Selçuk Ulu
Emperyalist kapitalizm, tarihsel yolculuğunun sonuna gelirken artık yalnızca sömürünün en yoğun hali değil aynı zamanda sistemik bir çürümenin, kronik krizin ve organize barbarlığın adıdır. Bir zamanlar “medeniyet” ve “ilerleme” naralarıyla kendini meşrulaştıran bu düzen bugün açlık, yıkıcı savaşlar ve ekolojik kıyametten başka bir şey sunamıyor. Sermayenin doymak bilmez büyüme iştahı, gezegenin ekolojik sınırlarını çoktan aştı. İklim felaketleriyle iç içe geçmiş ekonomik buhranlar, insanlığı kolektif bir uçurumun eşiğine sürüklüyor.
İşte tam da bu çürümüş düzenin kalbinde sokaklarda, meydanlarda, kampüslerde, fabrika duvarlarında ve dijital ağların görünmez kamusal alanlarında Z Kuşağı olarak adlandırılan gençliğin yankılanan sesi yükseliyor. Bu ses, neoliberalizmin boş vaatlerinin iflasını kendi yaşamlarında iliklerine kadar hisseden bir kuşağın öfkesidir. Onlar için işsizlik, güvencesizlik, borç batağı ve geleceksizlik soyut kavramlardan ziyade gündelik hayatın somut gerçekleridir. Ancak bu deneyim onlara bir mağduriyet durumunun yanında militan bir itirazın enerjisini ve yeni bir dünya bilincinin filizlerini taşıyan bir öfke aşıladı.
Kolektif bir hafızanın inşası: Dijital çağda örgütlenmenin yeni biçimleri
Z Kuşağı, mücadelenin araçlarını ve mekanlarını kökten yeniden tanımlıyor. Sosyal medyayı, sıradan bir iletişim platformu olmanın ötesine taşıyarak, kolektif bir hafızanın canlı arşivi ve anlık direniş çağrılarının enternasyonal sahnesine dönüştürüyor. İklim grevlerinden kadın yürüyüşlerine, işçi dayanışma ağlarından dijital boykotlara uzanan bu hareketler dünyanın dört bir yanında görünmez iplerle birbirine bağlanıyor. Bu bağ yalnızca bilgi akışını sağlamıyor aynı zamanda sınırları aşan yeni bir sınıf dayanışmasının da nüvelerini oluşturuyor. Bir TikTok videosu bir ülkedeki işçi eyleminin görünürlüğünü artırırken Twitter’daki bir hashtag, uluslararası bir dayanışma ağı örebiliyor. Bunu merkezi olmayan, hızlı, yaratıcı ve son derece uyumlu bir örgütlenme harekete geçme modeli olarak kullanıyorlar.
Nepal’de cumhuriyet talebiyle, Peru’da yozlaşmış siyasete karşı, Fas’ta özgürlük için ABD ve Avrupa’da ise iklim krizi ve ırkçılığa karşı sokakları dolduran gençlik aynı şiarı haykırıyor: “Bu geleceksizliği kabul etmiyoruz!” Onların mücadelesi, salt kendi bireysel kurtuluşları için değil tüm insanlığın ortak kaderi için verilen varoluşsal bir savaşımdır. Çünkü giderek daha net bir şekilde görüyorlar ki kapitalist üretim ilişkilerini kökten değiştirmeyen, mülkiyet ilişkilerine dokunmayan hiçbir reform onları nihai yıkımdan kurtaramaz. Bu yüzden onların öfkesini yalnızca bir kuşağın isyanı olarak okumak yanlış olur. Bu öfkeyi tüm insanlığın tarihsel çağrısının yankısı olarak görmeliyiz: Ya sosyalizm ya barbarlık!
