Bu yılki 1 Mayıs’ı derinleşen krizin halkı ekmeğe muhtaç hale getirdiği, katliama dönüşen depremin acılarının boğazlarda düğümlenmiş öfkeye dönüştüğü koşullarda karşılıyoruz.
Kapitalizmin yapısal krizini, barbar doğasını, gözü dönmüş sömürü, yağma ve zulüm politikalarıyla daha da derinleştiren faşist iktidar bloku, durumun kendisi açısından da vahamete işaret ettiğini görerek hızla seçim kararı aldı. Çünkü oradan buradan tamponlanarak yüzdürülen geminin batmak üzere olduğunu en iyi o biliyordu. Toplumsal örgütlülüğün alabildiğine zayıfladığı bu koşullarda emekçiler açısından demokratik katılım yanılsaması-duygusu yaratan sandıkların kurulmasını erkene çekti.
Yılların yönetim alışkanlığı ve deneyimi ona bunca büyük yıkımın şu ya da bu kesitte büyük bir patlamayla karşısına çıkabileceğini, henüz yaşananların tozu dumanı kalkmamışken sandık denilen o “büyülü aracı” devreye sokmasının en azından bir süre için supap görevi görebileceğini söylüyordu. Dahası gelinen noktada mevcut krizi-yıkımı tamponlayacak mecali de kalmamış, o çok propaganda edilen “başkanlık rejimi” daha çiçeği burnundayken solmuş, alabildiğine yıpranmıştı. Tam da bu nedenle “sandıklar kurulsun” denildi. Fondaysa Kürt düşmanlığı, militarist söylemler, kışkırtılan yayılmacı hayaller, keskinleştirilecek toplumsal kutuplanma… en histerik biçimde sahnedeki yerini alacaktı ve aldı!..
Kısacası hem burjuva iktidar bloku hem de şayet sandıktan çıkacak olursa iktidara aday olan burjuva muhalefet bloku aynı noktada hemfikir oldular: Sistemin altında kaldığı enkazın en azından kabasını bir seçim havası çalarak kaldırmak.
1 Mayıs’ı bu karmaşa içinde karşılıyoruz. Bağımsız sınıf politikası derdi olanlar açısından iki burjuva kampına sınıfın diliyle mesaj vermek ve dahası önümüzdeki çetin mücadeleler için kendi sınıfsal gücünü tartmak açısından önemli bir mecra olan 1 Mayıs, maalesef ki bu hengamenin aparatı haline getirilmeye çalışılıyor.
Kendilerine öncülük bahşeden sendikalar, meslek örgütleri, bazı siyasi parti ve kurumlar da sandıkla yaratılan bu yanılsamalara angaje olarak burjuva kamplardan birinin yanında konumlanmayı tercih ediyor. Nereden mi çıkarıyoruz? Yapılan açıklamalardan, okunan bildirilere kadar pek çok şey bunun tercümesidir. “Yeni bir başlangıçtan” kastedilen sandıktan çıkacak sonuçtur. “Biz inanıyoruz ki Taksim’in yasaklı olacağı son 1 Mayıs olacak” derken kastedilen budur.
Bir işçi konfederasyonunun genel başkanının Türkiye’deki özgürlükler sorunu ve mücadelesinin önemli bir simgesine dönüşmüş Taksim yasağını yıllardır sineye çektikten sonra seçim arifesinde bunu demesinin başka bir anlamı olduğunu söyleyebilen beri gelsin. Ki bu konfederasyon ve meslek örgütlerinin birçok temsilcisi, lâfa geldi mi içinde bulunduğumuz ahvâli bizden iyi anlatırlar. Bu ahvâl içinde en basit bir demokratik talebin bile dişe diş bir kavgayla sökülüp alınabileceğini de az çok bilirler. Ama gel gör ki ufuk CHP’nin biraz solundan bakan bir noktada sabitlenince söylem de düşünüş de ona göre şekilleniyor!
Maltepe Meydanı’nın, Taksim, hatta Kadıköy için bile hiçbir çaba harcanmadan 1 Mayıs alanı olarak ilan edilmesi, Taksim için en fazla “evet çok önemli, inşallah bu Taksim’de olmayacağımız son 1 Mayıs olacak” mealinde sözler sıralamak bu mantık ve ruh halinin doğal sonucu.
Bu noktada İstanbul 1 Mayıs’ı için seçilen meydanın bir seçim arenasına dönüşeceğini söylemek kehanet olmayacaktır. Her ne kadar “öyle olmaması için elimizden geleni yapacağız” denilse de, 1 Mayıs ortak açıklamasının kendisi bir seçim çalışması metni niteliği taşıyarak söylenmeyeni adeta haykırıyor.
Oysaki krizin yarattığı hayat pahalılığı, işsizlik, her türlü yaşamsal ihtiyaçtan yoksunluk, bırakalım yarını birkaç saat sonrasını bile öngöremeyecek bir belirsizlik, güvencesizlik içindeyken ve tüm bunların üzerine deprem travması binmişken işçi sınıfının öfkesini ve gücünü daha net bir şekilde ortaya koyması dün olduğundan daha elzemdir. Çünkü mevcut faşist iktidar bloku gitse bile (!) seçim sonrası işçi ve emekçiler açısından her koşulda felakettir. Krizin bütün yıkımının tamponlarından da kurtarılarak emekçilerin üzerine yıkılmak istenmesi her iki burjuva iktidar bloku açısından neredeyse kaçınılmazdır.
Bunun böyle olmamasının yegâne yoluysa işçi ve emekçilerin kendi öz güçleri, talepleri ve örgütlü duruşlarıyla bağımsız bir hatta yürümelerini sağlamaktır. 1 Mayıs’ı 15 Mayıs’a hazırlanmanın kaldıracı haline getirme perspektifiyle hareket etmektir. İstanbul 1 Mayıs’ındaki tutum bu açıdan kritik önemdedir. Bu tutumun merkezindeyse özgürlüklerin, sınıfa karşı sınıf duruşunun nirengi noktasını oluşturan Taksim ısrarı bulunmak zorundadır.
Taksim ısrarı, Valilik’ten “Taksim 1 Mayıs alanıdır, açılmasını istiyoruz, mahkeme kararları da bu şekildedir” demekle vücut bulacak bir şey değildir. 1987 ve 2006’lar sonrası bu meydan için yürütülen kararlı mücadelenin de parçası olan mevcut sendikal yapıların bunu bilmediğini düşünmüyoruz. Ancak mücadelede gerileye gerileye gelinen nokta bilinenden de kaçışı adeta tetikliyor, bu kaçışa çeşitli kılıflar bulmayı getiriyor, kendisini de teskin edecek açıklamalarla durumu idare edebileceğini sanıyor. Fakat her şey açık.
Sınıf mücadelesinde simgesel anlamlar taşıyan konularda geri adım atılmaya başlandığında bunun sonu yoktur. Taksim için birkaç yıl önce atılan geri adımın bugün geldiği nokta burjuva kamplardan birine fiilen yedeklenmek ve işçi sınıfının birlik, dayanışma ve mücadele gününü bile bu kapsam içinde ele almak olmuştur.
Oysaki bu yıl 1 Mayıs’ın anlamı, her iki kampla mesafeyi keskinleştirmek ve bunu mücadelenin diliyle ifade etmek için işçi ve emekçileri Taksim’e çağırma cüreti göstermekte düğümlenmektedir.
1 Mayıs’ta Taksim’e!
Biji Yek Gûlan!
1 Mayıs’ta Kavga Bayrağını Yükselt!
Yaşasın Devrim ve Sosyalizm!

Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!