Selçuk Ulu
İnsanlık ve gezegenimiz, sadece rakamlara indirgenemeyecek derinlikte bir iklim krizinin içindedir. Bu kriz yalnızca yükselen sıcaklıklar, deniz seviyeleri veya tarımsal verim kaybı değil modern insan toplulukları ile doğa arasındaki ilişkinin, özellikle de açgözlü kapitalist üretim ilişkileri tarafından radikal bir biçimde yeniden şekillendirilmesiyle ortaya çıkan tarihsel bir kırılmadır. Güneş Jeomühendisliği -diğer adıyla Güneş Işınımı Yönetimi (SRM)- bu kırılmanın en somut ve belki de en tehlikeli ifadesidir. Stratosfere sülfat aerosolleri püskürtmekten okyanus bulutlarını beyazlatmaya kadar uzanan bu müdahaleler, gezegenin termal dengesini yapay yollarla değiştirmeyi vaat ediyor. Bu vaat ‘kurtarıcı çözüm’ gibi sunulsa da meseleye daha yakından bakıldığında kapitalizmin doğa üzerindeki tahakküm arayışının yeni ve ürpertici bir versiyonunu ortaya koyuyor.
Marx’ın “metabolik yarılma” kavramıyla tanımladığı üzere kapitalist üretim ilişkileri, toplum ile doğa arasındaki organik bağı koparır, doğayı salt bir hammadde ve atık deposu bir kullanım değeri nesnesi olarak görür. Güneş jeomühendisliği bu kopuşun ileri bir aşamasını temsil ediyor. Artık doğa, sömürülecek bir kaynak olmanın da ötesinde, doğrudan yeniden programlanacak, mühendisliğe tabi tutulacak bir makine haline getirilmek istenmektedir. Burjuva akıl, fosil yakıt bağımlılığından köklü bir kopuşu reddederken bunun yerine dünya sisteminin en temel fiziksel süreçlerini -Güneş’ten gelen enerji akışını- hack’lemeyi önermektedir.
Burada karşımıza iki temel ve bağlantılı sorun alanı çıkıyor:
Birincisi Teknik ve Ekolojik Sınırlar: Bu tür bir müdahalenin küresel ve bölgesel etkileri öngörülemezdir. Ozon tabakasına verilebilecek zarar, yağış modellerindeki kaotik değişimler, gıda güvenliğinin çöküşü ve ekosistemlerde geri dönüşü olmayan bozulmalar gibi devasa riskler barındırıyor.
İkincisi Politik-Ekonomik Boyut: Bu gezegensel gücün mülkiyeti ve kontrolü kimin elinde toplanacak? Sermaye sınıfının çıkarları, hangi bölgelerin ‘soğutulacağına’, hangilerinin ise iklimsel çöküşe terkedileceğine nasıl karar verecek? Bu teknoloji, kapitalizmin krizleri daha da derinleştiren yeni bir birikim alanına dönüştürme eğiliminin ta kendisidir. Emperyalist tekeller ve girişim sermayesi “İklim Mühendisliği”ni bir meta, bir özel mülkiyet alanı haline getirerek doğanın temel işleyişi üzerinde tekel kurma ve bunu kâra endeksleme peşindedir. Bu, iklim krizinin çözümü değil krizin metalaştırılması ve nihayetinde gezegensel ölçekte bir sömürü ilişkisinin kurulmasıdır. “Hizmet olarak soğutma” gibi modeller, iklimi kontrol etme gücünü, en güçlü ve azgın devletlerin ve tekellerin satın alabileceği bir lüks haline büründürerek varolan küresel eşitsizlikleri katmerli hale getirecektir.
Stratosfere kükürt dioksit püskürterek Güneş’i “karartma” fikri, 1991’deki Pinatubo Yanardağı patlamasının yarattığı geçici soğuma etkisinden esinleniyor. Ancak, tek seferlik ve kontrolsüz bir doğa olayı ile planlı ve sürekli bir enjeksiyon programını eşitlemek bilimsel açıdan yanıltıcıdır. Dahası, bir SRM programı yalnızca ortalama küresel sıcaklığı baskılayarak yerel yağış desenleri, muson sistemleri ve okyanus akıntıları üzerinde dengesiz ve bölgesel olarak yıkıcı etkilere yol açacaktır. Bu, doğrudan bir ekoloji mücadelesi sorunudur: Jeopolitik gücü elinde tutan aktörlerin tercihleri, dünyanın en savunmasız topluluklarının kaderini belirliyor.
