Olağanüstü süreçlerin iç içe geçtiği, üst üste bindiği bu koşullarda en derin acıların, en travmatik dönemlerin izleri bile silikleşiyor. 10 Ekim’e giderken ve 10 Ekim’den sonraki sürecin ruhunu hatırlatan 25 Aralık 2015 tarihli bu yazıyı geçtiğimiz yolları, atlattığımız badireleri ve halen yerine getirmemiz gereken görevleri çarpıcı bir şekilde hatırlattığı için yeniden yayınlıyoruz.
10 Ekim bir halkın topluca imha edilmeye çalışıldığı, adına “çöktürme planı” denilen savaşın en kirlisine karşı Türkiye tarihinde belki de ilk defa “Batı” ile “Doğu”’nun ortak bir noktada buluşup “savaşa hayır” dedikleri, Kürt halkının talep ve özlemlerine aynı ruhla sahip çıktıkları, kardeşlik köprülerini pekiştirmek için doğruldukları bir günün adıydı. Aynı zamanda tam da bu ruhun, doğruluşun katledilmesi, ezilmesinin…
10 Ekim’in 8. yılında bizi o günlere götüren ve aslında bugün de halen o noktalarda olduğumuzu hatırlatan o yazımız aşağıdadır:
***
Biz niye teslim olduk?..
Leyla Sander
Sonu gelmeyecekmiş gibi görünen bir dehşet iklimini yaratmayı başardılar. Korkuyu Batı’ya hakim kıldılar. Vicdan denilen insani erdemin kalıntılarını ustaca törpüleyip ufaladılar.
Önce Diyarbakır, arkasından Suruç, sonra Ankara… Dehşetin hızına yetişemez olduk. Durup düşünemez olduk, ağlayamaz, idrak edemez, harekete geçemez olduk. Bir felç hali gibi yerleşti çaresizlik hissi bedenimize, zihnimiz, belleğimiz, ruhumuz kayıtsızlığa teslim oldu. “Bilmiyordum…” bahanesinin arkasına saklanacağımız, farkında olmadığımız bir şey yok oysa. Her şeyi gördük, duyduk, dolaylı da olsa tanık olduk ve oluyoruz.
Zincirin tümünü gör(e)mesek de kimi parçaları kaçınılmaz olarak girdi hayatlarımıza. Haberleri okuduk, görüntüleri katık yaptık kabuslarımıza. Dilimizin “kardeş” dediği bir halk acıyla, ölümle, vahşetle kimbilir kaçıncı kez sınanırken ne kardeş olabildik onlara ne arkadaş…
Kaybetmenin enva-i çeşidini yaşadı bu ana babalar. Çocuğunu kaybetmek ölümdür ama ondan daha dayanılmaz olanı, bütün bir gece koynunda yatırdığın cansız bedenin hayat boyunca silinmeyecek kokusudur.
Evlatlarının sınır boylarında unutulmuş cansız bedenlerine kavuşmayı özler oldular.
Çocuk gözlerinin kapandığı bu çürütülmüş dünyanın bulunabilen en soğuk köşesi özenle hazırlandı onlar için; buzluklarda bekletildiler günlerce cesetleri kokmasın diye…
Zafer işareti yapan parmakları kırıldı, 10-13-16 olmuş ayırmadan kafaları kurşunlarla parçalandı… Kan kaybından kayıp gitti elimizden çoğu; sokaklara çıkmak yasaklanmıştı, ambulanslar, hastaneler yasak…
Taleplerinden vazgeçip pes etsinler, kollarını indirip boyun eğsinler, ölsünler ya da çekip gitsinler istediler. Olmadı!.. Ordunun en üst kademesi zırhlı araçlar eşliğinde boy gösterdi… tanklardan ürpersinler, maskeli canilerden korksunlar, harabeye dönmüş evler acılarını depreştirsin, her gün her saat yaşadıklarını hatırlatsın istendi…
Kürdistan’daki -kaç kez kaçar günlük- sokağa çıkma yasağı dökümü geliyor önümüze. Dili lal olmuş “beyaz bayraklıların ülkesi”nde bir ömre tekabül eden yasaklar günlerle ölçülmez! Onurlarından, umutlarından ve iradelerinden başka bir şeyi kalmamışların cesaretiyle doğruluyorlar. Kürt halkı gözünü geleceğe dikmiş kapısına dayanmış ölüme meydan okuyor. Zaten yel kayadan ne alır!..
Azalıyoruz…
Her açıdan azalıyoruz…
Dehşeti beynimize yerleştiren gözüdönmüş saldırılardan sonra sayıca azalıyoruz. Önceden 500 kişiyle katıldığımız eylemler Suruç’tan sonra 400’e, Ankara’nın ardından 200’e iniyor. “Herhangi bir” diye tanımlanan senin benim gibi insanları bir yana bırakalım, Amed’in göbeğinde Tahir Elçi göz göre göre katledilince azalıyoruz. “Ona bunu yapanlar, bana ne yapmaz” tedirginliği usul usul yerleşiyor bilincimize.
