Çarşamba, 1 Temmuz 2026

İnternet Onlarınsa, Sokaklar Bizimdir



Neoliberalizmin “internetin özgürlükçü yapısı”na dair söylemi birkaç yıldır tersine dönmeye başladı. Zira bu söylem, internetin teknik altyapısına içkin bir nitelikten ziyade sermayenin belirli bir tarihsel aşamada ihtiyaç duyduğu bir ideolojik kılıfı ifade ediyordu


D. Emrah Zıraman

İnternetin 90’lardaki büyük sıçramasını yapmasından sonra bu araç burjuvazi tarafından -her zaman ve her konuda olduğu gibi- kendi başına bir varlık/alan olarak sunuldu. İnternetin anlamı ve işlevi tarif edilirken onun tarihsel ve sınıfsal var oluş ve gelişimi buhar edildi. Böylece kendi başına var olan, özelliklerini kendi kendine elde etmiş, bir kere yaratılmış ve sonra kendi kendine var olmuş bir varlık algısı ortaya çıktı. İnternet ve özgürlük ilişkisi burjuvazi tarafından ontolojik bir ilişki olarak sunuldu. “İnternet eşittir özgürlük” sloganı atıldı. Ancak kazın ayağı hiç de öyle değildi.

Sermayenin özgürlüğü

Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla birlikte kapitalizm 20. yüzyılın sonunda neoliberalizmin zaferini kutluyordu. Bu kutlamanın önemli dayanaklarından birisi de iletişim araçlarındaki büyük sıçramaydı. Bunun kanıtı da internetti. İnternet, neoliberalizmin ‘özgürlük’ demagojisi ve aldatmacasının dayanağı olarak kullanıldı.

Oluşumu 1960’lara dayansa da sermayenin internete ilgisi başlarda kablolardan elektronik devrelere kadar alt yapı ile sınırlıydı. Bu nedenle interneti de var eden  bilgisayar işlemcileri Bell gibi tekelci sermayenin elindeyken mouse, ADSL modem, işletim sistemleri, -internetin bugüne gelmesinin temeli olan- html kodlaması gibi teknolojiler bilgisayar mühendisi dehalar (Birinci Kuşak hackerlar) tarafından herkesin kullanımına ücretsiz olarak sundukları teknolojiler oldu.

Sermayenin internet iştahı 2000’lerle birlikte arttı. Öyle ki, 2001 yılında Microsoft CEO’su Steve Ballmer, özgür yazılım LİNUX’a ilişkin olarak “...dokunduğu her şeye sızmak için fikri mülkiyetin içine eklemlenen bir kanserdir” diyebiliyordu. Ancak ilerleyen süreçte özgür yazılım aleyhine bir ‘düşüş’ten ziyade sermayenin internetteki değer üretim biçimlerinde diyalektik bir dönüşüm kendisini gösterdi. 1990’lar ve 2000’lerin başında sermaye, kullanıcı davranışlarını maksimum düzeyde metalaştıracak teknik ve hukuki araçlara henüz sahip değildi. Bu boşluğu dolduran “açık internet”, “özgür yazılım”, “kullanıcı türevli içerik” gibi söylemler aslında sermaye birikiminin o aşamadaki ihtiyaçlarına cevap veriyordu. Bugün gördüğümüz gözetim, veri madenciliği, kimlik doğrulama baskıları ise aynı sermaye mantığının yeni araçlarla donanmış biçimidir.

2010’lar itibariyle Arap Baharı’ndan Gezi’ye, Kuzey Londra ayaklanmasından Wall Street işgaline kadar meydana gelen her büyük kitlesel hareket internetin teknolojik kapasitesini sonuna kadar kullandı. Ayaklanmaların gerçekleştiği ülkelerde internetin bu gücü egemen sınıflar tarafından korku ve endişeyle karşılanırken neoliberalizm ideolojik planda interneti “kitlesel hareketin özgürlüğünün de kaynağı” olarak tanımladı.