Kapitalizmin kısa vadeli kâr mantığı bu teknolojide en net haliyle görülüyor. Columbia Üniversitesi gibi kurumların vurguladığı “terminasyon şoku” riski, SRM’nin ölümcül bir tuzak olabileceğini gösteriyor. Uzun yıllar süren bir müdahale aniden durdurulduğunda, atmosferde biriken ve maskelenen ısı aniden açığa çıkar, sıcaklıklar birkaç on yıl içinde birkaç derece birden fırlar. Bu sadece bir iklim felaketi değil aynı zamanda tarım, sağlık, göç ve yaşam alanlarında zincirleme toplumsal çöküşler tetikleyebilecek politik bir bombadır.
Jeomühendisliğin tekelci kontrolü ise ayrı bir alarm durumudur. Emperyalist tekeller ve girişimciler (karbon piyasalarıyla entegre modeller, “hizmet olarak SRM” teklifleri vb.) bu teknolojiyi bir metaya dönüştürerek, kapitalizmin krizlerini daha da derinleştiren yeni kâr alanlarına çevirmenin derdindeler. Bu durumda emperyalist aktörlerin satın alabileceği bir “iklim kontrolü” ile yoksulların katlanmak zorunda kalacağı kuraklık ve seller arasındaki uçurum derinleşecek.
Daha da temel bir sorun, bu jeomühendisliği savunanların fosil yakıt ekonomisinin, azami kâr ve egemenlik odaklı üretim ilişkilerinin ta kendisini yok saymasıdır. SRM, atmosferdeki sera gazı yoğunluğunu azaltmaz yalnızca semptomları geçici olarak maskeler. Üstelik bu “hızlı çözüm”e güvenmek, emisyon azaltımı ve iklim uyumu çabalarını rafa kaldırmak anlamına geliyor.
Jeopolitik tehlikeler ise çok boyutludur. Bir SRM programını başlatabilecek “sorumsuz bir aktör” (tek bir devlet, bir koalisyon veya özel bir şirket) tüm gezegen üzerinde orantısız bir güce sahip olabilir. Hangi bölgelerin iklimsel önceliğe sahip olacağı, hangi ölçekte uygulama yapılacağı gibi kararlar, emperyalist merkezler ile sömürgeci ilişkilerin hedefindeki bölgeler arasındaki mevcut güç dengesizliklerini katbekat artıracaktır. Örneğin, Kuzey Atlantik ülkeleri için fayda sağlayan bir programın, Sahel veya Güney Asya’da yıkıcı kuraklıklara yol açması jeopolitik dengesizliğin iklim üzerinden tezahürü olarak karşımıza çıkacak.
Bilim camiası içindeki tartışma da belirgin bir şekilde bölünmüş durumda. Bazı araştırmacılar riskleri daha iyi anlamak için kontrollü araştırmaların gerekli olduğunu savunurken, diğerleri araştırma sürecinin bile bu tehlikeli teknolojinin normalleşmesine ve ticarileşmesine kapı aralayacağı uyarısında bulunuyor. Ancak bu akademik tartışma, temel politik soruyu gölgelememelidir: Bu gezegen ölçeğindeki güce kim, hangi demokratik süreçlerle ve hangi hesap verebilirlik mekanizmalarıyla sahip olacak?
Güneş jeomühendisliği tartışması, insanlığın önünde duran iki uzlaşmaz sınıf yolunu tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktadır:
Birinci yol kapitalist metabolik yarılmayı onarmanın, ancak üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin sona erdirilmesi ve proletaryanın sınıf iktidarı altında, doğayla metabolik alışverişimizi bilinçli ve kolektif bir şekilde düzenleyen planlı bir ekonominin inşası ve tüm tahakküm biçimlerinin ortadan kalktığı komünist toplumla mümkün olduğunu gösterir. Bu yol, enerji sistemlerinin kökten dekarbonizasyonunu, üretim ve tüketimin ekolojik sınırlar içinde komünal bir temelde yeniden örgütlenmesini ve nihayetinde kapitalist tahakkümden tam bir kopuşu zorunlu kılan komünist bir uygarlık modelidir.
İkinci yol ise kapitalist üretim ilişkilerinin yapısal krizini, onu yaratan sömürücü mantığı çözmeye çalışmak yerine, teknolojik bir yama ile örtbas etmeye çalışan burjuva bir yanılsamadır. Bu yol, jeomühendisliği, emperyalist tekellerin kârlarını ve fosil sermayenin birikim rejimini sürdürmek için kullanarak, gezegensel ölçekte yeni bir sömürü ve ekolojik barbarlık rejiminin kapısını aralar.
