Dünya, giderek büyüyen bir yangın felaketinin ortasında. Avrupa’dan Kuzey Amerika’ya, Akdeniz havzasından Pasifik kıyılarına kadar milyonlarca hektarlık orman alanı alevlere teslim olurken yüz binlerce insan evlerini terk etmek zorunda kaldı. Fransa yılbaşından bu yana 116 bin hektardan fazla ormanını kaybetti; bu, Paris şehir merkezinin yaklaşık 11 katı büyüklüğünde bir alan demek. Kanada’da Temmuz ayı başı itibarıyla 796 aktif orman yangını kaydedildi, bunların 60’ı kontrol altına alınamadı ve yaklaşık 1,4 milyon hektar alan kül oldu. ABD’de ise yılın ilk yarısında çıkan 37 bin 783 yangın, 3,4 milyon dönümden fazla alanı yok etti. Bu rakam, son on yıl ortalamasının yüzde 146’sına ulaşıyor.
Bunlar yalnızca istatistik değil. Herbiri, kapitalist üretim ilişkilerinin doğa üzerindeki yıkıcı etkisinin somut ifadesidir. Karşımızdaki tablo, kapitalizmin doğayla kurduğu metabolik ilişkinin patolojik sonuçlarını gözler önüne seriyor.
Avrupa, dünyanın en hızlı ısınan kıtası olarak bu felaketin merkezinde yer alıyor. Fransa’nın güneybatısındaki Gironde bölgesinde 22 Temmuz’da başlayan yangınlar 42 bin hektardan fazla alanı yok etti, 220 bin kişinin tahliye edilmesine neden oldu ve Bordeaux’ya yalnızca 15 kilometre kadar yaklaştı. Şarap üretimi ve turizm başta olmak üzere bölge ekonomisi ağır darbe aldı. Fransa’da ilk kez gözlenen “ateş bulutu” (pyrocumulonimbus), yangınların ulaştığı olağanüstü şiddeti ve kendi mikroiklimini yaratacak düzeye eriştiğini ortaya koydu.
İspanya’da Madrid, Toledo ve Ávila çevresindeki yangınlarda yaklaşık 77 bin hektar alan yandı. Ávila’daki yangın ülkenin yakın tarihindeki en büyük orman yangını olarak kayıtlara geçti. Yetmiş beş binden fazla kişi tahliye edilirken on binlerce kişi evlerinde mahsur kaldı. Yunanistan’da yalnızca son yirmi dört saatte altmış yangın çıktı. İskoçya’daki Cairngorms Ulusal Parkı’nda ise yüzlerce itfaiyeci haftalardır büyük bir yangınla mücadele ediyor. Avrupa Birliği, Fransa ve İspanya’ya yangın söndürme uçakları ve ekipleri göndermek zorunda kaldı.
Kanada ise 2026 yangın sezonunda adeta bir cehenneme dönüştü. Temmuz başı itibariyle toplam yangın sayısı 3 bin 137’ye ulaşırken 1,4 milyon hektardan fazla alan kül oldu. Yangınlardan yükselen duman ABD’nin Orta Batı, Büyük Göller ve Kuzeydoğu bölgelerine kadar yayıldı; Detroit, Chicago, Washington ve New York gibi kentlerde hava kalitesi dünyanın en kötü seviyeleri arasına geriledi. ABD’de yangın hazırlık seviyesi en yüksek alarm düzeyi olan Seviye 5’e çıkarıldı. Ülke genelinde yanan alan yaklaşık 15 bin 600 kilometrekareye ulaştı.
Fransa’da 2026 yılı içinde çıkan yangın sayısı 13 bin 566’ya yükseldi. 2022’de bir yıl boyunca yaklaşık 70 bin hektar alan yanmışken 2026’da yalnızca Temmuz ayı bitmeden bu rakam 116 bin hektarı geçti. İspanya’da ise yılın ilk yedi ayında 150 bin hektardan fazla alan yandı; bu, geçen yılın aynı dönemindeki kaybın altı katı.
Bu yangınlar birbirinden bağımsız afetler değildir; küresel ve sistemik bir krizin farklı coğrafyalardaki yansımalarıdır.
Marksist ekolojinin temel kavramlarından biri olan metabolik yarılma kuramı, bu krizi anlamak için güçlü bir çerçeve sunar. Marx’a göre insan ile doğa arasındaki ilişki metaboliktir; insan doğadan aldıklarını emek aracılığıyla dönüştürür ve yeniden doğaya kazandırır. Kapitalizm ise bu döngüyü sürekli bozar. Ormanları canlı ekosistemler olarak değil kereste, maden, arazi rantı ve yatırım alanı olarak görür. Sonuçta ormanlar parçalanır, biyolojik çeşitlilik yok olur ve ekosistemler yangınlara karşı giderek daha kırılgan hale gelir.
