Siyasetsiz Sosyalizm Propagandası Ne İşe Yarar?



Lenin’in “sol” çocukluğa yönelttiği eleştirilerin özünü, bu eğilimin ‘doktriner keskinliği’ ile sınıfı ve yığınları proleter devrim ve sosyalizm davasına kazanmanın olanaksızlığı oluşturur


[Aşağıdaki makale, Devrimci Proletarya dergisinin baskıda olan Ocak-Şubat 2026 tarihli 15. sayısında yer almaktadır]

H. Selim Açan

Proletaryanın tarihsel önderlerinden Lenin’in, içeriği ve amacı yeterince anlaşılmamış yol gösterici eserlerinden biri de “Sol” Komünizm/Bir Çocukluk Hastalığı çözümlemesidir. Onun “sol” çocukluk hastalığı eleştirisi, liberalleşmiş solculuk ve parlamenter budalalık tarafından “bireysel terörizm” ve “maceracılık” olarak gördükleri devrimci radikalizmin eleştirisi sırasında çarpıtılarak kullanılır. İşin tuhafı, bu tek yanlı ve çarpık algı devrimci çevrelerde de yaygındır.

Halbuki “Sol” Komünizm … kitabının asıl hedefi çürümüş sağ oportünizmdir, yasalcılık ve parlamentarizmdir, sınırların korunması ve savaş dahil ulusal sorunlarda kendi burjuvazisinin kuyruğuna takılmakta tereddüt göstermeyen sosyal şovenizmdir. En kısa tanımla İkinci Enternasyonal çizgisi ve ona rengini veren Kautskizmdir. Lenin bu eğilimi kitap boyunca sık sık “ihanetle”, “alçaklıkla”, “iğrençlikle” suçlar, “oportünist süprüntüler” olarak tanımlar.   “Çocukluk hastalığı” olarak nitelediği sol keskinliği bile bu büyük oportünist günahın çocuğu olarak görür.

Bu bağlantı içerisinde bunların aslında ‘düşman kardeşler’ olduğuna da dikkat çeker. İkincilerin solcu keskinliğinin, nefret ettikleri sağ oportünizmin “pek o kadar önemli olmayan bazı oportünist günahlarını alayla yererken” toprak sorunu ya da proletarya diktatörlüğü sorunu gibi çok daha temel konularda sağın “aşırı oportünizmini taklit etmek” gibi bir tutarsızlıkla malul olduğunun altını çizer.

Lenin’in “sol” çocukluğa yönelttiği eleştirilerin özünü ise bu eğilimin ‘doktriner keskinliği’ ile sınıfı ve yığınları proleter devrim ve sosyalizm davasına kazanmanın olanaksızlığı oluşturur. Burjuva parlamentolara katılıp katılmama ya da gerici sendikalarda çalışıp çalışmama sorunu bu tayin edici noktayla bağlantılı sonuçlardır. Sorunun özü ya da kendisi değillerdir yani. Çünkü Lenin, “Bütün sınıfın, sermayenin ezdiği geniş emek yığınlarının öncüyü doğrudan doğruya destekleme durumuna gelmelerini bütün büyük devrimlerin temel yasası” olarak tanımlar.1 Bunun başarılıp başarılamamasını ise devrime öncülük misyonunun hakkının verilip verilmediğinin temel ölçütü olarak koyar.

Biraz uzun olacak belki ama aktaracağımız şu alıntı, bu misyonun hakkının nasıl verilebileceğinin bir formülüdür adeta:

Uluslararası işçi sınıfı hareketinin bilinçli öncüsünün, yani komünist partilerin, grupların ve eğilimlerin hemen önündeki hedef (çoğunlukla henüz uyuşuk, bilinçsiz, her günkü yaşamlarına dalmış, hareketsiz, uykuda olan) geniş yığınları bu yeni konuma getirmektir ya da daha doğrusu yalnızca partiyi değil aynı zamanda yığınları da bu yeni konuma doğru ilerlemelerinde ve geçişlerinde yönetebilmektir. Birinci tarihsel hedefe (proletaryanın bilinçli öncüsünü sovyetler iktidarından ve işçi sınıfı diktatörlüğünden yana çekmek) ulaşılması oportünizme ve sosyal şovenizme karşı tam bir ideolojik ve siyasal zafer sağlanmadan nasıl olanaklı değildiyse, ikinci hedefe, yığınları öncünün devrimde zaferini sağlamak için gerekli bu yeni konuma getirmeye, şu anın hedefine sol doktrinciliği saf dışı etmeden, bunun yanılgılarını tam olarak çürütmeden ve etkisiz hale getirmeden ulaşılamaz. (agk, sf. 107, italikler Lenin’e, boldlar bana ait).