Sermaye kâr oranlarının düşme eğilimi karşısında üretici yatırımlardan uzaklaşarak finansal spekülasyonun sanal dünyasına sığınıyor. Devasa borç balonları ve kâğıt üstündeki zenginlikler şişerken sanayi ekonomisi ve istihdam çöküyor. Borsalar rekor kırarken fabrikalar kapanıyor, bankaların bilançoları büyürken insanlar işsiz kalıyor. Z Kuşağı bu çürümenin en ağır bedelini ödüyor. Diplomaları işsizliğe, kariyer hayalleri güvencesiz ve yarı-zamanlı işlere, hayatları ise ömür boyu sürecek borç zincirlerine dönüşüyor. Gençlik, adeta kapitalizmin çürüyen kalbinde birikmiş olan toplumsal öfkenin taşıyıcısı konumundadır.
Metalaşmanın istilası yaşamın her alanının piyasalaşması…
Kapitalizm varlığını sürdürebilmek için yalnızca malları değil tüm toplumsal dokuyu metalaştırmak zorunda. Eğitim, sağlık, barınma ve en insani ilişkiler bile pazara tabi kılınmış durumda. İnsan bedeni, emeği, duyguları ve kimliği alınıp satılabilen birer “meta” haline getirildi. Fas’ta gençlerin “ahlak yasalarına” karşı yükselen isyanı, sadece kültürel bir talep değil bedenleri ve yaşamları üzerindeki sermaye-devlet tahakkümüne karşı bir başkaldırıdır. Benzer şekilde Avrupa’daki barınma mücadeleleri, konutun temel bir insan hakkı olmaktan çıkarılıp bir kâr aracına dönüştürülmesine karşı verilen bir sınıf direnişidir.
Ekolojik yıkım sermayenin doğaya karşı savaşı…
Kapitalizmin sınırsız büyüme zorunluluğu, doğayı tıpkı işçi sınıfı gibi sömürülecek, bedelsiz bir kaynak deposu olarak görür. Ormanlar, denizler, toprak ve hava, sermayenin kâr makinesi için gözünü kırpmadan tüketilmektedir. İklim krizi, bu sınırsız sömürünün kaçınılmaz ve geri dönüşsüz sonucudur. Seller, yangınlar, kuraklık ve kitlesel göçler, bu ekolojik barbarlığın günlük yüzleridir. Bu nedenle “Fridays for Future” gibi iklim hareketleri, 2025’in başında ABD’de Trump’ın iklimi hedef alan politikalarına karşı yükselen gençlik eylemleri ya da Gazze’ye insani yardım taşımak için uluslararası sermayenin ambargolarını delmeye çalışan dayanışma filoları salt “çevreci” veya “insani” taleplerle sınırlı değildir; esasen varoluşsal bir sınıf mücadelesidir. Çünkü gezegenin yok oluşundan ve emperyalist savaşların yıkımından en çok etkilenecek olan, yine emekçi sınıflar ve gelecek kuşaklardır.
Z Kuşağı olarak adlandırılan gençlik kitlesi medyanın gösterdiği “asi gençler” stereotipinin çok ötesinde, genişlemiş proletaryanın en dinamik ve en bilinçli unsuru olarak tarih sahnesine çıkıyor. Kapitalizmin dijitalleşmiş, parçalanmış ama aynı zamanda küreselleşmiş üretim ilişkileri onları sınıf mücadelesinin tam merkezine yerleştiriyor.
Prekaryanın yükselişi modern ücretli köleliğin yeni yüzü…
Gig ekonomisinin kuryelerinden, algoritmalar tarafından denetlenen dijital işçilere, sürekli stajyerlikle geçiştirilenlerden,”freelance” adı altında güvencesiz çalışmaya mahkum edilenlere kadar bu kuşak, üretim araçlarından yoksun ve emeğini satmaktan başka çaresi olmayan modern proleterlerdir. Bu tablo Marx’ın “ücretli kölelik” tanımının yalnızca güncellenmiş, dijital bir versiyonudur. Z Kuşağı, kendisini “orta sınıf” yanılsamalarıyla değil çıplak bir proleterleşme gerçeğiyle yüz yüze bulmaktadır. Ancak bu dağınık ve güvencesiz halleri, onları örgütlenemez kılmaz aksine, platformları ve algoritmaları kendi lehlerine kullanarak dayanışmanın yeni biçimlerini yaratma potansiyeli taşırlar.
