Alınteri ve Köz olarak düzenlediğimiz 2026 Hasan Coşkun Panellerinin teması “NATO ve Türkiye’de Antiemperyalist Gelenek” oldu. 28 Haziran’da İnşaat-İş Sendikasının lokalinde gerçekleştirilen panelde Alınteri, Köz ve Yeni Dünya İçin Çağrı panelist olarak söz aldı.
Hasan Coşkun’un ve onun döneminde kavgaya atılan sayısız devrimcinin mücadelesini Türkiye’de antiemperyalist gelenekte önemli bir dönüm noktası olan 71-72 kopuşu ile ilişkilendiren açılış konuşmasının ardından devrim mücadelesinde ölümsüzleşenler için saygı duruşu yapıldı.
İlk turda söz alan Köz konuşmacısı şunları ifade etti:
Antiemperyalizm devrim sorunu olduğu için devrimci olmadan antiemperyalist olmak mümkün değildir. Komünist olmak proletaryanın ulusal değil uluslararası çıkarlarını savunmaktır, bu da her yerde antiemperyalist mücadeleyi koordineli bir şekilde yapmayı şart koşar. Bu yüzden tutarlı bir antiemperyalist mücadele de ancak komünist bir hareket tarafından yürütülebilir.

Türkiye’de antiemperyalist geleneğin iki doğumu vardır. Birincisi Suphi TKP’siyle başlamış, işçi-köylü şuralarının iktidarı mücadelesiyle antiemperyalist mücadeleyi birbirine kopmaz şekilde bağlamış ancak kısa sürmüştür. TKP’nin tasfiyesiyle burjuva diktatörlüklerinin mevzi olabileceği fikri sola hakim oldu, antiemperyalizm Türk ulus devletini savunmaya dönüştü. Bu savrulma antiemperyalist geleneğin kırılma noktasıydı. İkinci doğuşu işe 71-72 kopuşuyla gerçekleşmiştir. THKP, THKO, TKP-ML’nin kuruluşuyla olmuştur. Emperyalizme karşı mücadelenin ancak iktidar mücadelesiyle ve buna uygun savaş örgütlerinin kurulmasıyla başlayacağı anlayışı burada yeniden doğdu. Bugün hala bu miras yaşıyor. Ancak aynı zamanda 71-72 kopuşunun koptuğu reformist çizgiye yere bizi götürmeye çalışan güçlü bir çekim merkezi var. Bu çekime karşı durmak için 71-72 kopuşu geleneğine sahip çıkmalıyız.
NATO emperyalist, karşıdevrimci, antikomünist bir ittifaktır. Emperyalist güç kavramını emperyalistler arası çelişkilerin yok sayarak tarif edersek NATO’ya ya da ABD’ye karşı olan herkes devrimci olur. Daha sonra karşıdevrimci burjuva örgütlenmeler, devletler, emperyalizme karşı mevzi olarak görülür. “NATO’ya karşı dünya halkları”, “ABD’ye karşı küresel Güney” ve benzeri kavramlar bu anlayışın sonucudur. Bunun örneklerini yakın zamanda İran’da ve Filistin’de gördük.
Bu yaklaşıma karşı mücadele etmemiz gerekir. NATO’nun içindeki emperyalist güçlerin çatışmalarını, zayıflıklarını, kırılganlıklarını göstermek, Türkiye’nin NATO içinde oynamaya çalıştığı rolü anlatmak bu mücadelenin bir boyutudur. Ancak NATO’ya karşı mücadele sadece sözel ve propagandif olarak yapılamaz. Türkiye’de antiemperyalist geleneği sahiplenenler yani 71-72 kopuşunu izleyenler olarak bizim o kopuşun politik eylemine ve hedefine sahip çıkmamız gerekir.
NATO’ya karşı mücadele “asıl düşman kendi yurdunda” çizgisinde mücadele ederek olur. Türkiye’nin NATO’dan çıkması basınçla olamaz, çünkü Türkiye NATO’dan çıkamaz. Türkiye’nin NATO’dan çıkması devrim sorunudur. Sadece devlete karşı değil bu devletin işini yürüten hükümete karşı mücadeleyle, demokrasi savaşının iktidar sorunu olduğu bilinciyle NATO’ya karşı çıkabiliriz. Emekçiler arasında bu siyaseti yaptığımızda biz bu geleneğin ruhuna uygun şekilde hareket etmiş oluruz. Bu yüzden devrimcilerin ortak bir güçbirliği yapması gerekir.