Lenin, sözlerinin devamında “Proletaryanın öncüsünü komünizme kazanmak söz konusu olduğu sürece (ve bu söz konusu olduğu ölçüde) propaganda ön planda yer alıyordu; bütün dar görüşlü sınırlılıklarına karşın küçük grupların propagandası bile yararlı ve verimli olabiliyordu” der ama ardından bir kez daha tayin edici noktaya parmak basar:

Ama yığınların pratik eylemi söz konusu olduğu zaman ya da bir başka deyişle son ve kesin savaşımı vermek üzere milyonlarca insanın oluşturduğu orduları yetiştirmek, belirli bir toplumun bütün sınıf güçlerini mevzilendirmek söz konusu olduğu zaman yalnızca propaganda yöntemleriyle, yalnızca ‘saf’ komünizmin gerçeklerinin yinelenmesiyle hiçbir şey başarılamaz. (agk, sf. 107, italikler Lenin’e, boldlar bana ait)

Lenin’i rehber alan komünistler olarak bugün ne yapmamız gerektiği sorusunu kendimize soracak olursak, önemli bir farklılık olarak günümüzde proletaryanın öncüsünün komünizme -onun başlangıç aşaması olarak sosyalizme- kazanılması için bile salt propagandanın yeterli olmadığı bir tarihsel evrede bulunduğumuz unutulmamalı. Sosyalizm çok itibar kaybetmiş durumda çünkü. Dolayısıyla sınıfın öncü kesimlerinin kazanılması bile ‘başka şeyler’ yapmamızı gerektiriyor. “Saf komünizmin gerçeklerinin yinelenmesiyle” yetinmeyip etkileyici ‘siyaset üretme’ yükümlülüğümüz bu noktada karşımıza çıkıyor işte.

‘Siyaset’ten ne anlamalıyız

“Siyasetsizlik” eleştirisi, Türkiye solunda özellikle 2000’ler sonrasının neoliberal ortamında çok kullanılan bir suçlama haline geldi. Asıl olarak, ilkelere dayalı politika yerine an’ın ihtiyaç ve koşullarını esas alan belkemiksiz reel politik yandaşlarının Marksistlere ve radikal devrimcilere yönelttikleri beylik karalamalardan biri oldu.

Hatırlanacak olursa bu suçlamayı en çok 2010 yılındaki Anayasa referandumu sırasında “Yetmez ama Evet”çilerden, 2014 yerel seçimleri sırasında Kılıçdaroğlu CHP’sinin arkasında mevzilenmeyi öğütleyen “Tatava yapma bas geç”çi cazgırlardan ve 2023’teki Cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında tereddütsüz Kılıçdaroğlu denmesini savunanlardan duyduk.

Lenin’in “Sol” Komünizm … kitabındaki eleştirilerinin asıl hedefinin kendilerini olduğunu “unutarak” suçlunun devrimci radikalizm olduğunu savunan yasalcı parlamentarist oportünistler de ‘ince’ politika adına  belkemiksizliği öğütleyen oportünistler de “siyasetsizlik” kavramını çarpıtıp kirlettiler.

Öte yandan, verdiğimiz örneklerde değil ama başka zaman ve konularda “devrimci tutarlılık” ve “sosyalizme bağlılık” adına siyasetsizlik eleştirisini hak eden basmakalıp tutum ve yaklaşımlarla karşılaşmadığımız da söylenemez. Başka bir anlatımla, Türkiye solunda devrimci tutarlılığı genel doğru ve ilkelerin her durumda papağan gibi tekrarlamasına indirgeyen ‘düşüncesiz devrimcilik’ örnekleri az değildir. Fakat bunların eleştirisini oportünist omurgasızlığı perdeleme amacıyla kullanılan ‘siyasetsizlik’ demagojisiyle karıştırmamak gerekir. Bu iki yaklaşım, güdülen güncel amaç yönüyle olduğu kadar siyasetten ne anladıkları yönüyle de birbirlerinden çok farklıdır.

