Pazar, 28 Haziran 2026

Merkezileşen Sembol, Dağılan Mücadele: Ankara’da 1 Mayıs



Ankara’da Kızılay Meydanı haricinde kavgasız, gerilimsiz, karşılaşmasız geçen bir 1 Mayıs yalnızca bir eksiklik değil açık bir geri çekiliştir, bir kayıptır. Dahası, bu durum devrimci tarihle kurulan bağın zayıflaması, hatta ondan kopuş anlamına gelmektedir


Cevahir Sonay

1 Mayıs Birlik, Dayanışma ve Mücadele Günü, yalnızca emekçilerin bayramı ya da sembolik bir anma günü değildir. 1 Mayıs, işçi sınıfının sömürüye, yoksulluğa, güvencesizliğe ve sermaye düzeninin sistematik saldırılarına karşı ayağa kalktığı; üretimden gelen gücünü ve tarihsel öfkesini ortaya koyduğu bir kavga günüdür. Bu karakter, 1 Mayıs’ı herhangi bir kutlama gününden ayıran temel gerçekliktir.

Türkiye Devrimci Hareketi’nin tarihsel pratiği içinde Ankara bu mücadelenin en kritik merkezlerinden biri olmuştur. Ancak bugünün somut tablosu Ankara’da 1 Mayıs’ın sistematik biçimde kavgasızlaştırıldığını, çatışma dinamiklerinden arındırıldığını ve politik yoğunluğunun daraltıldığını göstermektedir. Tandoğan Meydanı’na sıkıştırılmış kitleler ve baştan sona kontrol edilen yürüyüş düzeni, 1 Mayıs’ın tarihsel sertliğiyle açık bir çelişki içindedir. Bu tablo, yalnızca sermaye devletinin müdahalesiyle değil aynı zamanda konfederasyonlar ve sarı sendikalar, kolluk ve bürokratik ilişki sarmalına sıkışarak sınıfa karşı sorumluluklarını tasfiye etmiş, burjuva düzenle kurdukları uzlaşmacı ilişkilerle açık bir teslimiyet hattına yerleşmiştir. Kaypak tutumlarıyla bu çürümeyi derinleştirerek 1 Mayıs’ın içini boşaltmıştır. Bu durum yalnızca biçimsel bir değişim değil doğrudan içeriğin boşaltılmasıdır.

Ankara özelinde en somut kırılma noktası, Kızılay hattının 1 Mayıs pratiğinden fiilen çıkarılmış olmasıdır. Kızılay, geçmişte yalnızca bir toplanma alanı değil devletle, sermayeyle ve kentsel yaşamın merkezleriyle doğrudan karşı karşıya gelinen bir mücadele hattıydı. Bugün bu hattın terk edilmesi, açık bir geri çekilme anlamına gelmektedir. 1 Mayıs’ın Tandoğan Meydanı’na sıkışması yalnızca mekânsal bir daralma değil aynı zamanda politik karşılaşma imkânlarının bilinçli biçimde sınırlandırılmasıdır.

Ankara’nın tarihsel rolüyle karşılaştırıldığında bugünkü durum çok daha çıplak ve çarpıcı biçimde görünmektedir. Deniz’den Mahir’e uzanan, Ulucanlar’dan F Tipi ve Kuyu Tipi hapishanelere taşınan devrimci birikim içinde Ankara yalnızca bir başkent değil doğrudan çatışmanın, kitlesel karşılaşmanın ve politik yoğunlaşmanın üretildiği bir merkezdi. Bu tarih, bedel ödenerek, direnişle ve açık karşı karşıya gelişlerle yazıldı. Bugünkü tablo ise bunun tam tersini işaret etmektedir: Daha kontrollü, daha öngörülebilir, sınırları önceden çizilmiş ve içeriği boşaltılmış bir 1 Mayıs pratiği.

Bu devrimci hat, içeride ve dışarıda “hücreleri parçala” sloganlarıyla örülmüş, teslimiyeti reddeden bir mücadele çizgisiydi. Ancak bugün, AKP faşizmiyle birlikte yalnızca hapishaneler değil 1 Mayıs alanları da hücreleştirilmiş, parçalanmış ve denetim altına alınmıştır. Alanlar bölünmüş, irade dağıtılmış ve karşılaşma zayıflatılmıştır. Oysa bu kuşatma ancak yine bu devrimci hat üzerinden yarılabilir, hapsedilen alanlar ancak bu sloganlarla ve bu kararlılıkla yeniden kazanılabilir.