Yeni Dünya İçin Çağrı konuşmacısı şunları aktardı:
Dünya genelinde emperyalist güçler arasında yeniden paylaşım kavgası yaşanmaktadır. Bugün tüm güncel savaşlar bir dünya savaşının ön hazırlıkları ve mevzi kazanma çabasıdır.
Üçüncü dünya savaşında çatışacak iki temel aktör askeri olarak hazır olmayan ama ekonomik etki alanlarıyla güçlenen Çin ve gerilemesine rağmen egemenliğini korumak için saldırganlaşan, askeri gücü yüksek ABD olacak. Yaklaşan savaş proleter devrimler yoluyla durdurulmaz ya da tüm dünyada bir barış hareketi olmazsa ertelenemez, kaçınılamazdır.
NATO içinde de emperyalistler arası çelişkiler sertleşmektedir. En saldırgan güç olan ABD emperyalizmi gelişmeleri belirlemektedir. Bugün çelişkiyi belirleyen hukuka ve değerlere dayalı bir emperyalizm ile güce dayalı emperyalizm arasında bir kavga. Ama bunlar arasındaki tek fark ilkinin emperyalist işgal ve şiddeti demokrasi, insan hakları gibi bir makyajla kapatabilmesidir.
Ancak NATO’nun iç çelişkileri olması NATO’nun dağılacağı anlamına gelmez. ABD ve AB emperyalizminin de Türkiye’nin de NATO’ya ihtiyacı vardır. NATO kuruluşundan beri emperyalist savaş aygıtıdır. Türkiye, NATO’ya girdiği zamankiyle aynı durumda değildir. 2010’ların ortasından itibaren Türk burjuvazisinin hedefi emperyalist olmaktır. Türkiye gibi bir dizi ülke emperyalistler arası çelişkili tabloda denge siyaseti izlemektedir.
1920’lerden itibaren Türkiye’de antiemperyalist gelenek vardır demek mümkün değildir. Birincisi, emperyalizm kapitalizmin tekelci aşamasıysa emperyalizme karşı mücadele aynı zamanda kapitalizme karşı mücadeledir. antiemperyalizm anti-kapitalizm demektir. İkincisi, antiemperyalist mücadeleyle devlete karşı mücadele bir bütündür. “Asıl düşman kendi yurdunda” demeden emperyalizme karşı mücadele edilemez. Üçüncüsü, antiemperyalist mücadele sadece ABD emperyalizmine karşı mücadele demek değildir. Dördüncüsü, antiemperyalist mücadele sadece hükumeti devirme mücadelesi değil, devleti yıkma mücadelesidir.
Dünyadaki 68 hareketinin bu coğrafyaya üniversite gençliğinin başını çektiği bir hareket olarak yansıdı. 6. Filo eylemleri bunun bir örneğiydi. Çıkış noktasında antiemperyalist bir tutum vardır. 71-72 kopuşunun da çıkış noktası antiemperyalist tutumdur. Ancak bu hareketlerin gelişmesine baktığımızda bu kopuş sürdürülememiştir. İran savaşına dair ABD emperyalizmine darbe vurduğu söylenerek İran devletini destekleyen veya tam tersini yapan hakim bir tutum vardır. Komünistlerin gerçek bir antiemperyalist tutumun mücadelesini vermesi gerekmektedir. Bileşeni olduğumuz NATO ve Emperyalist Savaş Karşıtı Birlik’e de bu tutumu aktarmak gerekir.
İlk tutun son sözünü alan Alınteri konuşmasında şunları ön plana çıkardı:
Türkiye’de antiemperyalist geleneğin 1920’lerden itibaren kimi lekelerle de olsa doğduğuna katlıyoruz. Ancak bu çizgi kesintiye uğradı, 1920-1960 arasında tutarlı bir antiemperyalist mücadele çizgisi gelişememiştir. Ya emperyalizm dışsal bir olgu olarak görülerek ya da emperyalizme ilericilik atfedilerek sürdürülmüştür. Anti emperyalist mücadeleye dair 71-72’yi ise bir süreklilik değil, kopuş olarak görmek gerekir; devrimci bir antiemperyalizmin yeniden doğuşu olarak okumak gerekir.
