Çarşamba, 29 Temmuz 2026

Eva Maria Michelmann, HTŞ Zindanlarında Geçen 5 Ayı Anlattı



ETHA’nın Gönüllü Muhabiri Eva Maria Michelmann, HTŞ zindanlarında geçen 5 ayı Arzu Demir’e anlattı. 3 farklı kentte 6 ayrı yerde tutulan Michelmann, ağır tecritten cinsel işkenceye kadar çeşitli baskı ve işkenceye maruz kaldı. “Seni kimse arayıp sormuyor” denilerek teslim alınmak istendi, ölümle tehdit edildi


Arzu Demir

Rakka’da 18 Ocak’ta gazeteci arkadaşımız Ahmet Polad ile birlikte HTŞ güçlerince kaçırılan ve yürütülen uluslararası kampanya sayesinde 19 Haziran’da ülkesine dönen ETHA Gönüllü Muhabiri Eva Maria Michelmann, Arzu Demir’in sorularına yanıt verdi.

2022’den bu yana Rojava’da olan Michelmann, 18 Ocak günü sığındıkları binada yaşananları ilk kez detaylarıyla anlattı. Tutulduğu hapishanelere ve yapılan sorgulamalara dair de bilgi veren Michelmann, “Cinsel işkence gördün mü?” sorusunu da yanıtladı. HTŞ’nin hala elinde tuttuğu Ahmet Polad için duyduğu kaygıyı anlattı. Eva Maria Michelmann, “risk altındaki Kürt gazeteci” Ahmet Polad için Alman devletinin harekete geçmesini istedi.

Öncelikle şu anda kendini nasıl hissediyorsun, sağlığın yerinde mi?

Sağolun. Duygularım ve düşüncelerim, Suriye’de hâlâ kayıp olan, hapishanelerde tutulan, katledilenler, onların aile ve arkadaşlarında. Hesekê’yi özlüyorum. Orada yaşayan ailelerin, arkadaşların durumunu kaygıyla düşünüyorum.

Sizi ve kamuoyunu bu kadar beklettiğim için özür dilemek istiyorum. Aylarca tecritte kaldıktan sonra, bu süreçte neler yaşandığını anlamak, aylarca benim ölmüş olabileceğimi düşünen aile ve arkadaşlarla karşılaşma ve kendimi stabilize etmek, yaşadıklarımı şimdi özgür bir insan olarak daha iyi anlamak için biraz zamana ihtiyacım oldu. Ama artık sizi daha fazla bekletemem. Bununla birlikte hala Suriye’de HTŞ terörüne uğrayanların, hapishanelerde işkence görenlerin, kaybedilme ve öldürülme tehdidi altında olanların yaşamının kurtarılması için de kendimi kamuoyuna karşı sorumlu görüyorum.

Herkesin merak ettiği, Rojava’da ne yaptığın? Ajansımız ETHA’nın gönüllü muhabiriydin. Okurlarımıza belki bu konuda daha detaylı bir bilgi vermek isteyebilirsin. Ne zamandan beri Rojava’daydın, neden oradaydın ve neler yaptın?

Ben 2022’de Rojava/Kuzey Doğu Suriye’deki Özerk Yönetim bölgelerine gittim. Bir yanıyla sosyal hizmet mesleğinde ve fabrikalarda beraber çalıştığım mültecilerin nereden geldiklerini görmek ve onları yakından anlamak istedim. Diğer yanıyla Özerk Yönetim’in eşitlikçi toplumsal modelini merak ettim ve desteklemek istedim. Yüzlerce yıldır etnik, dinsel ve mezhepsel bölünmelere maruz kalan Ortadoğu’nun ortasında 2012’den beri tüm halkları, dinleri ve mezhepleri entegre eden bir toplumsal model inşa ediliyordu. Kadınları toplumun karar mekanizmalarının merkezine getirme konusunda tüm dünyaya örnek bir proje. Böyle bir projeyi inşa eden toplumu yakından tanımayı ve desteklemeyi, beraberinde getirdiği tehlikeleri bile göze alacak kadar değerli buldum. Bu projenin sözünün dünyaya daha fazla yayılmasını istedim ve o yüzden gönüllü muhabir oldum.