İlkesiz siyaset tarzını meşrulaştırma aracı olarak kullanılan ‘siyasetsizlik’ eleştirisi, sadece güncel politika üretimi sırasında değil stratejik düzlemde de dikkatleri toplanması gereken noktanın dışına ve uzağına çeken olumsuz bir rol oynar. O siyaseti sadece günlük sorun ve gelişmelere ilişkin taktik politikaya indirger.

Buna karşın sosyalizmi savunma ve ona yeniden çekim gücü kazandırma kapsamında yoğunlaşılması gereken ‘siyaset üretimi’ kendisini salt gündelik politika üretimi ile sınırlamaz. “İlkeli duruş” adına bu kez ona kayıtsızlığa savrulmadan gündelik politika ile stratejik politikayı birbirlerini tamamlayıp güçlendirecek diyalektik bir bütünlük ilişkisi şeklinde ele alır (Bu ilişkiyi teori-taktik bütünlüğü olarak da tanımlayabiliriz).

Önceliğimiz Ne Olmalı?

Bu bağlantı ışığında asıl konumuza dönecek olursak, sosyalizmi işçi sınıfı ve emekçi yığınlar nezdinde yeniden çekici bir alternatif haline getirmeyi amaçlayan ‘siyaset üretimi’ günümüzde öncelikli olarak -sınıfsız komünist toplumun başlangıç evresi olan- sosyalizmin ne olduğunu, daha doğrusu insanlığa nasıl bir gelecek vadettiğini yeniden tanımlamak zorunluluğuyla karşı karşıyadır. Teori ve taktik üretiminde dikkat ve enerjisini öncelikle bu noktaya yoğunlaştırmalıdır.

Çünkü ‘sosyalizm’ denildiği zaman bugün insanların aklına 1989 çöküşü ve sonrasında tanık olunan manzaralarla birleşik olarak anti-komünist ve Troçkist propagandanın Soğuk Savaş yıllarından bu yana yarattığı sosyalizm algısı gelmektedir.  Bu algının kirini etkili bir tarzda temizleyebilmek için sosyalizmin gerçekte ne olduğunun ve nasıl bir gelecek vadettiğinin zihinlerde canlanmasını sağlamak zorunludur. İkinci olarak, sosyalizmi tanınmaz hale sokmakla kalmayıp kendisini “sosyalizm” ambalajıyla pazarlamaya çalışan post modern bulamaçlarla bilimsel sosyalizm öğretisini rehber alan proletarya sosyalizmi arasındaki niteliksel farkın görülmesini sağlamak için zorunludur. Ve nihayet sosyalizmi hâlâ kapitalizmin neden olduğu korkulara hitap ederek ya da 1930’lardaki görkemli atılım yıllarının başarılarını hatırlatarak propaganda ettiğini zanneden geleneksel kavrayış ve alışkanlıkların sığlığı ve donukluğundan kurtulabilmek için de zorunludur.

Böyle bir yönelim, kapsamının genişliği ve içeriği itibarıyla herhangi bir politika üretiminin ötesine geçen teorik bir yenilenme ve atılım özelliği taşır. Daha doğrusu bunu gerektirir. Dolayısıyla onu bir ‘kopuş’ ya da ‘sıçrama’ zorunluluğu olarak da tanımlayabiliriz.

Yalnız bu kopuşun tasfiyeci bir inkâr halini almaması her şeyden önce bilimsel sosyalizm öğretisinin temel tez ve önermelerini kendisine rehber almasına bağlıdır.  Eğer bu eksenden kopulur ya da onun devrimci bütünlüğü yerine “işe yarar” görülerek seçilen parçalarıyla yetinilirse en iyimser olasılıkla sonuç ‘sosyalizmin sulandırılması’ olur.