Lenin emperyalizmi nicel değil nitel bir kopuş olarak, sanayi sermayesi ile finans sermayesinin iç içe geçmesiyle tanımlar. “Emperyalizm siyasi gericiliktir” der. Kautsky ile polemiğinde onu ekonomi ve siyaseti ayırmakla eleştirir. Bugün hakim olan bu Kautskici yaklaşım gericiliği, saldırganlığı emperyalizmin ayrılmaz bir yönü olarak değil, tercihi olarak ele aldığından dolayı kimi emperyalistleri ilerici/barışçıl oldukları gerekçesiyle desteklemenin önünü açar.
Neoliberal düzen solda emperyalizm ve antiemperyalist mücadele anlayışlarını da aşındırdı. Uzun yıllar AB, Türkiye’nin AB üyeliği demokratik bir adres, bir demokratikleşme adımı olarak görüldü. Çarpıklığın diğer yanı da emperyalizmin bir dünya sistemi olarak anlaşılmamasıydı. Bu sistemde Türkiye’nin de yeri olduğu ve emperyalist ihtiyaçları temel alarak hareket ettiği unutuldu. Misak-ı milli antiemperyalist bir kavram haine geldi, ulusalcılık buradan beslendi.
Kürt ulusunun kendi kaderini tayin etme hakkı savunusu antiemperyalist mücadele için de bir turnusoldür. Bu turnusol emperyalistler arası paylaşım kavgası kızıştıkça daha ciddi bir ayrışmaya zemin hazırlıyor.
Lenin emperyalizme dair bu çarpık anlayıştan kopmalıyız diye net bir şekilde ifade etmiştir. Bugün dünyanın yeniden paylaşımının söz konusu olduğu, emperyalizmin yapısal krizinin dünya genelinde savaş dışında aşılmasının mümkün olmadığı bir süreçte bizim de bu topraklarda daha tutarlı bir antiemperyalist mücadele yaklaşımını siyasi olarak hem kurucu anlamda var etmeli hem de emekçiler içinde propaganda yaparak bilince dönüşmesini dert etmemiz kaçınılmaz ve acil bir ihtiyaç hale gelmektedir. Komünist propaganda ve siyasetin temel bileşenlerinden biri böyle bir antiemperyalist bilincin geliştirilmesidir. Kitleler içinde siyasi odaklar tarafından çarpıtılmış bir emperyalizm yaklaşımın yansımalarını sık sık görmekteyiz. Lenin’in o dönemde tarif ettiği komünist, devrimci kopuş bugün kaçınılmaz hale gelmiştir.

Soru ve görüş bölümünde Sosyalist Birlik’ten bir katılımcı emperyalizmin içsel ve dışsal niteliğinin bir diyalektik bütünlük içinde kavranabileceğine, dışarıdan gelen baskılarla içerideki sömürünün birbirini tamamladığı yönünde görüşlerini paylaştı. Antiemperyalist olmadan antikapitalist olunamaz saptamasını da yanlış bulduğunu, emperyalizmin çok çeşitli güçleri karşısına aldığını, dünyada emperyalizme karşı mücadele eden sosyalist ülkeler olduğunu söyledi.
Yeni Dünya İçin Çağrı’dan bir katılımcı ise Türkiye’de Kürdistan’ın işgalini dile getirmeyen sol akımları sosyal şovenizmle eleştirdi. Bu şekilde antiemperyalist bir mücadele yürütmenin mümkün olmadığını anlattı.
Bir katılımcı 71-72 kopuşunu saymazsak Türkiye’de antiemperyalist geleneğin olamayacağını, antiemperyalist mücadele ilke olarak kabul edilecekse 71-2 kopuşunun sahiplenilmesi gerektiğinin altını çizdi.
Konuşmacılara gelen sorular şöyleydi:
- Faşizmin yükselmesi tespitini nasıl somutluyorsunuz? Bir enternasyonal olmadan antiemperyalist mücadele verilebilir mi?
- antiemperyalist mücadelenin komünizm ve devrim mücadelesinden ayrılmayacağı vurgulandı. Bugün gerçek bir antiemperyalist mücadelenin yerine getirilmesi için ne türden bir birlik kurulmalı?
- Ulusal sorun antiemperyalist mücadele ekseninde nasıl okunmalı?
- Türkiye’nin saldırgan dış politikası antiemperyalist mücadelenin içte yürütülmesi gerektiğini göstermez mi? Bu politikalar hakkında konuşabilir misiniz?