Özerk Yönetim bölgelerindeki sosyalistlerin topluma sunduğu perspektif özellikle dikkatimi çekti. Halkla birlikte kendi gücüne dayanarak, doğal kaynakları ve toplumun üretim gücünü kolektif bir şekilde değerlendirmeyi ve bu toplumcu çalışmaların ürünlerini adaletli bir şekilde tüm topluma sunmayı hedefleyen bir perspektif. Bence açlığa, sefalete ve savaşlara son verebilecek kadar güçlü bir toplumsal perspektiftir.

Tüm bu eşitçi projeleri uyuyan DAİŞ hücrelerine, HTŞ’nin ve Türk devletinin faşist imha saldırılarına karşı savunmak için canlarını bile feda etmeye hazır ve hayalleri olan insanlara büyük saygı duyuyorum.

Oradaki hayatı yakından tanımak istediğim için önce Almanya’daki işyerlerimden tanıdığım göçmenlerin ailelerinde, sonra da Suriye’de tanıştığım insanların yanında kaldım. Ahmet’le de Suriye’de tanıştık. Hayal ettiğim özgür, adaletli dünyanın insanlarının nasıl olacağı sorusunun somut yanıtını Ahmet’te gördük. Zaman geçtikçe artık yaşamımızı beraber devam ettirme kararı aldık. Mesleki eğitimime dayanarak mahallelerde ve mülteci kamplarda toplumsal yaşamın güçlendirmesine de destek sundum. Gazeteciliğin dışında bu tür çalışmalarda da Ahmet Polad’la (Mehmet Nizam Aslan) yan yana çalıştım. Ahmet örneğin çocuklarla etkinlikler düzenlemekte çok yetenekli. Çocukları çok seviyor. Örneğin hep çocuklarla bir şeyler yaparak benim kadınlar için düzenlediğim derslere katılmalarına imkân yarattı. Böylece aile ortamlarında, erkeklere, kadının evdeki bakım yükünü omuzlamaları konusunda ileri bir örnek oldu. Kadınlara yönelik cinsiyetçi rollere karşı etkin mücadele etti.

Son dönemlerde bir kitap projesi için, Suriye’nin içinde defalarca göç etmek zorunda kalan ama ısrarla Kürdistan ve Suriye’yi terk etmeyi reddeden, inatçı bir şekilde kendi topraklarına, evlerine dönmekte ısrar eden kadınlarla, yaşadıklarına ve hayal ettiklerine dair onlarca röportaj yaptım.

En son 18 Ocak’ta siz Raqqa’da bir gençlik merkezindeydiniz. Ahmet Polad ile yazışıyorduk. Bize son gönderdiği mesajda, çeteler için “Aşağıdalar” demişti. Sonra bağlantımız koptu. Öncelikle şunu sormak istiyorum. 18 Ocak günü o binada neler yaşandı?

Gün boyunca gençlik merkezinin çevresine her taraftan kurşunlar yağdı. Merkezin kendisi de hedef alındı. Bizimle beraber, yakınımızda olan bir mahallede yaşayan Efrin’li siviller de kaldılar. 2018’de Türk devleti Efrin’i bombalayıp işgal ettiğinde, Efrin’den çıkmak zorunda kalmışlar ve Şehba’da mülteci kamplarına sığınmışlardı. Sonra 2024’te HTŞ Şehba’yı işgal ettiğinde tekrar göç etmek zorunda kaldılar. Raqqa’ya iş bulmak için gitmişler. 18 Ocak’ta kendilerini bir kez daha savaşın ortasında buldular ve bizim de kaldığımız bir odaya sığındılar. Merkezde kalanların sayısı kesinlikle 40’ın üstündeydi, belki de 70’ye yakındı. 12 yaşından küçük 4 çocuk da vardı.

Raqqa’dan çıkıp Kobanê’ye ve Hesekê’ye giden konvoylar vardı ama çeteler bulunduğumuz binayı kuşattıkları için bu konvoylara dahil olmak imkansızdı. Dışarıdaki DAİŞ çeteleri sokaklarda “Tekbir! Allahuekber” diye bağırarak kaldığımız binaya kurşun yağdırıyorlardı. Merkezden bazı insanlar binayı ve içindeki sivilleri savunmaya başladılar. Saldıran çeteleri uzak tutmaya çalıştılar. Bu durum saatlerce böyle devam etti. Faşist çeteler alt kata bombalarla saldırdıkları için artık tüm siviller birinci kata sığınmak zorunda kaldık. Tuvalete gitmek isteyen sivillerin, çocukların üzerine kurşunlar yağıyordu.

