İrfan Sancı
12 Mart muhtırası (1971) verilmiş devrimci güçlere karşı yoğun bir saldırı başlamıştı. Anadolu’nun ufak bir şehrinin küçük bir ilçesinde lise öğrencisiydim. Faşist cunta o ana kadar tüm örgütlü güçleri ezmiş geçmis adına “Balyoz Harekatı” dedikleri bir operasyonla da neredeyse tüm okur yazarlara yönelik bir tutuklama operasyonu başlatmıştı.
Gözaltına alınışımın ilk saatlerinde tek tasam ailemin bunu duymamasıydı. Çünkü bir yanlışlık olduğunu, birazdan serbest bırakılacağımı düşünüyordum.
Saatler saatleri, günler günleri kovaladı ve bizim serbest bırakılma hayalleri suya düştü. Komünizm propagandasından tutuklanmıştım ama komünizme dair hiçbir fikrim yoktu. O ilçeden de en az bir iki tutuklama olmalıydı demek piyango da bana vurmuştu. Ne komünizmin propagandasını yapacak bilgim ne de devlete karşı bir silahlı ayaklanmanın içersinde olacak imkanlarım vardı. Evet devrimciydim, ama o kadar…
Yaşadığım yaşa kıyasla hiç de az olmayan bir süre tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakıldım. Dışarı bir çıktım ki, içerisinin daha yaşanılır olduğunu fark ettim. Çocukluk arkadaşlarım benimle karşılaşmaktan çekiniyor, en yakınlarım bile mümkünse görüşmek istemiyordu.
Biz çok kardeşli bir aileydik. Fahri abim, öğleye doğru eve geliyor, benimle sohbet edip sanki bu sohbetin doğal seyri kahveye gitmekmiş gibi beni alıyor ve insanların içine çıkarıyordu. Her daim masası dolu olan, hatırlı bir insan olmasına rağmen birtakım olumsuzlukları hisseden abim bir akşam eve gelip hazırlanmamı, sabah Ankara’ya gideceğimizi söyledi.
Ankara’ya varmıştık. Evimiz Cebeci’de Demirlibahçe Kan Bankası durağının yanında idi. Evden dışarı çıkıp bir dönem yazlık sinema olarak da değerlendirilen boşluğu geçip önce sağa sonra sola dönerek gittiğim bir kahvehane vardı. Kahvehanede birbirleriyle hararetli hararetli tartışan gençleri görmek beni acayip rahatlatmıştı. Takıldığımız kahvehanenin biraz ilersinde demiryoluna doğru sağda yanlış hatırlamıyorsam Demirlibahçe Kültür ve Yaşatma Derneği adında bir dernek vardı. Taşradan gelmiş bir devrimci olarak dernektekilerle tanışmak istediğimde kendilerinin Aktancı olduklarını söylediler. Marks, Engels, Lenin, Stalin, Deniz, Mahir’i bildiğimi ama Aktan’ı ilk kez duyduğumu söylediğimde bunun normal olduğunu, bundan sonra çok duyacağımı söylediler.
Demirlibahçe’de ilk tanışıp yoldaş olduğum Atilla Acartürk idi. Atilla arkadaş canlısı, insana güven veren, bir o kadar da bileği güçlü biriydi. Atilla, Şemsi, Bayram, Necdet, Aydın sık sık bir araya gelir, memleket meseleleri üzerine konuşurduk. Bazı geceler tren rayları üzerinde Mamak yönüne doğru yazılamaya çıkıyor, bazen de Ankara’nın önemli faşist yuvalanması olan yakınımızdaki Site Öğrenci Yurdu’na taciz ateşinde bulunuyorduk.
Atilla’nın hem altta babasının işlettiği bakkal olan evlerine hem de daha sonra taşındıkları evlerine gidiyor, birlikte vakit geçirip okumalar yapıyorduk.
Atilla’yla beraberliğimiz salt politik faaliyetlerle sınırlı kalmıyor, sık sık pinpon maçları yapıyor bazen de kimseye haber vermeden kaçamak yapıp rakı içiyor, sonra da ya Demirlibahçe’ye ya da Cumhuriyet Yurdu’na dönüyorduk. (Burada hemen her içi boş sözde anılara övgüler düzüp “Atilla bu değil, rakı içmezdi” diye atağa geçeceklere peşinen cevabım: Atilla rakı içerdi, hem de susuz içerdi/k.)