Emperyalist güç ve kapitalist üretim ilişkileri hüküm sürdüğü sürece, jeomühendislik ya fosil sermayenin kâr modelini korumak için birincil araç haline getirilir ya da uygulanış biçimiyle küresel ölçekte yeni ve daha vahim bir tahakküm ve sömürü rejiminin kapısını aralar.
Bu gerçek, mücadelenin iki temel cephesini şart koşuyor:
Birincisi, SRM araştırmalarına ve olası uygulamalarına karşı ideolojik ve politik mücadelenin yükseltilmesi. Bu, teknolojinin doğasında var olan sınıfsal karakteri teşhir etmeyi ve onun kapitalizmin yaşam destek ünitesi olarak sunulmasını engellemeyi hedeflemelidir.
İkincisi, bu teknolojinin geliştirilme ve uygulanma süreçlerinin her türlü demokratik ve kamusal denetimden tamamen yalıtılmış olması gerçeğinin altının çizilmesi. Mevcut küresel kurumların (BM vb.) bu gücü ‘yönetebileceği’ yanılsaması reddedilmelidir; zira bu kurumların kendisi de egemen sınıfın çıkarları tarafından şekillendirilmiştir. Ki Gazze soykırımı bunun en yakın ve çarpıcı örneğidir.
Dolayısıyla asıl odak, SRM’yi ‘düzgün bir şekilde yönetmek’ değil onu zorunlu kılan fosil kapitalizmden köklü bir kopuşu sağlayacak olan sınıf mücadelesini güçlendirmek ve sosyalizmin aciliyetini kavramaktır. Ancak üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin ve kâr mantığının tahakkümü kırıldığında, toplumun gerçek ihtiyaçları ve ekolojik sınırlar doğrultusunda planlı bir medeniyet inşası mümkün olacaktır.
Bu bağlamda SRM tartışmasının asıl işlevi, emisyon azaltımı ve köklü sistem değişikliği gibi gerçek çözümlerin önünü kesmek değil tam aksine, bu çözümlerin aciliyetini ve kapitalizmin yapısal krize verdiği çarpık yanıtı teşhir etmek olmalıdır.
Nihayetinde güneş jeomühendisliği bize bir hakikati gösteriyor: Teknolojik ‘hack’ler’ sistemden kaynaklı bir krizi, yani kapitalist üretim ilişkilerinin doğa ile girdiği metabolik yarılma durumunu asla çözemez. Bu yapısal sınırlar, doğayla kurulan ilişkinin biçimini belirlemekle kalmaz aynı zamanda krizi yönetme adı altında yeni tahakküm ve sömürü biçimlerini de meşrulaştırır.
Bu nedenle gerçek anlamda ekolojik kurtuluş, teknokratik yamalara bel bağlamaz kapitalist üretim ilişkileri, mülkiyet ve iktidar yapılarının yıkılmasını, yani sermaye diktatörlüğünden köklü bir kopuşu zorunlu kılar. Gelecek, Güneş’i karartma yanılsamasında değil bu sömürücü yapıları ortadan kaldıracak ve toplumsal yaşamın tümünü özgürleştirici ve ekolojik bir temelde yeniden örgütleyecek sınıfsız bir toplum mücadelesinde aranmalıdır.
Kaynakça:
-Foster, J. B. (2001). Marx’ın Ekolojisi: Materyalizm ve Doğa, (E. Özkaya, Çev.). Epos Yayınları.
-Royal Society. “Solar radiation modification: science, governance and uncertainty” – Royal Society briefing (Kasım 2025 duyurusu/özet). Erişim: https://royalsociety.org/news/2025/11/solar-radiation-modification/
-Carnegie Climate Governance Initiative (C2G2). “The state of solar geoengineering research”. Erişim: https://www.c2g2.net/wp-content/uploads/Geoengineering-Need-for-Governance.pdf
-Risk of Termination Shock – Potsdam/araştırma incelemeleri. “The Risk of Termination Shock from Solar Geoengineering” Erişim: https://www.rifs-potsdam.de/en/output/publications/2018/risk-termination-shock-solar-geoengineering
-Stratosferik aerosol enjeksiyon etkileri Erişim: https://www.nature.com/articles/s43247-025-02038-1
-The Guardian, “Solar geoengineering in wrong hands could wreak climate havoc, scientists warn” (5 Kasım 2025). Erişim: https://www.theguardian.com/environment/2025/nov/05/solar-geoengineering-in-wrong-hands-could-wreak-climate-havoc-scientists-warn
-Sivil toplum ve hukuki/etik değerlendirmeler: https://www.ciel.org/wp-content/uploads/2024/10/CIEL_briefing_The-Risks-of-Geoengineering_October2024.pdf
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!