Neoliberalizmin “internetin özgürlükçü yapısı”na dair söylemi birkaç yıldır tersine dönmeye başladı. Zira bu söylem, internetin teknik altyapısına içkin bir nitelikten ziyade sermayenin belirli bir tarihsel aşamada ihtiyaç duyduğu bir ideolojik kılıfı ifade ediyordu.Önceleri Twitter’ın beş para etmez olduğunu söyleyen Elon Musk onu satın alıp egemen sınıfların lehine bir araca dönüştürmeye başladı. Facebook kurucusu Zuckerberg’in ABD başkanlık seçimlerinde seçmenleri manipüle ettiği mahkemelerde kanıtlandı. Google’dan İnstagram’a ve Tik-Tok’a kadar günümüzde internetin kullanımını domine eden büyük sermaye  kendi gerçekliğine döndü. Neoliberal aldatmacanın pompaladığı ‘sanal özgürlük’ yanılsaması sermayenin özgürlüğü gerçeğine göre hareket etmeye başladı. İnternet sermayesi, emperyalizmin genel  karakterine uygun olarak hem ülkeler bazında hem de küresel bazda gerici, baskıcı, faşist tonu belirgin bir karakter kazanmaya başladı.

Türkiye’de yeni süreç: Korku ve ecel 

İnternet Türkiye’de de dünyadaki gelişmeye paralel genişleyen ve derinleşen bir teknoloji olarak var oldu. Bu nedenle dünyada internete dair her gelişim ve değişim kendisini Türkiye’de de aynı zamanda gösterdi.

İnternet alanı ve sermayesi söz konusu olduğunda Türkiye altyapıdan yazılıma, platformlardan protokollere kadar neredeyse tüm teknolojilerin tüketicisi konumundadır. İşbirlikçi tekelci sermaye bu alanda ciddi bir üretim yapmamakta; bunun yerine yabancı platformların verilerini, reklam gelirlerini ve kullanıcı emeğini sömürmesine aracılık etmektedir. Bu yapısal konum, internet konusundaki politikasını ve  girişimlerini iki yönlü etkiler: Bir yandan toplumsal muhalefeti bastırmak için denetim ister ama öbür yandan emperyalist sermayenin günlük işlem hacmini tehlikeye atmaktan çekinir. İşte asıl gerilim buradadır.

Ancak Türkiye’nin internet sermayesi yapısal olarak tüketici konumdadır. Bununla birlikte internetin bireysel ve/veya kitlesel kullanımı sermayenin kendi  arasındaki iş bölümüne göre değil bir ucu verimli bir kişisel/kolektif gelişim diğer ucu anti-sosyalleşme olan geniş bir yelpazede gerçekleşti. Bu yelpazenin içeriğini ise -diğer ülkelerde olduğu gibi- Türkiye’nin sosyo-ekonomik gelişme, başka bir ifadeyle kapitalistleşme seviyesi belirledi. Bununla birlikte internetin kitlesel kullanımında internet çoğunlukla mevcut iktidara karşı muhalefetin sesinin daha gür çıktığı; kitlelerin sokağa çıkmasında ise temel olarak iktidar karşıtlığını içeren bir konum kazandı.

AKP iktidarı kendisine olan muhalefete karşı dengeyi sahte bot hesaplarla, maaşlı trollerle dengelemeye çalıştı. Ancak kitlelerin sokağa taştığı (Gezi ve 1 Mayıs gibi) günlerde ya da taşma potansiyeli olduğu dönemlerde (Demirtaş’ın ve İmamoğlu’nun tutuklandığı günler gibi) iktidar büyük korku ile sopasını sarıldı. İnternete erişimi kısıtlama (bant daraltma), sanal devriyeler adı altında cadı avları, yıldırma amaçlı tutuklamalar, davalar, hesap-site kapatmalar ile toplumu zapturapt altına almaya çalıştı.

İşbirlikçi Türk tekelci burjuvazi ve onun iktidarı, interneti sermaye için ‘özgürlük alanı’ olarak tanımlarken bu özgürlüğün içeriğinin aslında kitlelerin verilerinin sınırsızca sömürülmesi olduğunu gizler. Kitleler bu ‘özgür’ ortamda hareket etmeye kalkıştığında ise aynı sermaye-devlet mekanizması despotluğunu devreye sokar. Zaten sermayenin özgürlüğü ile kitlelere uygulanan despotluk aynı madalyonun iki yüzüdür.