Bu hatırlatmaların ardından kendimize şu soruyu sorarak işe başlayabiliriz: Sovyetler Birliği ve 1945 sonrası onunla aynı hatta yürüyenler olsun oralardaki revizyonist bozulma ve geriye dönüş süreçlerinin farkına vardıktan sonra uzun yıllar “Sosyalizmin ayakta kalan tek kalesi” gözüyle baktığımız Arnavutluk’ta olsun sosyalizm yıkılırken bırakalım sınıfı ve emekçi kitleleri partilerin içinde bile neden dişe dokunur tek bir direniş olmamıştır?.. Bu ülkelerin hemen hepsinde devrimleri izleyen süreçlerde tanık olunan olağanüstü özveri ve bağlılık örneklerini göz önüne getirecek olursak – ki bu bağlılık Sovyetler Birliği örneğinde Hitlerci Nazi işgaline karşı savaş sırasında 27 milyonun gözünü kırpmadan ölüme gidip diğerlerinin olağanüstü acı ve sıkıntılara göğüs germesinde somutlanmıştır- demek ki istisnasız hepsinde bir hayatiyet kaybı söz konusu. İşte bu hayatiyet kaybının nedeni nedir? Sosyalizme kaybettiği prestiji ve çekim gücünü yeniden kazandırmak derdindeysek çözümlememiz gereken ilk problem budur kanımca.

İkna Edici Ol(a)mayan Yanıtlar

Troçkizm ve II. Enternasyonal çizgisinin devamı yaklaşımlar, bu sonucu kapitalizmin dolayısıyla üretici güçlerin yeterince gelişmediği Rusya gibi geri bir ülkede sosyalizmi inşa etmeye girişen “tek ülkede sosyalizm” yönelimine ve o yönelime önderlik eden Stalin yoldaşa bağlarlar. 1917 Ekimi’nde iktidarı ele geçirmiş olan Rusya proletaryası 1926 koşullarında ne yapmalı, nasıl bir yol tutmalıydı sorusuna demagoji dışında net bir yanıtı yoktur bu kategoridekilerin. Bunlardan bazıları Ekim Devrimi’nin bile “tarihsel bir hata olduğu” görüşündedir. Onlar gerçekte ‘iradesizlik ve iktidarsızlığın teorisini’ yapmaktadırlar.2

20. yüzyıldaki sosyalizmi inşa girişimlerinin geriye dönüş ve yıkımla noktalanmasını tarihin bir periyodunun “doğal bitişi” olarak yorumlamak, andığımız İkinci Enternasyonal zihniyetinin güncel versiyonlarından biridir. Eski ve yeni TİP üyesi Sinan Dervişoğlu bu görüştedir. Ona göre, “Yaşanan çöküşü bir travma olmaktan kurtarmanın tek yolu, olayı bir ‘trajedi’ olarak algılamaya son verip sosyalizmin dünya tarihinde yaşadığı bir dönemin, insanlığa ve sosyalizme çok şeyler katmış bir periyodun doğal bitişi (abç) olarak kavramaktır.”3

SB -ve diğerlerinde- kapitalizme geri dönüşü Kruşçev’in ihanetine bağlayan anti-revizyonist tarih okumaları da açıklayıcı ve ikna edici olmaktan uzaktır. Bu yaklaşım her şeyden önce bu kadar kapsamlı ve katmanlı bir sorunu kişilere bağlayan bir idealizmle maluldür. Her şey bir yana Kruşçev bir gece ansızın gökten zembille inmiş biri değildir. Sinsi bir entrikacı olmakla birlikte çapının sınırlılığına rağmen hangi koşulların ürünü olarak parti yönetimine çöreklenip parti içinde ve sosyalist toplumda neden güçlü bir tepkiyle karşılaşmadığı sorusunun yanıtı yoktur mesela bu indirgemeci yüzeysel ‘açıklamada’.