Akşam çeteler ikinci kattaki mazot deposunu kurşunlayıp patlattılar. Belki bir saat boyunca üstümüzdeki ikinci kat tamamen yandı. İyi ki çökmedi. Merdivenlerde bulunan bir pencereyi açıp çıkan simsiyah dumanın hepimizi zehirlemesini önleyebildik. İkinci kat o kadar şiddetle yanıyordu ki, yukarı çıkıp pencereleri açmak imkansızdı. Merdivenlerde yani katların orta seviyesinde pencere olmasaydı, duman içinde ölmekle DAİŞ bombalarının atıldığı yer arasında seçim yapmak zorunda kalırdık.

Efrin’liler gittikçe sessizleşti, korku ve tedirginlikten gri bir renge dönüştü. Biri “Naha eme bimrin?” (Şimdi ölecek miyiz?) diye sordu ve hepsi sessizliğe büründü.

Gecenin yarısı belki saat 02:00’de çetelerin dışarıda bize karşı “Doçka” isimli bir silah kurdukları haberi geldi. Bize “Naha dernakevin” (Şimdi çıkmayın) denildi. Onun mermileri tüm duvarları geçti. Yaklaşık 10 dakika ya da daha uzun süre aralıksız bu silahla merkeze saldırdılar. Bir mucize eseri kimse yaralanmadı. Faşistler bizim sığındığımız yeri dışarıdan tam olarak bilmiyordu.

Saat 03:00’ten sonra HTŞ’in resmi güçleri binanın önüne geldiler. Efrin’lilerden bir kadın “Kesek denga xwe dernaxe” (Kimse sesini çıkarmasın) diye herkesi uyardı. Onlardan duyduğum son sözdü.

Bulunduğumuz kattan çıkan merdivenin başında kapalı bir kapı vardı. Kapının diğer tarafında HTŞ’li güçler saatlerdir bizi öldürmeye çalışan çetelerle yan yana durdular, içeri girmek istediler. HTŞ’lilerden uzun boylu bir adam “Abu Hamza” diyerek kapıyı vurdu ve açtı. Bizim tarafımızda toplananlardan bazılarını tutup dışarı çıkartmaya çalıştılar. İçeridekiler birbirimize kenetlenerek korunmaya çalıştık. Açıkçası bu durumda gazeteci olmamızın hayatlarımızı koruyacağını değil, tam tersinde bizi hedef haline getirebileceğine dair kaygılıydım. O yüzden üniversitede okuduğum mesleği söylemeyi tercih ettim. Arapça dilinde sosyal alanda çalışan biri olduğumu belirttim. DAİŞ çeteleri Ahmet’i tutup onu gruptan çıkartmaya çalıştılar. Ben onun benimle birlikte çalıştığını belirleterek onu DAİŞ çetelerinin ellerinden kurtarmaya çalıştım. Sonra HTŞ bizim ikimizi gruptan ayırdı ve bir odaya koyup kapıyı kapattılar. Sanıyorum, sosyal alanda çalışan Avrupalı birinin onların neler yapacaklarını görmesini istemediler. Odadan çıkarıldığımızda merdivendekilerin hepsi gitmişti. Ahmet ve beni bir arabaya götürdüler.

Saatlerce arabada bekledik. Sabaha doğru Ahmet’le ben tuvalete gitmek için bir daha binaya gittik. Bina artık boştu, Efrin’lilerin sığındığı oda da boştu. Sonrasında Ahmet bana bahçede Efrin’lilerin olduğunu gördüğünü ve ezan okunduğunu anlattı. Belki yarım saat sonra içinde bekletildiğimiz araçtan büyük bir yolcu otobüsün geldiğini gördüm. Binanın arkasından Efrin’lileri getirdiler. 4 çocuk dahil toplam 14 kişi bindi otobüse. Diğerlerine ne oldu? Çok dikkatli saydım. Ve gelenlerin hali çok kötüydü. Neredeyse yürüyemiyorlardı. Bir yaşlı amcanın göbeği açıktaydı, gömleğini önü açıktı. Bir teyze yürürken yere düştü. Daha önce kapıyı açarken “Abu Hamza” diye kendini tanıtan kişi onların yanında yürüyordu. İçinde tutulduğumuz arabadaki HTŞ’lilere otobüse bindirilenlerin 14 kişi olduğunu saydığımı söyledim ve diğerlerin nerede olduklarını sordum. Ama daha önce hep bizimle sohbet etmeye çalışan HTŞ’liler şimdi buz gibi bir sessizlikle cevap verdiler. Başka kimse bu otobüse binmedi. Kapılar kapanıp otobüs hareket edinceye kadar aralıksız izledim. Durmadan Efrin’lilerin geldiği köşeye baktım ama başka kimse gelmedi.