Siyasal Bilgiler, Basın Yayın, Hukuk ve Eğitim Fakültesi Cebeci kampüsünü oluştururdu. Eğitim Fakültesi dışındakilere faşistliği açığa çıkmış hiçbir öğrenci gelemezken Eğitim Fakültesi’ne Hukukun arkasından Kurtuluş istikametinden polis eşliğinde bir grup gelip ders sonu yine polis eşliğinde geri giderlerdi.
Polis eşliğinde gelen grubun geliş istikametinden Eğitim’in önü boru döşenmesi için kazılmıştı. Bir gün Atilla’nın muzipliği tutup faşistlerin önüne çıkmaz mı! Hepsi birden patır patır kendilerini çukura atınca refakatçı polisler daha ne olduğunu anlayamadan öğrencilerin hepsi bir ağızdan “Atilla geliyor, görmüyor musunuz” dediklerinde onlara eşlik eden polisler bile “yuh size” demekten kendilerini alamadılar.
Bir gün yine Atilla ile Cumhuriyet Yurdu’na geldiğimizde “Kaçarcılar”ın Bayram yoldaşımızı kaçırdıkları haberini almıştık. Yoldaşlar olaya örgütsel olarak yaklaşıp aklı selimle çözüm ararken Atilla kendince soruna müdahil olup -benim de onun çözümünden yana olacağımdan emin-, sorunun asıl müsebbibinin Mustafa Kaçaroğlu olduğunu ve onu bulmamız gerektiğini söyleyerek diğer yoldaşlardan habersiz Eğitim Fakültesi’nin arkasından yola çıkarak onu bulabileceğimizi düşündüğümüz semte gittik. Bir kahvehanenin cam kenarına oturup Kaçar’ı beklemeye başladık. Buradan geçecek ve biz de onu kaçıracaktık.
Tam da o hararetli saatlerde ikimizin de ortada olmaması yoldaşları endişeye sevketmiş ve bize ulaşmanın yollarını aramaya başlamışlar. Atilla ile yoldaşların yanına elimiz boş döndüğümüzde bir rahatlamayla birlikte alışık olmadığımız tepkilerini gösterdiler.
Bir akşam Kan Bankası durağının orada ertesi gün pinpon oynamak için randevulaşıp evlerimize gitmek için vedalaştık. Benim kaldığım ev hemen yakınımda, Atilla’nınki ise yürüme mesafesindeydi. Bir dönem yazlık sinema da olan boş arsanın oradan aşağı doğru yürürken aniden iki koluna iki faşist giriyor, biri de tam karşısında kalbini hizalayarak yakın mesafeden ateş ediyor. Fakat Atilla o kadar güçlü ve korkusuz ki, koluna yapışan iki faşisti fırlatıyor. Gücü sayesinde kalbinden vurulmaktan kurtulup göğsünden yaralandı. Ardından bu faşistlerin tümü vurduklarından emin ama yine de ne olur ne olmaz diyerek arkalarına bakmadan kaçıyorlar.
Ertesi gün hastanede gözlerini açan Atilla, serumlardan vs kurtulup kalkmaya çalışmaz mı! Çünkü zaman daralmış, pinpon randevusuna geç kalıyordu.
Yiğit yoldaşım Atilla Acartürk’ün faşistler tarafından 8 Şubat 1978’de pusuya düşürülerek katledildiği haberini İstanbul’da almıştım.
Aynı gün Karaköy’de randevum vardı. Randevuda gündelik görevlerimiz vs konuşulurken Atilla’nın şehit edildiğini, ertesi gün de Ankara’da geniş katılımlı bir cenaze töreni olduğunu öğrendim. Gitmek istediğimi söylediğimde Merkez Komite üyesi yoldaş sanki böyle bir olay olmamış gibi bana “semtin boş bırakılmamasını” söyleyip diğer sorumlu yoldaşla “durumu değerlendirin” deyip çekip gitti. Çekip gidenin hem Atilla’yı hem de benim onunla yakınlığımı yakından bilen biri olmasına rağmen böyle davranması sınıfsal bir tavırdı. Adına “Çetin” de dese her önemli dönemeçte “pısırık”lık göstermesi tesadüf değildi.
Ve ben can yoldaşımın cenazesine “semti boş bırakamayız” gerekçesiyle katılamadım. Bu da benim ayıbım olsun/oldu.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!