Z Kuşağı’nın kültürel özgürlük talepleri burjuva ideologlarının iddia ettiği gibi apolitik “kimlik siyaseti” değildir. Fas’ta genç kadınların “bedenime dokunma” isyanı veya Avrupa’da LGBTİ+ gençliğinin sokaklara dökülmesi, sermaye ve devletin dayattığı geleneksel, piyasaya uygun yaşam kalıplarına karşı kolektif bir sınıfsal direniştir. Bu mücadeleler, bireyin özgürleşmesi ile toplumsal kurtuluşu birbirinden ayırmaz. Kültürel alan da sermayenin ideolojik tahakkümüne karşı verilen savaşın en keskin cephelerinden biri haline gelmiş durumda.
Dijital örgütlenme ve sınıfsal bağ…
Geleneksel sendikaların ve siyasi partilerin zayıfladığı, hatta gençliğe yabancılaştığı koşullarda Z Kuşağı kendi örgütlenme biçimlerini yaratıyor. Sosyal medya grev çağrılarının, dayanışma ağlarının ve uluslararası eylem koordinasyonunun zeminine dönüşüyor. İlk bakışta fabrika bantlarındaki mavi yakalı işçi ile ekran başındaki dijital prekarya arasında bir uçurum varmış gibi görünse de bu yüzeysel bir yanılsamadır. Her iki kesim de aynı kapitalist sömürü zincirinin halkalarıdır. Fabrika işçisinin artık-değeri üretim bandında gasp edilirken genç dijital emekçinin artık-değeri ekran başında ya da motosiklet üzerinde sömürülmektedir. Bu iki kesim arasındaki yapay ayrım bir gıda şirketindeki depo işçilerinin grevine, dijital platformlardan yükselen tüketici boykotlarıyla destek verildiğinde nasıl da anlamını yitirdiği görülerek çoktan aşılmaya başlandı bile. Bu iki deneyimin birleşimi, kapitalizmin hem “klasik” hem de “yeni” yüzlerini teşhir ederek karşı konulmaz bir tarihsel gücü ortaya çıkarma potansiyeline sahip…
Kapitalizmin derinleşen krizi, insanlığı tarihsel ve diyalektik bir kavşağa sürüklüyor. Ya sistem daha fazla despotizm ve barbarlık yoluyla kendini yeniden üretecek ya da devrimci bir kopuşla yeni bir toplumsal düzen inşa edilecek.
Bir tarafta, sermaye krizini bastırmak için baskı ve şiddeti sistematik olarak artırıyor. Faşist eğilimlerin yükselişi, göçmen düşmanlığı, ırkçı propagandalar ve savaş hazırlıkları bu despotik çıkış yolunun işaret fişekleridir. Her ekonomik çöküş ve sosyal yoksunluk dönemi faşist hareketlerin tohumlarını yeşertmek ve kitleleri kendi çıkarları aleyhine manipüle etmek için verimli bir zemin sunar.
Diğer tarafta Z Kuşağı’nın küresel isyanı, bir kurtuluş potansiyeli taşıyor. Nepal’den Peru’ya, Fas’tan ABD ve Avrupa’ya uzanan bu direniş hatları, kapitalizmin çürümüşlüğünü doğrudan deneyimleyen ve buna karşı militan bir itiraz geliştiren yeni bir öznenin varlığını haber veriyor.