Seni ve Ahmet’i binada bulunan gruptan ayırarak başka bir araca bindirip götürdüklerini öğrendik sonradan, tanık ifadelerinden. Nereye götürüldünüz?

HTŞ’liler bize “Biz polisiz” ve “Size ülkelerinize dönmenizde yardım edeceğiz” dediler. Bizi İçişleri Bakanlığı’na bağlı Halep’teki “İç Güvenlik Komutanlığı”na getirdiler.

Seni kaçıranlar kimlerdi? Bu konuda bir bilgin var mı? Kaçırılınca ilk olarak nereye götürüldün? Nelerle karşılaştın? 5 ay boyunca nasıl ve hangi koşullarda tutuldun? Seni ne ile suçladılar? Suçlayanlar kendilerini nasıl tanıttılar?

Bizi kaçıran HTŞ gücünün başında Halep İç Güvenlik Müdürü Muhammed Abdulqani olduğunu, ben özgürlüğe kavuştuktan sonra Almanya’da öğrendim. Genelde, HTŞ’lilerin birinin ismini sorduğumda, cevap verilmiyor ya da herkes kendi ismini ya “Muhammed” ya da “Ahmet” diye söylüyor. Yine de kimliklerine dair bazı bilgileri alabildim.

Bunun dışında tipinden çok belirgin benimle İngilizce konuşan biri vardı. Saçı uzun kıvırcık ve sesi çok belirgindi ve daha önce hiçbir yerde duymadığım kadar yüksekti. Yüzünü görmedim. Ancak daha sonra sesinden tanıdım, kendini Dışişleri Bakanlığı çalışanı olarak tanıttı.

Halep’teki İç Güvenlik Komutanlığı’nda daha ilk günde karşılaştığımız sorumlulardan biri, Halep İç Güvenlik Komutanlığı Basın ve Halkla İlişkiler Bürosu üyesi Muhammed Şabib oldu. Orada daha ilk günde olduğumu söyledim, ismimi, doğum tarihimi verdim ve Alman Konsolosluğuyla temas etmelerini istedim. Doğrudan temas kurmama izin verilmedi, o yüzden konsolosluk için bir mektup yazdım. Benden çekilen bir foto ile beraber aynı günde göndereceklerine söz verdiler. Bir ay sonra Şabib, yeniden beni sorgulamaya geldiğinde, Alman devletinin cevap vermediğini söyledi, “Seni kimse sormadı” dedi.

Aslında İç Güvenlik Komutanlığı binasında daha ilk haftada, hücremin önünde Almanca konuşanları duydum. Örneğin bir adamın sesi, sanki telefonda konuşuyormuş gibi, Almanca “Bu Michelmann değil mi? Evet, sorun onda, pasaport yok” dedi.

Kimse benimle temas kurmadı ve Almanca konuşan kişilerin kim olduklarını da bilmiyorum. Haftalar boyunca ilk fırsatta bir sivile verebileceğim umuduyla gizli bir şekilde, yanımda bir not taşıdım. İlk günlerde yanımdaki kalemim benden daha alınmadığında, bir kağıda ismimi, doğum günümü ve “Lütfen bu notu iletip yaşadığımı ve burada olduğum bilgisini Alman devletine ve kamuoyuna haber verilmesini sağlayabilir misiniz?” notunu yazmıştım. Ama bu notu bir sivile verme fırsatım olmadı.

19 Ocak’ta İç Güvenlik Komutanlığının binasında, kim olduğumuzu, neler yaptığımızı öğrenmek istediler. Ben üniversitede okuduğum mesleği söyledim. Sosyal hizmet uzmanı olduğumu söylemem yine onlarda şüphe yarattı. Yaklaşımları şöyle: Toplumsal alanda, PYD ile çalışıyor. Demek ki, terörist. Ancak mesleğimi “çocuklara ve yaşlılara bakımı” örneklerle tarif ettikten sonra, mesleğimi kabul ettiler. Akşam da Mohammed Şabib de dahil olmak üzere, iki kişi bize sorgu yapmaya geldiklerinde, her şeyden önce sürekli “QSD ile çalışıyor musun?” diye soruldu. Öfkeli bir şekilde sürekli “QSD teröristleri!” diye bağırıldı.

