunca yok edilmeye rağmen gelecek sözünü verdiği şiiridir. Peki bu bizim güncel tarihimize nasıl yüklenir?
1980’li yılları Türkiye’nin sokaklarının tanklarla dolu olduğu, postal seslerinin hakim olduğu, arkadaşlarımızın fotoğraflarının duvarlara asılıp vur emriyle arandığı zamanlardı. Adeta insanlarla birlikte kitaplar yakılıyordu. İnsanların bedenlerinden başka güçleri olmadığı günlerdi. Onurlarından başka bir şeyleri kalmamıştı.
Nasıl ki Xantos halkı onurlarını vermemek için savaştılarsa burjuvazi de bir halkı yenmenin tek yolunun onların elinden onurlarını almak olduğunu biliyor. Bu nedenle Diyarbakır 5. Nolu Cezaevi’nde tutsakların onurlarını ellerinden almak için akla hayale gelmedik işkenceler yapılıyor. Bir ateş patlaması olur ve şöyle bağırırlar: “Yaklaşmayın bu bir eylemdir. Su dökmeyin su döken alçaktır!” Ferhat’ın arkadaşı koşar, “Sen napıyorsun? der. O da, “Sen boşver, bana o türküyü söyle” der. Bunu söylerken Ferhat yanmaktadır. Ve son sözleri “bana o türküyü söyle” olur. O türkü
“Ayva nar olanda gel
Bahçe bağ olanda gel
Hasta düştüm gelmedin
Bari can verende gel…”
Bu Adnan Yücel’in şiirine nasıl girer? Ateşin ve güneşin çocukları şiiriyle girer ve toplumsal bağ vardır. Adnan Yücel’in toplumsal bağlarını belirleyen şey nedir?
Adnan Yücel nasıl bir dünyaya doğdu ve nasıl bir itiraz dili oldu; geçmişi, bugünü, geleceği bütünüyle görüp direnişi, yenilgiyi, yeniden ayağa kalkışı ve gelecek yeni dünyaya olan inancıydı.
67-70’lerde şiir yazmaya başladığında 60-70’in direniş ruhu şiirlerine yansıdı. 12 Mart’ın ağır dünyasında bile Adnan Yücel şiir yazmaya ve şiirleri yayınlanmaya devam etti. 74’lerden son Deniz’lerin idamına rağmen Mahir’lerin Kızıldere’deki feda ruhuna rağmen 70’lerde toparlanan devrimci hareket 80’lere kadar olağanüstü bir güç ile yükseliyor, Adnan Yücel bunların tanığıydı. Ve Adnan Yücel’i Adnan Yücel yapan örgütlü sanatçı olmak ve sınıfsal mücadele tarihinde saf tutmaktı.
Bizi buraya getiren aslında bu süreçtir. Bizler en ufak iyelik cümlelerini bile ‘hayat değişiyor’ diye yorumlayabiliyorduk. Birçok sanatçı, aydın gidip dilekçeler verdi.
Adnan Yücel’in şiirleri bu karanlık dönemden beslendi ve onun içinden çıkması gerekiyordu. Özal döneminde tatlı su solcuları seyirci oldu. Şiir ve şair derinleşirken aslında yalnızlaştılar fakat yeniden açığa çıktı. 1980’de başlayan karanlık, 1986’daki öğrenci hareketi, 1989’daki sınıf hareketi 1990’larda başlayan Zonguldak madenci yürüyüşleri… İşte Adnan’ın bütün ütopyası 70’lerde başlayan ama Mezopotamya’nın, Anadolu’nun halkının, Kürt halkının, Xantos halkının çocuklarının feda ruhunun kuşandığı bir süreçten sonra 80’lerdeki bu karanlığa teslim olmadı. İşçi sınıfının yanında saf tutmak, örgütlü mücadelede ısrar etmek yalnız kalma pahasına örgütlü mücadelenin parçası olmaktı bütün yaptığı…
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!