Bir devrimciyi öldürmek…



Öldüremediğiniz, yok edemediğiniz, 45 yıldır gönüllerde yaşayan, mücadelelere rehberlik eden, “Kavgamızın şehri Ankara”nın yiğit neferlerinden biri de Atilla Acartürk’tü.


Hüseyin Esentürk

Yaşımız 70’e doğru uzanan merdivenin son basamaklarında Cahit Sıtkı Tarancı’nın “35 yaş” şiiri geliyor aklıma. “Yaş otuzbeş, yolun yarısı eder” diye başlayan… Ömrümüzün yarısından fazlasını onlarsız geçirmişiz. Kimi elli yıl kimi 45 yıl kimisi de 40 yıl olmuş aramızdan ayrılalı.

Geçen yıl Deniz’lerin Mahir’lerin 50. yılı idi. Bu yıl İbrahim’lerin 50. yılı. Atilla’ya 45 yıl olmuş. 12 Eylül idamları 39-43 yıl aralığında. Ya önce gidenlerimiz….

Ömrümüzün ikinci yarısından çoğunu onlar olmadan, onları özleyerek yaşamışız. Her fırsatta saygımızı sevgimizi ifade ederken mücadele ettikleri hedefler rehberimiz olmuş. Yoldaşlığı, yol arkadaşlığını, sıra neferliğini onlardan öğrenmişiz.

Biz, kadir kıymet bilen, ahde vefa sahibi, dürüst güvenilir insanlarız. Dostumuzu da düşmanımızı da iyi biliriz. Yenildik ancak kaldığımız yeri unutmadan tekrar kalkıp yürümeye başladık. Düşerken yanımızda olanı da karşımızda olanı da düşerken tutmayanları da iyi biliriz ve aklımızda tutarız.

Hep el ele, omuz omuza olduk. Nice kanlı çarpışmalardan düşenlerimiz sayesinde sağ kurtulduk. Biz düşseydik onlar sağ kurtulacaktı. Şu anda bizim yapmaya çalıştığımızı onlar yapıp başucumuzda olacaklardı.

Onlar gittikten sonra yeni savaşlara, kanlı çarpışmalara girdik. Yeni katılanlar oldu ölümsüzler kervanına. Yeni binalar inşa ettik mücadelelerinin üstüne. Yeni savaşlara çarpışmalara güç toplamaya çalıştık. Düşenlerimiz sayesinde ayakta olup ortada görünmeyenleri de, halka ve devrimcilere hesabını veremeyeceği çabalar içinde olanları da aklımızda tutarız.

Bir devrimcinin ömrü bütün iktidarların bütün katillerin, diktatörlerin ömründen daha uzundur. Bütün ağaçların, kuşların, balıkların, doğadaki börtü böceğin ömründen daha uzundur. Bundan 51 yıl önce Saffet Alp’in Pazarören’deki baş ucuna dikilen vişne ağacı hâlâ duruyor mu bilmiyorum, ama ömrünü tamamladıysa yenisini dikmek gerekir. Çünkü bir vişne ağacının ömrü 40- 50 yıldır ancak.

Bir devrimciyi öldüremezsiniz. Toprağa düştüğü anda yeniden yeşermeye başlar. İster bir dağ başında ister bir kuytu köşede isterse bir hain karanlıkta. Nerede olursa olsun, yerin yedi kat altından bile gün yüzüne, mavi gökyüzüne çıkar bize el sallarlar.

Bir devrimciyi öldürmek bir çiçeği koparmak, çocuğu öldürmek, kadını katletmek gibidir. Bir devrimciyi öldürmek geleceği yok etmek, zamanı durdurmak gibidir. Bir devrimciyi öldürmek tarihi yok etmek gibidir.

Bir devrimcinin düşüncesi, uğruna mücadele ettiği insanlık değerleri ne zaman yok olursa o zaman ölür. İnsanlık değerleri yaşadıkça, devrim ve sosyalizm özlemi sürdükçe devrimciler ölümsüzdür. Devrimcileri öldüremezsiniz.

Hep aklımda kalır, hep dilime dolanır o sözler. “En yiğitlerimiz ölmüşse bile, yiğitlere gebe analarımız…” Kaybettiğimiz yoldaşların ardından söylediğimiz ileri bakmayı ifade eden, geleceği kurmayı ifade eden sözler bunlar. Analarımız yeni yiğitler doğurmuştur. Geleceği onlar kuracaktır.