Geriye dönüş sorunu gibi çok boyutlu kapsamlı bir konuyu kişilerin ihanetine bağlayan idealist tarih anlayışının farklı bir versiyonu sosyalizme bağlılığı SSCB’ye bağlılık olarak yorumlayan karşı cephede de karşımıza çıkar. Bunların hedefe çaktıkları günah keçisi ise tabuta son çivileri çakan Gorbaçov’dur.4

Sovyetler Birliği özgülünde sosyalizmin çöküşüne dair en enteresan görüşlerden biri de “Sovyetler fazla özgür ve fazla refah devleti olduğu için yıkıldı” tezi olsa gerek. SB tarihine ilişkin ufuk açıcı kaynakları Türkçe’ye kazandırmasıyla tanınan Ahmet Açan’ın savunduğu bir tez bu. SB’nde yaşayan bazı Türk öğrencilerle Gorbaçov’un ekonomi danışmanı Aganbegyan’ı da kendisine ‘tanık’ olarak gösteren Ahmet Açan, 2022 Temmuzu’nda yayınlanan bir makalesinde bu tezi özetle şöyle temellendiriyor: SB sosyal bir refah devletiydi. Bazı ithal ürünlerinde yaşanan sıkıntı dışında her şey bulunuyordu. Sıradan bir işçinin hobileri kapsamında sahip olabildiği fotoğraf ekipmanları, dalış takımları ya da av malzemelerine Batı’da ancak üst gelir grupları sahipti. Bankalarda insanların harcayamayacağı kadar para birikmişti. İşsizlik yoktu, temel ihtiyaçlar için harcanan para ücretlerin çok küçük bölümünü tutuyordu, çalışma koşulları çok rahat ve insaniydi. Fakat fazla refah insanları bozmuştu, tembelliğe, suistimale, çürümeye yol açmıştı. Buna bir de sosyalist kamp üyesi diğer ülkeleri “sosyalizmden uzaklaşmasınlar” diye kendi halkının mahrumiyeti pahasına besleme sorumluluğunu duymasıyla parti elitlerinin komünizme inançlarını yitirmeleri eklenince çöküş kaçınılmaz oldu.5

Öncesi de bir yana 1989’daki çöküş sürecinde tanık olduğumuz manzaraları düşününce bu tez insana “şaka gibi” geliyor. Ahmet Açan’ın bu makalesi, sosyalizmin tarihsel başarılarını savunma konusundaki samimiyetin ölçüyü/ekseni doğru yerden koymadığı taktirde yaşayabileceği savrulmanın özgün bir örneği aslında. Her şey bir yana sosyalizmi tam da kapitalizm savunucularının saldırı silahı olarak kullandıkları ‘tüketim toplumu’ ölçülerini kullanarak savunmaya çalışmak onun özüyle ve ruhuyla bağdaşmaz. İkinci olarak “Madem o kadar müreffeh ve özgür bir yaşama sahiplerdi 1989 ve sonrasında tanık olduğumuz manzaralar neyin nesiydi o zaman” sorusunu sordurur, ikna edici olmak şurada dursun alay konusu yapılır. Fakat bu fantastik ‘sosyalizm savunusu’ bizi sosyalizm konusunda yaygın biçimlerde düşülen bazı yanlışları sorgulamaya davet eder.

Doğruları tek yanlılaştırmaktan kaçınmak

Sosyalizm emekçilere elbette yoklukta ve yoksullukta eşitlik değil refah vadeden bir sistemdir. Onu bireysel çıkarların esas olması temelinde korkunç eşitsizlikler üreten kapitalist sistemden farklı kılan ayırt edici özelliklerden biri de budur. Fakat sosyalizm sadece bir ‘refah toplumu’ mudur? Ya da onu sadece toplumun temel ihtiyaçlarını karşılamakla kalmayıp refah düzeyini sürekli yükseltmeyi amaçlayan bir sistem olarak tanımlamak/buna indirgemek ne kadar doğrudur?..