Ancak spontane öfke ve dağınık direniş, kendi başına devrim yaratmaya yetmez. Öfke, örgütlü bir sınıfsal ve ideolojik alternatifle buluşmazsa ya sisteme eklemlenir ya da sönümlenir. Geçmişte olduğu gibi bugün de bunun örnekleriyle karşılaşıyoruz. İklim hareketlerinin bazı kesimlerinin “yeşil kapitalizm” tuzağına düşmesi veya ırkçılık karşıtı protestoların şirketlerin “çeşitlilik ve kapsayıcılık” PR stratejilerine indirgenmesi, devrimci potansiyelin doğru bir siyasi yönelimle örgütlenmediğinde sistem tarafından nasıl iç edilebileceğinin göstergesidir.
Öfkeyi sosyalizmle buluşturmak
Marx’ın işaret ettiği gibi ‘yeni toplum, eski toplumun bağrında doğar.’ Bugün o doğum sancılarını her yerde hissediyoruz. Nepal’de cumhuriyet için direnen, Peru’da yeni anayasa talebiyle meydanları dolduran gençle, Fas’ta özgürlük için sokağa çıkan kadınla, ABD ve Avrupa’da iklim ve ırkçılık karşıtı mücadeleyi büyüten kuşakla ve Türkiye’de 19 Mart’ta barikatları yıkarak faşizmin yüzüne haykıran gençlikle…
Bu enerji, yalnızca özgürlük talebinin değil kolektif bir devrimci potansiyelin ve enternasyonal dayanışmanın habercisidir.
Ortak düşman kapitalizm iken ortak kurtuluş yolu ise sosyalizmdir. Bu yalnızca romantik bir idealin ifade biçiminden öte gençliğin öfkesini, yaratıcılığını ve enerjisini somut bir tarihsel programa dönüştürmenin zorunluluğuna işaret ediyor. Bugün enternasyonalist komünist güçlerin tarihsel görevi bu spontane isyanı bilimsel sosyalizm perspektifiyle buluşturmak, uluslararası dayanışma ağlarını güçlendirmek ve gençliği, dağınık taleplerin ötesinde bütünlüklü bir alternatifin inşası için örgütlemektir. Bu alternatifin temel taşları temel gelir, kamusal ve parasız eğitim-sağlık-barınma hakkı, üretim araçlarının toplumsallaştırılması ve ekolojik planlamadır. Farklı coğrafyalarda yükselen isyanlar, ancak kolektif bir vizyonla birleştiğinde kapitalizmin çürümüşlüğüne karşı gerçek bir alternatif yaratabilir.
Ölüm ve doğum arasındaki insanlık
Emperyalist kapitalizm, tarihsel yolunun sonuna gelmiş çürüme, kriz ve barbarlık tüm dünyayı sarmış durumda. Finans balonları patlamak üzere, eşitsizlik uçurumları derinleşiyor, doğa geri dönülmez bir yıkımın eşiğinde… İnsanlık bu çürümüş düzenin enkazı üzerinde yeni bir yolun eşiğinde duruyor.
Z Kuşağı’nın küresel isyanı, yalnızca bir öfke patlaması olarak sıradanlaştırılmamalı. Bunu kapitalizmin çürümüşlüğüne karşı insanlığın tarihsel bir cevabı olarak kodlamalıyız. Nepal’den Peru’ya, Fas’tan ABD ve Avrupa’ya, Türkiye’nin sokaklarına kadar meydanlarda, kampüslerde ve dijital ağlarda yükselen bu ses, tüm insanlığın ortak haykırışı olarak “Mevcut düzeni reddediyoruz! Geleceğimizi biz kuracağız!” şiarından görülmeli.
Zaman hızla daralıyor insanlık, ölüm ve doğum arasındaki bu kavşakta kendi kaderini belirlemek zorunda.
Bu kavşağın öfkesini bilinçle ve örgütlülükle birleştirenler, sadece kendi geleceklerini değil tüm insanlığın kaderini de ellerinde tutacak olanlardır.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!