2026 yangınları, onlarca yıldır süren ormansızlaştırmanın, tek tip ağaçlandırmanın, sulak alanların kurutulmasının ve fosil yakıt kullanımının birikimli sonucudur. Yangınlar doğanın “kaçınılmaz” tepkisinden ziyade kapitalist üretim biçiminin yarattığı ekolojik tahribatın ürünüdür.
Yine Marx’ın yabancılaşma kuramı da bu tabloyu açıklamada bize önemli bir anahtar sunar. Kapitalizm altında insan yalnızca emeğine değil doğaya da yabancılaşır. Orman artık bir yaşam alanı değil ekonomik bir kaynaktır; temiz hava ise yaşamın temel koşulu olmaktan çıkar, karbon piyasalarında işlem gören bir değişkene dönüşür. İnsan kaynaklı olduğu belirtilen orman yangınlarının yüksek oranı bu yabancılaşmanın görünür sonuçlarından biridir. İhmal de kundaklama da, doğanın artık insanın ortak yaşam alanı değil dışsal ve tüketilebilir bir nesne olarak görülmesinin ürünüdür.
Kapitalizmin temel dinamiği olan sürekli sermaye birikimi, doğanın da sürekli metalaştırılmasını zorunlu kılar. Bordeaux çevresindeki tarımsal monokültürün ekosistemleri daha kırılgan hale getirmesi ya da Kanada’daki yangınların sınır aşan hava kirliliği nedeniyle uluslararası gerilim yaratması tesadüf değildir. Ekolojik krizler artık yalnızca çevre sorunu değil ekonomik, siyasal ve toplumsal krizlerin de ayrılmaz parçasıdır.
Buna rağmen kapitalist sistem yangınları, yalnızca acil müdahale gerektiren doğal afetler olarak ele alır. İtfaiye ekipleri, söndürme uçakları ve tahliyeler elbette zorunludur; ancak bunlar nedenlere değil sonuçlara müdahale eder. Sorunun kaynağı değişmedikçe her yangın sezonu bir öncekinden daha yıkıcı olacaktır.
Yangınların sınıfsal boyutu da gözardı edilemez. Zenginler daha güvenli bölgelere taşınabilir, özel sigortalar ve maddi olanaklarla kayıplarını telafi edebilir. Buna karşılık tahliye edilenlerin büyük bölümü işçiler, tarım emekçileri, orman köylüleri ve turizm çalışanlarıdır. Ekolojik felaketlerin bedelini en ağır biçimde emekçiler öder.
Öte yandan yeniden inşa süreçleri yeni sermaye birikim alanlarına dönüşür. Sigorta, inşaat tekelleri ve gayrimenkul yatırımları, felaketlerden sonra yeni kâr olanakları yaratırken yangından zarar gören bölgelerde yaşayan emekçiler yerlerinden edilir, doğal alanlar yeni turizm ve konut projelerine açılır. Kapitalizm, kendi yarattığı yıkımı bile yeni birikim fırsatına çevirir.
Ekolojik krizin kaynağı kapitalist üretim ilişkilerinin kendisidir. Bu nedenle çözüm, sistem içinde sınırlı reformlar değil üretimin ve mülkiyet ilişkilerinin köklü biçimde değiştirilmesiyle mümkündür. Ormanlar bir rant alanı değil ortak yaşam alanı olarak korunmalı, enerji üretimi fosil yakıtlardan toplumsal mülkiyet altındaki yenilenebilir kaynaklara yönelmeli, tarım monokültür yerine agroekolojik yöntemlerle yeniden örgütlenmelidir. Üretimin amacı sermaye birikimi değil toplumsal ihtiyaçlar ve ekolojik denge olmalıdır.
Doğayı koruma mücadelesi ile emek mücadelesi birbirinden ayrı değildir. Kapitalizmin ekolojik yıkımından en fazla etkilenen işçi sınıfıdır; dolayısıyla doğayla uyumlu yeni bir toplumsal düzenin kurulmasında da en büyük tarihsel çıkar ona aittir.
Alevler söndürülebilir, tahliyeler sona erebilir, ormanlar yıllar içinde yeniden yeşerebilir. Ancak yangınların kaynağı olan üretim ilişkileri değişmediği sürece bu felaketler daha sık, daha büyük ve daha yıkıcı biçimde geri dönecektir. Bu nedenle bugün asıl görev, doğayı sermayenin meta ilişkilerinden kurtaracak, üretimi toplumsal ihtiyaçlar ve ekolojik denge temelinde yeniden örgütleyecek siyasal ve toplumsal dönüşümün koşullarını yaratmaktır. Çünkü yanan yalnızca ormanlar değil kapitalizmin doğayla kurduğu ilişkinin iflasıdır.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!