Bir ay sonra Şabib tekrar sorguya geldiğinde, neden tutuklandığımı sordum. “Pasaportum olmadığı”, “Alman devletinin cevap vermek istemediği”, “dışarıda beni öldürmek isteyenler olduğunu” söyledi. Hepsine dair çözüm önerileri sundum. Telefon etmeyi talep ederek, çözümde yardımcı olmayı önerdim. Daha sonra benim PKK ile çalıştığımı düşündüklerini, bundan dolayı da Almanya’ya gitmeme izin vermek istemediklerini itiraf etti. Bu sefer sürekli “PKK teröristleri” sözünü duymaya başladım. Ben ise herhangi bir hukuksal sorun varsa, bunların doğru zeminde, Alman Konsolosu ile temas kurduktan sonra ve avukat desteği ile uluslararası hukuk zeminde çözülebileceğini anlattım. Ama böyle bir yolda yürümeye dair herhangi bir durumla asla karşılaşmadım. Mart ayında bir sonraki sorguda, HTŞ’nin başkaca temsilcileri, bana Alman konsolosluğundan bir görevli getireceklerine ve telefon etme hakkını vereceklerine söz verdiler. Ama bunun yerine beni işkence yöntemleriyle sorgu yapılan başkaca bir hapishaneye, İdlip’e götürdüler.

Kapatılma ve tecrit edilmenin, aç bırakılmanın dışında başkaca işkence gördün mü? Fiziksel şiddet, işkence gibi?

Fiziksel işkence yöntemlerine dair kendi yaşadıklarımı anlatabilirdim ama kamuoyunda bu konuda kendimi merkeze koymayı istemiyorum. Video mesajımda da altını çizdiğim gibi, sopa ile dövmek ve elektrik şok işkencesi, HTŞ hapishanelerinde olağan sorgu yöntemleri olarak sayılır. Karşılaştığım kadınlar bana yaşadıkları işkenceleri anlattılar, elektrik şok işkencesinden dolayı oluşan vücutlarındaki yanık izlerini gösterdiler. Gözlerini bağlayıp seni bir sopanın diğer ucunu tutmanı istiyorlar, bu sopa ile sorgu odasına götürüyorlar ve sonra aynı sopa ile dövüyorlar. Dövmeden önce “Korkma, burada dövmek yasak” diyebiliyorlar. Ya da seni bir sandalye üzerinde elektrik şok yerine getirirken Kürtçe, “Korkma, sen benim için bir kız kardeş gibisin” diyorlar. Seni işkence odasına getirmeden önce senden burka giymeni isterler. Kollardan yukarı doğru asılıp tüm vücudunun dövüldüğünü ve HTŞ’nın işkencesinde bacaklarının kırıldığını anlatan kadınlarla tanıştım. Bir kadın da HTŞ’nin bir hapishanesindeyken yaşanan bombardıman sırasında hücre kapısının bilinçli olarak açılmadığını, tesadüfen hayatta kaldığını anlatmıştı. İşkence yapılan hapishanelerden birinde, bebeğiyle kalan bir anne ile de karşılaştım.

Cinsel taciz, tecavüz gibi cinsel işkence yaptılar mı?

Halep’te tuvalete ve banyo gitmek için hep ayrı bir bölüme, HTŞ’li erkeklerin de kullandığı bir yere gitmem gerekiyordu. Banyo kapısını kapatmama izin verilmedi ve tuvalete gittiğimde kapının önünde toplananlar, lavaboda kendimi yıkarken beni izleyenler oldu. Bir kere sinirlenip bu kapıyı zorla kapatmaya çalıştım. Bundan sonra orada sorumlu olan HTŞ’li, hücremin önünde “Yarın bu kadın öldürülecek” demişti.

Bir ay sonra o kapıyı kapatma hakkını mücadelemle kazandım ve orada duş alma imkânı kazanmıştım. İlk duş aldığımda hücremden sorumlu HTŞ’liler, kapının önünde durdu ve ikisi beraber durmadan çocuk gibi güldü. “Acaba içeriyi görüyorlar mı?” diye düşündüm ama böyle bir imkân yoktu. Sonrasında çok garip davrandılar, sarhoş gibi. Normalde, bana hep buz gibi davranmışlardı, şimdi ise “Arkadaşız” diyorlardı. Sonra bana kendi inisiyatifleriyle ile bir kahve getirdiler. Normalde böyle bir şeyi asla yapmazlar. Bu kahveyi içtikten sonra kısa sürede uyuya kalmıştım. Kaç saat böyle uyuduğumu bilmiyorum.

