Polis Terörü ve İşkencesini Örtbas Edemezsiniz



Bu olaylar devletin şiddet mekanizmalarının toplumsal muhalefeti bastırmak için ne kadar pervasızlaştığını gösteriyor. Gençlerin anlattığı işkence yöntemleri, 1990’lardaki “kayıp” ve “faili meçhul” dönemlerini anımsatırcasına sistematik bir devlet terörüne işaret ediyor


CHP Diyarbakır Milletvekili ve insan hakları savunucusu Sezgin Tanrıkulu, İstanbul’daki İmamoğlu protestolarında gözaltına alınan öğrencilere yönelik “düşmanca işkence” vakalarını kamuoyuna taşıdı. Tanrıkulu, sosyal medya paylaşımları ve canlı yayınlarda anlattığı olaylarda, gençlerin gözaltı sürecinde fiziksel şiddet, cinsel taciz ve her türlü insanlık dışı muameleye maruz kaldıklarını belirterek “Bu ülkede işkence var” ifadelerini kullandı. 

Tanrıkulu, öğrencilerin anlatımlarını aktarırken özellikle genç kadınlara yönelik işkenceyi vurguladı: “Bacak aralarına bilinçli şekilde tekme atılarak kanamaya yol açılmış. Bunu duyduğumda dayanamayıp arkamı döndüm ve ağladım.” Bir başka öğrencinin ifadesine göre, sakallı ve uzun boylu bir polis memuru, “Senin göğüslerin mi var?” diyerek fiziksel tacizde bulunmuş, genç kızın altına kaçırmasına neden olmuştu. Kadın polislerin bile müdahale etmek zorunda kaldığı bu tablo, gözaltı süreçlerinde cinsel şiddetin bir “cezalandırma aracı” olarak kullanıldığı gerçeğini ortaya koyuyor.

Tanrıkulu’nun aktardığına göre, gözaltındaki gençlerin işkence izleri ilk sağlık raporlarına yansımamış; ancak gözaltı süresi uzayınca yeniden muayene edilen öğrencilerin vücutlarındaki morluklar, kesikler ve kırıklar resmi belgelere girdi. Buna rağmen savcılık, avukatların işkence iddialarını dinlemeyi reddetmiş, bazı hâkimlerin “Çıkın dışarı, hepsini tutukladım” gibi hukuk dışı ifadeler kullandığı öne sürüldü. 18 yaşında, ayağı kırık bir gencin ameliyat olması gerekirken tutuklanması ve cezaevine gönderilmesi ise adli sistemin “insani krizlere” nasıl kayıtsız kaldığını gözler önüne seriyor.

Emniyet Genel Müdürlüğü (EGM), Tanrıkulu’nun açıklamalarını “aşağılık bir yalan” olarak nitelendirerek, bunları paylaşanlar hakkında yasal işlem başlatılacağını duyurdu. Tanrıkulu’nun “İşkence yok diyorsanız, gelin bu çocukların raporlarını inceleyin” çağrısına rağmen, EGM’nin soruşturma yerine “iftira” vurgusu yapması suçüstü yakalandıklarını ele veriyor.

Bu olaylar devletin şiddet mekanizmalarının toplumsal muhalefeti bastırmak için ne kadar pervasızlaştığını gösteriyor. Gençlerin anlattığı işkence yöntemleri, 1990’lardaki “kayıp” ve “faili meçhul” dönemlerini anımsatırcasına sistematik bir devlet terörüne işaret ediyor.

Savcıların delilleri görmezden gelmesi, hâkimlerin avukatları duruşma salonundan kovması ve resmî raporlara rağmen işkence mağdurlarının cezaevlerine gönderilmesi bunun bir devlet politikası olduğunu görmeye yeter. Dolayısıyla Tanrıkulu’nun “vicdan azabı” ifadesi, sadece bir siyasetçinin değil tüm toplumun yaşaması gereken bir utanç olarak okunmalı.