Bu sorulara olumlu yanıt vermek bizi tam da SB başta olmak üzere onu model alan 20. yüzyılın sosyalizm pratiklerinin yoldan çıkmalarına zemin hazırlayan bir perspektif kaymasına ortak olmaya sürükler: Komünizmin alt/başlangıç evresi olarak sosyalizm, bu yaklaşımla, sanayileşme temelinde bir kalkınma hamlesine indirgenmiş olur. Toplumun yaşam standartlarını ve refah düzeyini yükseltmeyi (de) amaçlayan bir sistem olarak sosyalizm sadece bu amacı gerçekleştirebilmek için değil kendisini boğmak için fırsat kollayan kapitalist güçlerin saldırılarına rağmen ayakları üzerinde durabilmek için de sanayisini (daha doğrusu üretici güçlerini) geliştirmeye mecburdur elbette. Bilimsel sosyalizm öğretisinin temellerini atan tarihsel önderlerimizin birlikte kaleme aldıkları Alman İdeolojisi’nde bu mecburiyetin anlam ve önemi şöyle anlatılır:

…çünkü bu koşul olmadan kıtlık genel bir durum halini alır ve gereksinmeyle birlikte zorunlu olan için savaşım yeniden başlar ve gene kaçınılmaz olarak eski çirkefin içine düşülür. (Alman İdeolojisi, sf. 41, italikler yazarlara ait, abç).

SB’nde sosyalizmi inşa sürecinde sanayileşmeye öncelik ve ağırlık verilmesi bu bağlamda doğru bir tercihtir. Beylik sosyalizm propagandası sırasında böbürlenme konusu yapılan 1930’lu yılların başarıları ya da Hitlerci faşizmin belinin kırılması gibi sonuçlar bu tercih ve yönelimden koparılarak ele alınamazlar. Öte yandan bu yönelim -yani sanayileşme hamlesi- doğası gereği kimi istenmedik sonuçlar ve aşırılıklara da yol açmıştır. Tarımda kolektivizasyon sırasında “vur deyince öldüren” aşırılıklarla ekonominin döviz ihtiyacını karşılamak için imzalanmış anlaşmaların gereklerini yerine getirme zorunluluğu yüzünden kurak geçen 1932-1933 yılında kimi bölgelerde açlık felaketi yaşanması buna verilebilecek örneklerdir. Bundan sonraki girişimlerimiz sırasında benzerlerine meydan vermemek için bunlar elbette kulağımıza küpe olması gereken olumsuz tarihsel deneyimlerdir.

Fakat o süreçten çıkarmamız gereken asıl ders, sanayileşme zorunluluğunun ve bu alanda gerçekleştirilen olağanüstü atılımın (SB sanayileşme konusunda İngiltere’nin 200 yılda aldığı yolu 10 yılda almıştır) Parti’nin yönetici kadroları ve kitlelerde yarattığı baş dönmesinin de etkisiyle sosyalizmin kavranışında yol açtığı çarpılmalarda saklıdır. Bunların başında da sosyalizmin bir sanayileşme-kalkınma hamlesine indirgenmesiyle kapitalizmden komünizme geçiş sürecinde bir ara halka, komünizmin başlangıç aşaması olduğu perspektifinin yerini onu ‘kendinde şey’ olarak amaçlaştırma sapması gelir.

Geçmişin değerlendirilmesi sırasında genellikle gözden kaçırılan bu sapma öyle bir sapmadır ki onu, namludan bir derece kaymayla fırlayan bir merminin yol aldıkça hedefinden gitgide daha fazla uzaklaşmasına benzetebiliriz. Çünkü enternasyonalizm kavrayışının deforme olmasından parti kadrolarında bile her şeyi ‘yukardan’ bekleyen siyasete yabancılaşmaya, devletin sönümlenmesi doğrultusunda ilerlemenin yerini katılaşan bir bürokratizmin almasından sosyalizmi savunmanın gizli servis ve güvenlik organlarının işi olarak görülür olmasına kadar 1956 sonrasına zemin hazırlayan bir dizi deformasyonun temelinde bu sapma yatar.

Sözü daha fazla uzatmamak için yanıtını aradığımız soruya dönecek olursak onu bu kez belki şöyle formüle edebiliriz: Sosyalizmin birkaç kuşak sonra çekiciliğini ve hayatiyetini kaybetmesinin önüne nasıl geçilebilir? Basitleştirerek ifade etmeye çalışacak olursak, kapitalist sisteme süreklilik kazandıracak şekilde yeniden üreten temel dinamik doymak bilmez bir kâr hırsı, köşe dönücülük ve onun körüklediği vahşi rekabettir. Peki sosyalizme süreklilik kazandıracak temel dinamik nedir, daha doğrusu ne olmalıdır?