Ankara’da Kızılay Meydanı haricinde kavgasız, gerilimsiz, karşılaşmasız geçen bir 1 Mayıs yalnızca bir eksiklik değil açık bir geri çekiliştir, bir kayıptır. Dahası, bu durum devrimci tarihle kurulan bağın zayıflaması, hatta ondan kopuş anlamına gelmektedir. Bu nedenle mesele yalnızca bir alan meselesi değil doğrudan doğruya tarihsel bir hatta sahip çıkma meselesidir.

Bu yerel daralma, ülke genelindeki daha geniş bir eğilimle de bağlantılıdır. 1 Mayıs’ın fiilen Taksim merkezli dar bir hatta indirgenmesi, diğer kentlerdeki mücadele dinamiklerini zayıflatan bir etki yaratmaktadır. Taksim’in tarihsel anlamı tartışmasız olsa da Taksim’de yasakların kırılması işçi sınıfının saflaşmasını ve militanlaşmasını güçlendiren önemli bir kazanımdır. Ancak bu durum aynı zamanda bir “Taksim hegemonyası” da üretmektedir. Mücadelenin ağırlık merkezinin buraya kayması, diğer şehirlerdeki yasakları ve daraltılmış meydanları görünmez kılmakta, Kızılay gibi alanlardaki geri çekilişleri örtmektedir. 1 Mayıs’ın yalnızca buraya yoğunlaşması, işçi sınıfının ülke sathına yayılmış öfke, kin ve bilincinin tek bir mekâna hapsedilmesi anlamına gelmektedir.

Türkiye Devrimci Hareketi açısından bu durum, mücadele perspektifinin İstanbul merkezli bir hatta sıkışmasına ve umudun tek bir kente bağlanmasına yol açmaktadır. Oysa Ankara gibi tarihsel olarak güçlü mücadele birikimine sahip kentlerde militanlaşmanın ve saflaşmanın zayıflaması bu tek merkezli yaklaşımın doğrudan bir sonucudur. Ankara’nın giderek mücadele haritasının dışına itilmesi, ülke çapında devrimci dinamiklerin dengeli ve yaygın gelişimini de sekteye uğratmaktadır. Bu nedenle sorun yalnızca Taksim’de kazanım elde etmek değil bu kazanımın diğer kentlerdeki mücadeleyi gölgeleyen bir merkezileşmeye dönüşmesini engellemektir.

Diğer yandan Türkiye’de emek rejiminin giderek sertleştiği, güvencesizliğin arttığı, ücretlerin baskılandığı ve çalışma koşullarının ağırlaştığı bir gerçeklik söz konusudur. Böyle bir tabloda 1 Mayıs alanlarının düşük gerilimli, kontrollü ve sınırlandırılmış biçimde gerçekleşmesi, emek ile meydan arasındaki doğrudan bağın zayıfladığını göstermektedir. Bu yalnızca teorik bir çıkarım değil, sokaktaki somut pratiğin ortaya koyduğu bir durumdur.

İşçi sınıfının kini kendiliğinden saflaşmaz. Bu kin ancak doğrudan karşılaşmalarla, risk içeren mücadele deneyimleriyle ve kolektif eylem pratikleriyle politik bir hatta oturur. Ankara’da Kızılay’ın boşaltıldığı, 1 Mayıs’ın Tandoğan’a sıkıştırıldığı ve tüm sürecin kontrol altına alındığı bir tabloda ise bu dönüşümün gerçekleşmesi mümkün değildir. Bu pratik, sınıfın öfkesini keskinleştirmek yerine soğuran ve dağıtan bir işleve sahiptir.

Bugün Ankara’da ortaya çıkan 1 Mayıs pratiği, işçi sınıfının kinini saflaştıracak, militanlaşmayı besleyecek ve politik olarak netleşmiş bir bilinç yaratacak bir zemin üretmemektedir. Aksine, mücadeleyi kontrollü ve sınırlı bir çerçeveye hapsederek 1 Mayıs’ın tarihsel “kavga günü” karakterini aşındırmaktadır.