- Denizlerin, İbrahimlerin 68’de başlattığı antiemperyalist mücadeleyi anti-kapitalist mücadele olarak görüyor muyuz? Suphilerin mücadelesini anti-kapitalist olarak görüyor muyuz?
- 68 hareketinde Kürdistan sorununa dair görüşler var mıdır, bunun antiemperyalist mücadeleyle ilişkisi var mıdır?
- antiemperyalist mücadelenin propagandayla sınırlı olmadan emekçiler arası faaliyetin konusu olması gerektiği vurgulandı, bu nasıl somutlanabilir?
- Türkiye’nin emperyalist olup olmadığına dair bir tartışma var. Türkiye’nin emperyalist olup olmadığına dair bir tespit yapmamız emperyalizme karşı mücadelemizde ne değiştirir?
- Emperyalizmin karşısına aldığı pek çok farklı kesim varken bunların emperyalistlere karşı mücadelede başarıya ulaşmayacak olmasının sebeplerini açabilir misiniz?
- Rojava ABD’den yardım aldığı için eleştirildi. ABD emperyalizmiyle kurulan ilişkiler antiemperyalizm konusunda belirleyici midir?
İkinci turda ilk sözü Yeni Dünya İçin Çağrı aldı:
“Bugünkü koşullarda komünist bir enternasyonal kurmanın koşulları yoktur. Bunu kurmak için bir dizi ülkede komünist partilerin veya bu partilerin inşa aşamasında olması gerekir. Emperyalizm dünya sistemiyse emperyalizme karşı mücadelenin de enternasyonal olması gerekir ama bunun biçimi somut şartlara bağlıdır. Birbirine siyasi-ideolojik olarak yakın olanların platform içinde yan yana gelmeleri ve yeni bir uluslararası platform oluşturmak için kendi aralarında tartışmaları gerekir. Bir enternasyonal olmadan da antiemperyalizm mümkün, bugünkü tartışmamız da bunun bir örneği. Ama bir dünya komünist partisi olsaydı bugün tüm konuşmacıların değindiği kafa karışıklıkları ortadan kalkardı, komünist tutum net biçimde ortaya çıkardı.
Bugün Siyasi-ideolojik olarak birbirine yakın olan, birbirini komünist olarak gören siyasetlerin bir tartışma süreci yaşayarak birleşmeleri gerekir. Bu olmuyorsa asgari müştereklerde birleşip ajitasyon propaganda özgürlüğü tanıyan eylem birlikleri yapmalıyız.
Dünya halkları ve işçileri Rojava’yı destekleyecek güçte olmadığı için YPG’nin ABD emperyalizminin desteğini kabul etmesi taktiksel bir zorunluluktu. Elbette ABD oraya kendi çıkarları için destek verdi ve bu çıkarlar değiştikçe Rojava’dan beklendi de değişti. Arap şehirlerine girilmesi bunun bir örneğidir. Emperyalistlerden destek alanların tehlikelerinin bilincinde hareket etmesi gerekir.
Antikapitalist olmadan antiemperyalizm olmaz. Antiemperyalizm devleti yıkma mücadelesidir. Sadece ABD karşıtlığı değildir. ABD karşısındaki güçleri sosyalist olarak görürsek onları haklı zannederiz. Sosyalist olarak adlandırılan hiçbir ülkede üretim araçlarının özel mülkiyeti kaldırılmamıştır. Tam tersine bu ülkeler diğer emperyalist güçlerle kapışmaktadır.
71-72 kopuşunu gerçekleştirenler arasında ilkesel ciddi farklılıklar vardır ancak hepsinin çıkış noktası antikapitalist mücadeledir. TKP komünist hedefini ortaya koymuştur, bu hedefe gitmek için komünist partisinin gerekli olduğunu somutlayan TKP’nin kuruluşu bir bayraktır. Sahiplenilmesi gerekir ama programatik olarak eleştirdiğimiz şeyler de vardır. Örneğin 1920 programındaki şuralar cumhuriyeti sosyalist devrimin hedefiydi, Türkiye’nin o dönemki somut gerçekliğine uygun değildi.
2013-14’ten itibaren Türk burjuvazisi sadece Ortadoğu’da değil dünyada emperyalist olma hedefini koydu. Türkiye emperyalistleşme sürecindedir ama hala bağımlı, kapitalist bir ülkedir. Türkiye’nin emperyalist olup olmaması komünistlerin görevleri açısından bir şey değiştirmez. Ancak devrim aşamalarını ve stratejilerini değiştirebilir. Türkiye’yi emperyalist olarak tarif etmek, işçi sınıfı önderliğinde sosyalizmin önünü açacak demokratik halk devrimini savunumuzu değiştirebilirdi.