Sosyalizmi Kapitalizmden Hareketle Değil Komünizmden Gelerek Tanımlamak

… 20. yüzyılın pratiklerine baktığımız zaman, karşımıza kabaca şöyle bir manzara çıkar: Kapitalizmin ve burjuvazinin sınıf egemenliğinin vahşetini yaşamış, o insanlıkdışı sömürü düzeni ve ürettiği rejimlerin ne anlama geldiğini bizzat kendi pratiğinden bilen kuşaklarla hemen onun arkasından gelen ve ebeveynlerinin yaşadıklarıyla henüz ilk adımlarını atmakta olan sosyalizm sayesinde kendi yaşamları arasındaki farkın karşılaştırmasını yapabilecek konumda olan kuşaklar içinde sosyalist idealizm güçlü ve diridir.

Öyle ki, özellikle 1920 ve ‘30′lu yılların SB’i örneğinde tanık olduğumuz gibi açlığa, salgın hastalıklara, iç savaşa, ardından gelen karşı devrimci sabotajlara, parti içindeki oportünist dalgalanmalar ve komplolara vd. rağmen Komünist Cumartesiler gibi işçi ve emekçilerin büyük bir gönüllülük ve coşkuyla katıldıkları muazzam kitle seferberliklerine tanık olunur. Stalin karşıtı ABD’li bir solcu yazar olarak Anna Strong bile, 1930′lu yılların büyük sosyalist atılım yıllarında tanık olduğu o olağanüstü fedakarlık ve coşku örneklerini aktarırken, “gönüllü ve bilinçli sahiplenme dışında başka hiçbir kuvvet bu insanları bu kadar büyük bir özveriyle çalışmaya zorlayamaz” demek mecburiyetini duyar. Üstelik Strong bu kitabı, Stalin düşmanlığının zincirlerinden boşandığı 1956 yılında yazmıştır.

Hitlerci faşist işgale karşı direniş, bu konuda tek başına çok şey anlatan olağanüstü bir başka sahiplenme örneğidir. Nazi işgaline karşı savaşta Sovyetler Birliği halkları sosyalizmi savunmak için tam 27 milyon evladını gözünü kırpmadan toprağa vermiş ancak Moskova’nın kapılarına kadar gelen faşist sürülerini geri püskürtmekle kalmayıp inlerine kadar kovalayarak dünyanın bu beladan kurtulmasına öncülük etmiştir. Farklı uluslara mensup Sovyet işçi ve emekçileri, kadın ve erkekleri, 7′den 70′e Sovyet vatandaşları eğer sosyalizme onu ölümüne savunacak kadar bağlı olmasalardı, Stalin önderliğindeki partiye ve Sovyet yönetimine sonsuz bir güven duymasalardı bu olağanüstü direniş ve zafer nasıl gerçekleşirdi?..

Fakat yıllar ilerledikçe, arkadan gelen kuşaklarda bu idealizmin zayıflayıp silikleştiği, yerini sosyalizmin ruhuna ve amaçlarına uzak hatta onunla taban tabana zıt bireyci özlem ve yönelimlerin aldığını görürüz (…) 1989 çöküşü sırasında “en sosyalist” gördüklerimiz dahil hiçbir ülkede sosyalizmi savunmak için kayda değer tek bir direnişin dahi gösterilmemiş olması bunun çok açık ve acı bir kanıtıdır. Gerisinde uzun yıllara yayılan bir bozulma sürecinin yattığı bu yabancılaşma süreçlerinin sonunda, sosyalizmi savunmak için öne atılıp direnmek şurada dursun, bir muza ya da blucine tav olabilen, üç-beş dolar uğruna yapmadığı iş sergilemediği düşkünlük kalmayan sözde sosyalist kuşaklarla karşılaşılmıştır.