Türk tekelci burjuvazisi ve onun temsilcisi olarak AKP iktidarı, sistemin yapısal krizinin boyutlanıp derinleşmesi yanında kitle desteğindeki düşüşe paralel olarak internetin kullanımında korkuyu merkeze alan bir hatta yöneldi. İşin ilginç yanı iktidarın kitle korkusu, kendisini internetin bireysel kullanımlarını dayalı biçimlerde de gösterdi. Bireylerin toplumsal sorunlara dair tepkileri ya da bireylerin aynı konuda göstermiş oldukları hükümet karşıtı refleksleri devlet “sanal devriyeler” eliyle ile takip edip ortaya çıkan tepkileri anında ceza davalarına dönüştürdü. Özelikle toplumsal olaylarda devletin internetteki ilk tepkisi her zaman sadece kendisinin  kategorik olarak belirlediği “suçlu”ların peşinde koşacağını ilan etmek oldu. Son olarak “çocukların yüksek çıkarı” yalanı adı altında Nisan ayında bir torba yasa ile 15 yaş altı çocuklar için sosyal medyada girişi fiilen yasaklama yönünde bir adım attı, internete ebeveyn denetiminde TC kimlik numarasıyla girilmesi şartı koydu.

Ancak interneti denetim altına alma ihtiyacı çocuklarla sınırlı değil. Deformasyon yasasına rağmen kitlelerin harekete geçiren ya da geçirebilecek haberleri kısıtlamayı bir türlü başaramayan hükümet, sosyal medyaya TC kimlik ile girilmesini bir yasa olarak düzenlemeye hazırlanıyor. Ancak sosyal medya kullanımını resmi kimlik ile mümkün kılma çabasında işler biraz çatallaşıyor.

Hükümet 2020 yılında internetin kitlesel kullanımına çeki düzen vermek için internet servis sağlayıcısı emperyalist tekellerin Türkiye’de temsilci bulundurmasını şart koymuştu. O bu adımla kitlelerin internetle ilişkisini sopasını gerekirse şirketlere vurarak düzenlemek istedi. Bu dayatmanın kimi yararları olduysa da istenen ölçüde denetim sağlayamadı. Bu başarısızlığın belirleyici nedeninin Türkiye’nin internete dair sermaye işbölümünde tüketici konumu olduğu söylenebilir.

Türkiye’nin bu alandaki tüketici konumu somut verilerle daha iyi anlaşılır. Ticaret Bakanlığı verilerine göre 2024 yılı itibarıyla Türkiye’de yıllık e-ticaret hacmi yaklaşık 90 milyar dolara ulaşmıştır. Bu, günlük ortalama 246 milyon dolarlık bir işlem hacmi anlamına gelir. Toplam reklam yatırımlarının 253,6 milyar TL olduğu bir pazarda dijital reklamcılığa ayrılan pay aynı yıl (2024) yüzde 74,2 ile yaklaşık 158 milyar TL’yi (4,9 milyar dolar) bulmuştur. Bu pastanın yüzde 47’sine tekabül eden sosyal medya reklam harcamaları ise yıllık yaklaşık 2,3 milyar dolardır (günlük yaklaşık 6,3 milyon dolar). Yani toplamda günlük yaklaşık 252 milyon dolarlık bir ekonomik sirkülasyon (e-ticaret + sosyal medya reklamı) söz konusudur. Hükümetin bu hacme müdahale etme isteği ile emperyalist sermayenin bu hacmi riske atmama refleksi arasındaki gerilim işte tam olarak bu noktada düğümlenmektedir.

Devlet ile tekelci sermaye fraksiyonları arasında gözlenen gerilimler (vergi, düzenleme, denetim gibi konularda), elmanın kabuğuyla kendi iç dokusu arasındaki ilişkiye benzer. Dışarıdan bir çatışma gibi görünse de kabuk olmadan elma dağılır, elma olmadan kabuğun bir anlamı yoktur. Bu gerilim, sistemin yeniden üretiminin bir parçasıdır onun inkârı değil.