Koşullar ne olursa olsun, devrimcilerin ve komünistlerin birbirleriyle çalışmada gözetecekleri şeyler grupçuluk ve rekabetten uzak geniş ortaklıklar kurabilmektir. Çağrı olarak biz buna hazırız, önümüzdeki dönemde de yapmaya çalışacağız.”
Soruları yanıtlamak için söz alan Alınteri konuşmacısı şunları aktardı:,
“Emperyalist dünya sisteminde emperyalist ülkeler var, bir dışsallık elbette söz konusu. Bu bütünlükte ele alındığında emperyalist hiyerarşi içinde devletlerin bağımlılık düzeyleri farklı olsa da bu sistemin bir içerilmiş parçaları olduğunu görürüz. Bağımlı devletlerin hepsi kapitalist özüyle beraber bu sistemin organik parçasıdır. Emperyalizme karşı mücadele onun bütün yayılma biçimlerine, sömürü ve zorbalık araçlarına karşı bütünlüklü mücadeleyi gerektirir. İçsel ve dışsal oldu diyalektik bir bütünlük oluşturur. Türkiye ise emperyalist zincir içerisinde önemli bir yer tutmaktadır. Türkiye’deki tekelci burjuvazi ve sistemine karşı mücadele emperyalizme karşı mücadeleyi içerir. Zincirin halkasının koparılması mücadelesidir, asıl düşman kendi yurdunda çizgisi de Lenin’in zayıf halka teorisi de bu şekilde anlam kazanır.
Lenin’in emperyalizm teorisini Kautsky’den ayıran, devrimci özünü oluşturan temel nokta devrimci ulusal kurtuluş mücadelesini desteklemesidir. Emek sermaye çelişkisi sınırlarında ele almayıp emperyalizme karşı tüm direniş ve mücadele dinamiklerini, özellikle ezilen ulusların özgürlük mücadelelerin desteklemesidir. Ama bunun koşulları vardır: emperyalizme karşı olma, ayrılıp kendi devletini kurma hakkını hayata geçirme dinamiklerinin hepsini devrim dinamiği olarak görür. Emperyalist kapitalizmin geriletilmesinde bu dinamiklerin emperyalizme karşı duruşlarını göze alarak desteklenmesinin devrimci bir görev olduğunu söyler. Lenin’in ulusal kurtuluş mücadeleleri, devrimin ittifakları yaklaşımıyla ABD emperyalizminin İran, Irak, Suriye’deki saldırılarına karşı bu devletleri savunmak zıttır. İşgale karşı tutum almak doğru olsa da kimin destekleneceği daha hassas ele alınması gereken bir konudur. Emperyalistler arası paylaşım kavgasının olduğu böyle bir dönemde antiemperyalizmin tutarlı bir eksene oturması bu doğrultuda siyasi bir tutum almakla mümkündür.
Tek kutbun olmadığı dünyada ABD’ye karşı olsa dahi başka bir kutbun, Rusya ve Çin’in yanında hareket eden, burjuvazinin denetiminde olan devletlerin antiemperyalist bir niteliğe sahip olması mümkün değildir. Yine İran bunun bir örneğini oluşturur. Bu devletler Kürdistan, Filistin ile aynı kefeye koyulamaz. Herhangi bir burjuva devletteki milliyetçilik ya da milliyetçi ittifaklar antiemperyalist mücadelenin parçası olamaz.
Kürdistan ve Filistin sorunu çözülmeden Ortadoğu’ya barış gelmez. Bunun için ise devrimci örgütlenmeler gerekir. En büyük eksiğimiz budur. Rojava’nın ABD’den destek almasını da buradan değerlendirmeliyiz. Onlara destek verebilecek devrimci hatta demokrat hareketler dahi olmadığı için ABD’den taktik bir tutum olarak destek aldılar. Sonunda tutarlı bir antiemperyalizm hattı izlenemedi. Ama her şeyden önce biz onların emperyalizm ile ilişki kurmaması için ne yapmalıydık sorusunu sormalıyız.
Antiemperyalist mücadelenin özündeki antikapitalizmi ele almadığımızda ve açık işgal, darbelerle sınırlandırdığımızda anayurdu savunmacılık öne çıkar. Asıl düşman kendi yurdunda şiarını kapsayan Lenin’in yaklaşımı antikapitalist bir antiemperyalizmi zorunlu kılar.”
