Çiçek Özgen
Türkiye’de “gri boşanma” olarak adlandırılan ileri yaş boşanmaları son yıllarda belirgin biçimde artıyor. TÜİK verileri, özellikle pandemi sonrası dönemde bu yükselişin hızlandığını gösteriyor. Verilere göre geçen yıl ileri yaş grubunda 60 bin 193 kişi evliliğini sonlandırdı ve bunlar arasında en yüksek boşanma oranı 50-54 yaş grubunda görüldü. Kadın ve erkek boşanma oranları ise sırasıyla 11 bin 638 ve 17 bin 611 olarak saptandı. Yaş ilerledikçe sayı düşse de 75 yaş üzerindeki boşanmalar bile tamamen istisnai olmaktan çıkmış durumda. Genel olarak kıyaslamak gerekirse; 2001 yılında 50 yaş üzerindeki toplam boşanma sayısı 66 bin 55’ti. Bugün yalnızca 50-54 yaş grubundaki erkek boşanmaları bile bu toplamı geçmiş durumda.
Elbette ileri yaş grubunda artan boşanma oranlarını etkileyen birçok olgu var. Ancak bu durum ekonomik ve toplumsal değişimlerlerden ayrı değerlendirilemez. Neoliberal politikalar özellikle ‘80’li yıllardan itibaren “bireyciliği, anı yaşamayı” ve “tüketim çılgınlığını” empoze etmeye başladı. Bu bireycilik özellikle son yıllara doğru, birçok toplumsal ve ailesel ilişkileri çözüyor. Bu durum, çiftler arasındaki sorunları çözecek kollektif mekanizmaların ya da sosyal desteğin eksikliğiyle de birleştiğinde, ilişkilerin daha hızlı tüketilip atılması, eskiyenin terk edilmesi sonucunu ortaya çıkarıyor.
Bununla birlikte kapitalist üretim ağı içerisinde birbirlerine yeteri kadar zaman ayıramayan ve aralarında bir bağ kuramayan çiftler, özellikle emeklilik sonrasında birbirleriyle daha fazla zaman geçirmeye başlayınca, mutsuzluk, yabancılaşma da artmaya başlıyor.
Kadınlar açısından baktığımızda tüm bunların aslında bir tepki birikiminin sonucu olduğunu görüyoruz. Yıllarca kapitalizm tarafından sömürülen ev içi emek, toplumsal baskıya eklenen aile baskısı kendisinden beklenen annelik ve ev kadınlığı rollerinin yarattığı baskıyla birleşince, artık bunları kaldıramayan kadınlar için boşanma bir başkaldırıya dönüşüyor. Özellikle çalışan ve ekonomik olarak ayakta durabilen kadınların sayısı arttıkça, muhtaç ve mahkum edilen mutsuz evliliklerin ömrü de kısalıyor. Kadının “özgürlüğünün” artmasıyla evlilikte kendi adına karar verme yetisi ve özgüveni de artıyor. Ancak tabiiki burada bahsedilen özgürlük kapitalist sınırlar içindeki sınırlı bir özgürlük. Çünkü boşanma sonrasında devlet tarafından çiftlere sosyal ve ekonomik bir destek sağlanmıyor. Ekonomik krizin derinleştiği günümüzde, tek başına yaşamaya başlayan bireyleri bu sefer daha da keskinleşmiş geçim derdi karşılıyor. İnsanların mutsuz, feodal ve baskıcı evliliklere ömür boyu mahkum bırakılması kabul edilemez. Ancak bu ilişkilerdeki kopuş, kapitalizmin vahşi sömürü ve piyasa düzeninde, daha da özgürleşme yerine bireyleri yalnızlaşmaya ve izolasyona sürüklüyor. Her ne kadar boşanma oranları artmış olsa da sistem tarafından zaten “atıl” olarak kabul edilen ileri yaş grubunda, sosyal ve kültürel yaşamın da dışına itilme kaygısı, diğer kaygılarla birleştiğinde mutsuz evliliklerin sürdürülmesinin tercih edilmesine neden oluyor. Yani kapitalizmde küçücük bir özgürlüğün bedeli ağır oluyor
Oysa yaşlılıkta yalnız kalma korkusu ve geçim derdi olamadan, insanların sadece sevgi ve özgür iradeye dayalı birliktelikler oluşturduğu bir toplumsal düzeni hayal etmek ve istemek en doğal hak. Bireyleri gerçek bir özgürlüğe ancak boşanma hakkının güvencede olması, boşanma sonrası ve özellikle de yaşlılıkta destek ve bakım hizmetlerinin sağlanması, sağlık hizmetlerinin karşılanması götürebilir.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!