Gerçekten seçerken, hedef alırken, öldürürken en yiğitlerimizi seçtiler. En mücadeleci en kahramanlarımızı seçtiler. Resimlerine bakıyorum en yakışıklı oğullarımızı en güzel kızlarımızı seçmişler. Yüzlerine, gözlerine bakıyorum pırıl pırıl. Hâlâ dün gibi, sanki biraz önce birlikteydik biraz sonra gelecek ve yine birlikte olacağız.

Bir dönemin yiğitleri 18, 28 yaş aralığında. Bilemedin 30 yaş. Hatta 20-25 yaş aralığı daha kitlesel ve çoğunlukta. 17’sinde de var, 12’sinde de… Ne yaptılarsa, neyi başardılarsa, ne için mücadele ettilerse yaşamlarının son 5-10 yılında yaptılar. Kısaca o 5-10 yıla bir ömrü sığdırdılar. Kocaman bir aşkı, altüst olmuş bir dünyayı sığdırdılar. Dağlarda kırlarda yürüyüşleri; fabrikalardaki grevleri, direnişleri sığdırdılar.

Bilimi, gelecek düşlerini sığdırdılar. Birkaç yıl içinde devrim olacağına inanıyorlardı. İsteselerdi bir bankacı bir iş adamı bir bilim insanı olmak için çalışırlardı. Ya da zengin olmak için çaba gösterirlerdi. Onlar halklarının mutluluğunu seçtiler. Onların geleceği için mücadeleyi seçtiler.

Böylesine asil, böylesine yüce bir insanlık hasletini yüreğinde taşıyarak bizlere veda etmek kabul edilebilir bir şey olmasa gerek.

“Kavgamızın şehri Ankara”dan yolu geçen yoldaşlarımızı düşünüyorum. Mahir Siyasal Bilgiler’den, Taylan’lar, Sinan’lar, Yusuf’lar, Alpaslan’lar ODTÜ’den, Deniz’ler her fırsatta Ankara’nın her yerinde. Atilla’lar, Nail’ler, Memet’ler Beşevler’de, ustalar ve sıra neferleri Ankara’nın her yerinde. Erdal’lar, Necdet’ler yüreğimizde. Yüzlercesi Ankara toprağına düşerek kanları ile ıslatmış. Binlercesi Ulucanlar’ın, Mamak’ın, askeri kışlaların, Emniyetin, DAL’ın, hücrelerin misafiri olmuş. Bu kavga sürdükçe kavgamızın şehri olmaya devam edecek.

Öldüremediğiniz, yok edemediğiniz, 45 yıldır gönüllerde yaşayan, mücadelelere rehberlik eden, “Kavgamızın şehri Ankara”nın yiğit neferlerinden biri Atilla Acartürk’tü. 8 Şubat 1978 günü öğleden sonra, akşamüstüne doğru, sınav çıkışı Beşevler’de otobüs durağında Abdullah Çatlı ve devlet destekli katil sürüsü tarafından otomatik silahlarla taranarak katledildi. Hacettepe Hastanesi’ne kaldırıldığını, o günü ve ertesi günü daha önceki yazılarımda anlatmıştım.

Aradan 45 yıl geçti. O aramızda olmadan yaşadığımız 45 yıl. Bunca yıl hep aklımızda oldu. Onu tanıyan arkadaşlarla ne zaman bir araya gelsek “Atilla” ile başlar sohbetimiz. Onunla geçen anılarımızı anlatırız birbirimize. Ona olan özlemimizi, saygımızı, sevgimizi dile getiririz.

Atilla’yı tanımayan bir arkadaşım ile eski grupla okula gidiş geliş resimlerine bakarak sohbet ederken “Gruptaki bütün arkadaşların Atilla’ya nasıl güvenle baktığını” ifade etmişti. Tekrar baktığımda gerçekten herkesin gözünde, yüzünde o güvenli bakışı gördüm. Herkes ona, o da bize güveniyordu.

Her yıl olduğu gibi bu yıl da yine 9 Şubat’ta Atilla’nın başucunda olacağız. Ona sevgimizi saygımızı ve özlemimizi bir kez daha ifade edeceğiz. Umarım arkadaşlarımız ve dostlarımız da orada olur.