Sonraki günlerde hücremin önündeki HTŞ’lilerin defalarca, kahveme bir şeyler karıştırdıklarına dair konuşmalarını duydum. Bir akşam telsiz cihazı ya da telefonla başkasından çok somut tarifler geldiğini duydum. “Şimdi koy, bundan sonra saat 04:00 civarında içeri git” denildi. Sonra hücremde duran HTŞ’li bana bir kahve getirdi. Bu sefer ben içmedim. İçiyormuşum gibi görüntü yaratmak için selpakla bu kahveyi aldım ve çöpe attım. Gerçekten saat 04:00 sıralarında ben yatarken içeri geldi. Ben refleks olarak bir hareket yaptım, o şaşırdı ve tekrar dışarıya çıktı. Dışarda telefona ya da telsiz cihazına “Uyumuyor, o güçlü” dedi. Diğer taraftaki ses, “Kahveyi gerçekten içti mi?” diye sordu.

Sana bu baskı ve işkenceyi yapanlar arasında kadın HTŞ’liler var mıydı?

İşkence yapılan hapishanelerde ve askeri hastanelerde, erkeklerin emirleri doğrultusunda çalışan kadınlar vardı. Esasta kıyafetleri aramak ve esirin hareket edememesi için tutmak görevlerinde bulundular.

5 ay boyunca hangi kentlerde, hangi cezaevlerinde tutulduğunu hatırlıyor musun?

Ben toplam 6 farklı yerde tutuldum. Halep’te iki farklı yerde, İdlib’de bir yerde ve Şam’da üç farklı yerde. Şam’da kaldığım ilk yerde ağırlıklı Nusayri kadınların kaldığı bir yerdi. Yaklaşık 16 metrekarede 15 kadınla kaldık. Bu 16 metrekarenin içinde banyo yapıyorduk, tuvalet de vardı. Bir başka yerde hiç yataklar yoktu ve yer fayanstı. Bu da aşırı kalabalık bir yerdi. En son kaldığım yerde Irak, Özbekistan, Somali ve Etiyopya’dan kadınlar vardı. Çok sayıda çocuk ve bebek de vardı. Iraklı ve Özbekli kadınlar Suriye’de oturum ya da Suriye kimliği verilmesini bekliyorlardı.

Suriye’deki Alman büyükelçilik yetkilileri ile ilk görüşmeni anlatabilir misin? Ne zaman geldiler? Gelen kimdi, sana ne dediler, ne sordular? Görüşme ortamı nasıldı? Alman Büyükelçilik yetkilileri seni kaç kere ziyaret etti? Bu ziyaretler sende neler hissettirdi? Sana ziyaretlerde neler söylediler?

Alman büyükelçilik yetkilileri hatırlayabildiğim kadarıyla beni toplam dört kere ziyaret ettiler. İlki Nisan ayının sonlarına doğruydu. O güne kadar tamamen dış dünyayla iletişimim kesilmiş olarak tutulmuştum. Bir otele getirildim. Nereye gittiğimiz HTŞ güçleri tarafından önceden söylenmedi, beni ailemin yanına götüreceklerini söylediler. Daha önce de kaç defa bu tür şeyleri söyleyip beni başkaca bir hapishaneye sevk etmişlerdi. Alman Büyükelçiliği temsilcisi olarak gelen kadın, nerede olduğumu öğrenebilmek için yaptıkları girişimleri anlattı. HTŞ’lileri dışarı gönderip bir güven ortamı yaratmaya çalıştı. Ertesi gün yeniden gelmek istediğini söyledi. Görüşmenin ardından HTŞ’liler beni tekrar aynı hücreye koydular. Yine tecritte tutuldum, haftalarca kimse ziyaretime gelmedi.