Panelin son sözünü Köz konuşmacısı aldı:“Türkiye’nin emperyalist niteliğine dair tartışmalar faşist niteliğine dair tartışmalara benzer. Türkiye’nin emperyalist olmaması onu temize çekmez, Türkiye’nin ilhakçı eğilimleri emperyalist niteliğiyle ilgili değil karşı devrimci bir ilhak hareketiyle kurulan bir cumhuriyet olması ile ilgilidir.
Lenin’in emperyalizm teorisi taksonomik değil siyasi bir ihtiyaçtan doğmuştur. Dünyada yeniden paylaşım kavgasında belirleyici plan ve role sahip olan devletler emperyalist olarak tarif edilmiştir. Emperyalist sınıflandırması burada önem kazanır, dünyanın herhangi bir yerinde olup biteni anlamak için, emperyalistlerin planlarıyla ilişkisini anlamak gerekir. Türkiye’nin ya da başka bir devletin ihtirasları belirleyici değildir.
“Dünyadaki savaş ve gerilim artacak” demek genel ve doğrudur. Ancak leninistiz diyorsak somut koşulları somut tahlil etmeliyiz. Bugün yeniden bölüşüm bir ihtiyaç olsa da bunu yapmaya çalışan yok.
Paylaşım savaşı çıktığında emperyalistlerin böldüğü yerler de yine ulus devletler olmamaktadır, ulusal hareketleri bölmektedirler. Birleşik Kürdistan ve Filistin’i savunmak antiemperyalisttir çünkü Ortadoğu’da ABD’nin ulus devletleri koruma yönünde planıyla taban tabana zıttır. SSCB’nin Ribbentrop anlaşmasına bakarak antiemperyalizmini tayin etmiyorsak Rojava’daki hareketi de Amerika ile anlaşmalarına bakarak değerlendirmek yanlıştır. Suriye devletinin karşısında olan bir plan Amerikan emperyalizminin karşısında olurdu. Türkiye’de ulusların kendi kaderini tayin hakkı mücadelesini desteklemek antiemperyalizmdir.
Komüntern’in ulusal devrimci hareketleri desteklemeye yönelik baştaki tutumu nettir. Bu statüko içinde herhangi bir burjuva ulusal devlet antiemperyalist olamaz. Sonrasında bu taktik değiştirilerek ulusal devletler mevzi olarak görülmeye başlanmıştır; kurtuluş savaşları ulusal kurtuluş savaşları statüsü kazanmıştır.
71-72 kopuşunun önemi tam da buradadır. “Emperyalizme karşı mücadele iktidar sorunudur. Devletin aygıtları, parlamento ya da darbe, ile yapılmaz. Biz bizzat bunu yapacağız.” diyen bir ortak payda ani emperyalist mücadele için bit dönüm noktasıdır. Dünyanın diğer yerlerinden farklı olarak Kürdistan dinamiğiyle de bağlantılı olarak bu topraklarda 71-72 bitmedi ve bu maddi gerçeklik bizim için bir umut kaynağıdır.
Komünist Enternasyonal’in kuruluşu ideolojik programatik sorunlarda benzerlikten değil, savaşa karşı politik tutumla olmuştur. Bugünkü ihtiyacımız da budur. Eylem birliğinin ötesine geçen bir güç, merkez, odak olmamız gerekir. Devrimciler olarak kararlı ve güçlü şekilde sahneye çıkmalıyız. İdeolojik ayrımları da önemsizleştirmeden, ama önce eylem vardı diyerek emekçilerin arasında faaliyet yürüttüğümüzde kökümüze sahip çıkmış oluruz. O zaman devrimci parti de komünist enternasyonal kurulması da temenni ve uzun vadeli plandan çıkar, somut politik sorun haline gelir.”
Panelimizin ardından da katılanlar arasında siyasi sohbetler ve tartışmalar devam etti. Hem antiemperyalizm geleneğinin tarihsel bir olgu olarak değil güncel bir ihtiyaç olarak ele alınması açısından hem de bu geleneğin açıkça devam ettirilmesi gerektiğini düşünen, asıl düşman kendi yurdunda şiarını benimseyen panelistlerin bir araya gelmesi ve ortak hareket etmenin önemini vurgulamaları açısından bizler için umut verici bir panel oldu.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!