Sermayenin kullanıcının kim olduğunun bir önemi olmadığı bir serbestliğe ihtiyaç duyması işin püf noktası konumundadır. Bu serbestliğe ihtiyacı olan sermaye TC kimlik numarasıyla giriş yapılan bir sosyal medya düzenlemesine kolay kolay evet demez. Zaten hem 15 yaş altı çocuklar için hem de tüm kişiler için kullanılması düşünülen TC kimlik numarasıyla sosyal medyaya giriş fikrine dair dünyanın en büyük sosyal medya uygulamaları (platformları) hükümete herhangi bir cevap vermiş değil bugüne kadar. Çünkü kimlik verilerek girilecek bir sosyal medya platformu çok büyük bir kullanıcı kaybetme riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Günlük 300 milyon dolarlık bir sirkülasyonun söz konusu olduğu bir konuda sermaye başlangıçta kabul edilebilir bir kullanıcı düşüşünün veya olası yüksek bir kullanıcı düşüşünde meydana gelecek kayıplarının telafisine dair bir garanti almadan böyle bir uygulamayı kabullenmeye yanaşmaz. Büyük sosyal medya platformlarının şimdiye kadar bir cevap vermemesinin arkasındaki temel dürtünün bu olduğu söylenebilir.

Dünyada şu an devletin tam kontrolünde olan iki internet altyapısı vardır: Çin ve İran. Emperyalizme göbekten bağlı Türkiye’de kimlik verilerek sosyal medyaya girme saçmalığının kapitalizm için makul bir durum olmayacağını bilmek için dahi olmaya gerek yok. O zaman hükümetin denetimi yüksek bir internet düzenlemesini gündeme getirip tartışmaya açmasının birkaç nedeni sayılabilir.

Birincisi, hükümet tekelci sermaye yapısına sahip sosyal medya platformlarını denetim tehdidiyle onları istediği bilgi alışverişi pozisyonuna çekmek istiyor olabilir.  Kullanıcılarının IP adreslerinden çok daha fazla bilgi içeren log kayıtlarının kendisi ile paylaşılması için bu denetim girişimini bir koz ve baskı aracı olarak kullanmayı düşünmüş görünüyor. Pek işe yarar bir neden gibi gözükmese de hükümetin patlamaya hazır toplumsal tepkiyi denetim altına almak için ihtiyaç duyduğu bir yöntem olarak görülebilir bu işbirliği dayatması.

İkinci neden AKP hükümeti gibi komisyoncu bir hükümetin emperyalistlerden pay koparma hamlesi olabilir. Hükümet payını doğrudan aldığı sürece interneti özgür bırakıyormuş gibi görünecektir. Çok öncelikli ve de mümkün gözükmese de bir ihtimal olarak görülebilir bu neden.

Üçüncü olarak, özellikle çocukların sosyal medya mecralarını kullanımının sonuçları olarak yansıtılan sosyal-ahlaki sonuçların AKP tabanında bile yarattığı tepki ve hoşnutsuzlukları yatıştırmak için bir süreliğine denetimi eline alacak(-mış) gibi yapmak sözkonusu olabilir. Tek neden olmasa bile nedenlerden biri olarak bu güçlü bir olasılıktır.

Dördüncü neden kapitalizmin krizi derinleştikçe kitlelerde derinleşip büyüyen tepkilerin patlamaya dönüşmesinin önüne geçmek için devleti ‘güçlü’ göstermek. Geçici ve kısmi bir faydası olsa dahi krizin ve sınıfsal çelişkilerin mevcut derinliğinde bunun işe yaramayacağı açıktır.

Şu an için görünen o ki, hükümet elindeki sopayı sallamakla meşgul. Ancak hem internet sermayesinin günlük işlem hacmi hem de kitlelerin büyüyen öfkesini bastırma becerisine sahiplik bakımından bu sopanın kullanılabilirliği ciddi biçimde tartışmalı.

Sermayenin gerekçesi bizim ilgimiz dışında. Ancak kitlelerin büyüyen öfkesini kontrol altına alacağını düşünen her iktidar tarih boyunca yanıldı.  Çünkü kitleler kendilerini ifade edecek biçim, araç ve yöntemleri tarihte her zaman bir biçimde bulup kullanmıştır. Zaten hükümetin esas korkusu da kitlelerin bu yaratıcı gücüdür. Eğer rejim sosyal medyaya ancak TC kimlik numarasıyla girilmesini bir gün gerçekten sağlarsa kitleler ve öncüleri de iktidara karşı bir yolu öyle ya da böyle bulur, çıkarır ve kullanır. Bundan kimsenin şüphesi olmasın.

Velev ki daha da ileri gidip bir gün interneti hepten kapattılar. İnternet onlarınsa sokaklar bizimdir!