Mayıs ayında Suriye’deki Alman Büyükelçi beni üç defa üst üste ziyaret etti. Hücreden çıkarılıp hapishanenin bir bürosunda buluştuk. Beni Almanya’ya götürmek istediklerini anlattı. Doktorları getirip, sağlığımın yolculuk için uygun olup olmadığını kontrol ettiler. Odada bulunan herkesi dışarıya çıkartarak bir güven ortamı yaratmaya çalıştı. Kendimi güvende hissedebileceğimi, açık konuşabileceğimi anlattı. İhtiyaçlarımı karşılamaya çalıştı. Son buluştuğumuzda ailemle görüntülü aramayla yüz yüze buluşabilmemi sağladı. Gerçekten Almanya’ya ulaşana kadar beni rahatlatmak için, bir aksama olmaması için çok emek harcadı. Bu yaptıkları için bir daha teşekkür etmek istiyorum.

Çıktıktan sonra, senin ve Ahmet için yürütülen kampanyadan haberdar olduğunu tahmin ediyorum. Bu kampanya hakkında görüş ve duygularını bizimle paylaşır mısın?

Yaşadığımız durumun bağlamında enternasyonal düzeyde binlerce insanın Suriye’de özgür gazeteciliği ve insan hakları için mücadele ettiklerini öğrenmek beni çok mutlu etti. HTŞ rejimin insanlığa karşı işlediği suçlara set çekme mücadelesinin çok güçlendiğini hissediyorum. Suriye’de hapishanelerde ve sokaklarda devamlı HTŞ terörüne maruz kalan başkaca insanların da bu kamuoyu baskısından faydalanabileceklerini umut ediyorum. Ve tabii ki, bu yolda Ahmet’i de kurtarabilmeyi ve özgürlüğüne kavuşturabilmeyi çok istiyorum.

Sen aramızdasın ve sıra şimdi Ahmet’in özgürlüğünü sağlamakta. Bu konuda söylemek istediğin bir şey var mı?

Ahmet’in, Kürt bir gazeteci olduğu için benden daha fazla HTŞ’lilerin nefret odağında duracağını bilmeliyiz. Benim yaşadıklarımı onun defalarca yaşadığını varsaymalıyız. Tanıkların ifadelerden öğrenebildiğimiz kadarıyla, benim gibi tecrit işkencesine maruz kaldı, karnından ve elinden yaralandı. Ahmet Halep’teki İç Güvenlik Komutanlığı’nda benden ayrılmadan önce, son gördüğümde yaralı değildi. Ayrılmadan önce, Ahmet bana Kürt gazeteci olduğu için öldürülme ihtimalinin yüksek olduğunu söylemişti. Sorgularda bana Ahmet’e dair, “O bir terörist, Türkiye’de idam edilecek” gibi sözler söylediler. Özellikle şimdi kamuoyu baskısı azalırsa, ölümcül tehlike altında olduğunu varsaymalıyız.

HTŞ rejimini milyonlarca Euro ile destekleyen, El Nusra kökenli İslamcı faşist HTŞ’yi demokratik bir yola yönlendireceklerini düşünen Alman devletini, sorumlularını, Ahmet’i kurtarmak için ellerinden gelen her şeyi yapmaya çağırmak istiyorum. Almanya, can güvenliği riski bulunan Kürt gazeteci Ahmet için insani koruma sağlayabilir. Alman devleti bu imkanı kullanmalıdır.

Son olarak söylemek istediğin bir şey var mı?

Ahmet ve benim için yürütülen özgürlük kampanyası, Suriye’de insanlığa karşı işlenen suçlarla ilgili kamuoyunun duyarlılığını arttırmasını başardı. Benim örneğimde bu yolla insanları kurtarmanın mümkün olduğunu gösterdi. Suriye’de işlenen katliamlar ve suçların birincil sorumlulardan biri HTŞ’nin rehberinin Türkiye olduğu da kamuoyunun dikkat merkezinde durmalı. İnsan hakları ihlalleri Türkiye’nin iç politikasında çok merkezi bir yerdedir. Rejimi eleştiren sesler baskıyla susturuluyor. Hapishanelerde işkence yöntemleri olağandır. Ocak ayında Rojava’yı desteklemek için yola çıkan Berlin’li genç kadınlar Alma (18) ve Lorena (24) İstanbul’da resmi görevliler tarafından tecavüz ve ölümle tehdit edildiler, dövüldüler, cinsel işkenceye uğradılar.

Bu örnekler de Ahmet’in vatandaşı olduğu Türkiye’ye gönderilmemesi gerektiğini gösteriyor. Alman devleti, Ahmet’i korumak için sahip olduğu tüm imkanlarını korumalı.

ETHA