Onun için, sosyalizm adına bu tarihsel başarısızlığı doğuran nedenler cesaretle belirlenip ortaya konulmak zorundadır. Mesele, değişik ölçülerde geçerli yanlar taşımakla birlikte, “peki o nereden çıktı” ya da “neden önlenemedi” sorularına bile tam yanıt oluşturmayan genel bir ‘revizyonist ihanet’, ‘bürokratik yozlaşma’, ‘dönemin tarihsel koşulları’ vb. gibi kalıplarla geçiştirilemeyecek kadar kapsamlı ve tarihseldir.

Basitleştirerek ifade etmeye çalışacak olursak, kapitalist sistemi süreklilik kazandıracak şekilde yeniden üreten temel dinamik, doymak bilmez bir kar hırsı ve onun körüklediği vahşi rekabettir.

Peki, sosyalizme süreklilik kazandıracak temel dinamik nedir, daha doğrusu ne olmalıdır?

21. yüzyıl sosyalizminin karşı karşıya bulunduğu ve çözmek zorunda olduğu temel teorik ve pratik problemlerden biri de budur. Buna yanıt arayışı, basitleştirici yaklaşımlardan uzak durulan süreklileşmiş bir teorik (ve pratik) arayış konusu olmak zorundadır.6

Bu yanıt arayışının merkezine de komünizmin hedeflediği ‘özgürlük alemi’ rüyasını nasıl gerçekleştirebileceğimiz sorusunu koymalıyız. O toplumun insan malzemesini oluşturacak çok yönlü yeteneklere sahip bireylerin kendilerini diledikleri yönde/yönlerde özgürce geliştirebilmelerinin koşullarını nasıl yaratıp bu dinamiğe nasıl süreklilik kazandırabileceğimiz üzerine kafa yormalıyız. Bu bağlamda sosyalist toplumu oluşturan bireylerin sadece yaşamları üzerinde söz sahibi olmaya yani siyasete ve ülke yönetimine değil katlanılması zorunlu bir angarya olmaktan çıkarılıp zevk haline getirilmesi gereken toplumsal üretim faaliyetine de yabancılaşmalarına meydan vermeyecek bir sosyalist inşanın nasıl mümkün olacağına yoğunlaşmalıyız. Konuyu bu yaklaşım temelinde ele almayı sürdüreceğiz.

(1) Lenin, “Sol” Komünizm, Bir Çocukluk Hastalığı, Sol Yayınları, Yedinci Baskı, sf. 106

(2) H. Selim Açan, Bilince Dönüşen Zorunluluk/Tek Ülkede Sosyalizm Yönelimi, Sel Yayıncılık, Ekim 2021 İstanbul

(3) Aktaran Candan Badem, https://yurtsever.org.tr/2025/sinan-dervisoglunun-sovyet-deneyi-ve-yarinin-sosyalizmi-kitabi-uzerine-553635/

(4) Sovyetler Birliği tarihi konusunda dikkate değer araştırmaları ve çevirileri olan tarihçi Candan Badem bu örneklerden biridir. Candan Badem, “Bence Sovyet deneyimini anlamak için en uygun durumda olanlar solda Sovyetik gelenekten gelmekle birlikte geleneğe eleştirel bakabilen bilimsel sosyalistlerdir. Açıkçası ben Maocu veya Enver Hocacı veya Troçkist veya Yeni Sol gibi geleneklerden gelenlerin SSCB üzerine anlamlı bir analizlerini görmedim. Bunların ‘biz demiştik’ türünden küflü tezleri kendi taraftarlarına bile yeterli gelmiyor” iddiasındadır ama yaşanan yıkımı o da getirip sonuçta Gorbaçov’a bağlamaktadır: “Gorbaçov yerine yetenekli ve kararlı bir önder gelseydi SSCB kendini toparlayabilirdi.” demenin herşeyi Kruşçev’in ihaneti ile açıkladığını zanneden “küflü tez”den ne farkı vardır? (agm)

(5) Ahmet Açan, Sovyetler’de Özgürlük (3) – Sovyetler Refah Devleti Olduğu İçin Dağıldı, https://gorus21.com/sovyetlerde-ozgurluk-3-sovyetler-refah-devleti-oldugu-icin-dagildi/

(6) H. Selim Açan, Sosyalizm Fil midir, Şubat Basım Yayın, Nisan 2018 İstanbul, sf. 95-98