İstanbul’da son beş ayda beş devrimci kadın evlerinde kurşunlanarak katledildi: Günay Özarslan, Dilek Doğan, Dilan Kortak, Şirin Öter, Yeliz Erbay. Göstermelik bile olsa ne bir soruşturma ne bir dava ne bir ceza… Onların zaten işi buydu neden cezalandırılsınlar ki… bu türden infazla görevlendirilmişlerdi. Polisler ellerini kollarını sallaya sallaya geldiler, kurşunladılar ve çekip gittiler. Ve arkasından bu pervasızlığın görüntülerini servis ettiler. Çünkü mesaj netti: Evinize bile rahatlıkla girer ve aynı rahatlıkla sizi öldürebiliriz!..
İşkencehanelerde, şubelerde, sorgularda, hapisliklerde dillerinden düşürmedikleri “akıllı ol” “tavsiye”sinin günümüzdeki genelleştirilmiş hali bütün bu uygulamalar…
Kıyıcılığın at koşturduğu faşizme özgü bütün bu çeşitlemeler, geride kalanlarda bunları bizzat yaşayanlardan daha büyük bir etki yaratıyor. Zaten uzun vadeli beklenti de bu korkuyu bu coğrafyada egemen kılmak! Önlerini, sadece bugün açısından değil gelecekte de bütün direnç unsurlarından temizlemek!
Çürüyoruz…
Bu çizgiler toplanıyor, üst üste yığılarak birikiyor, ortak bir korku algısına dönüşüyor. Korku geometrik olarak büyüyor. Siniklik boşluk bırakmamacasına yayılıyor. “Benim başıma da gelebilir, bunların hiçbir şeyden korkusu yok!” duygusu ‘bireysel’ hayatımızın merkezine kuruluyor, toplumsal bir varlık olduğumuzu unutturacak ölçüde bilincimizi kuşatıyor. Hücreleştirilen yaşamımıza daha fazla gömülüyor, kapıları içerden kilitliyoruz.
“İnsanlara ısrar edemiyorum” diyor biri, protesto eylemine çağırdıkları için, “korkuyorlar, korkmakta da kendilerince haklılar…”
Korku imparatorluğu bir günde ortaya çıkmadı; bizim aydınlatmadığımız, “ısrar” etmediğimiz, bedelini ödeme bilincini, disiplinini ve gözüpekliğini yerleştirmede boşluk bıraktığımız yıllar içinde serpilip büyüdü. O boşlukları başkaları, başka şeyler doldurdu.
Faşizmin dehşeti, gericiliğin birer birer tırtıkladığı özgürlüklerimiz, “yetmez ama evet”çilerin ikna seferleri, “kendine yeten” hayatlarımızın küçük, sıradan, kişisel konforları teslim aldı.
Yapmaları gerekeni yapmaları gereken zamanda yapmadıkları için acıyla uyuşup kayıtsızlaşmış seyircilere dönüştük çoğumuz. Toplumsal bir varlık olduğumuzu unutup ‘güvenli’ hayatlarımızı bize bıraksınlar istedik, bırakmadılar!
Hangi “Batı”, hangi “sol”
“Batı’dan ses çıkmıyor…” diye feryat ediyorlar. Haklılar da!.. Böyle böyle azaldık biz.
Metropollerde ya da mücadeleci mahallelerde, ne olursa olsun bir araya gelip sesini yükselten toplulukların cılızlığını görünce, “Bu savaş ve vahşet ortamı böyle mi karşılanmalı…” demeden edemiyor insan. “Bu çoluk çocuk kitlesel imha, bu insansızlaştırma, bütün bir halkı yerinden yurdundan söküp koparma böyle mi yanıtlanmalı!..” isyanını duymamak mümkün değil.
Kürt halkını devletin kurşunu ve bombasından da çok artık bu sessizlik öldürüyor. Devlet de zaten her türlü alçaklığı Batı’nın bu kayıtsızlığından cesaret alarak sergiliyor. Şovenizmin kirletip zehirlediği sıradanlığı bir yana bırakın kendisini “sol” da gören, kesimler dahi bu seyirciliğe ortak. Arkasına saklanılan bahane de “hendekler” ve “barikatlar“.
Tam da burada hangi “Batı”, hangi “sol” demenin sırası. Çünkü herkesi aynı sepete doldurmak, ezilen bir halkın omuz başında duranla oturduğu yerden ahkâm kesenleri bir tutmak yaygın bir tutum. Komünistleri de CHP’lileri de, AKP yalakası şoven ulusalcıları da “solcu” etiketiyle aynılaştırmak kolaya gidiyor çünkü!..
12 Eylül’lerle biçilmiş, 2000’lerde cezaevi katliamlarıyla zor bela yetiştirdiği bir kadro kuşağının, 2000’lerdeki cezaevi katliamlarıyla tırpanlanmış komünistlerin ve devrimcilerin bu sepette yeri yok oysa!
“Yıllardır buna hazırlandık…”
Özneler değişiyor ama süreçler ve faşizmin adımları öyle çok birbirine benziyor ki… Cezaevleri katliamına bir yıl önceden hazırlandıkları ortaya çıkmadan önce “görüşmeler”le tutsakları oyaladılar. On bin askerle, bombaları, silahları ve gazlarıyla geldiklerinde maketler üzerinde çalışmış, direnmenin boyutunu kendilerince hesaplamış, kaç kişinin canını alacaklarını bile belirlemişlerdi…
Özgürlük hareketine ve Kürt halkına yönelik şoven saldırganlık da bu kuşatma ve yok etme harekatıyla başlamadı. HDP mitinglerine, parti binalarına, vekillerine saldırılar, linç girişimleri, Kürtlerin dükkanlarını yakıp yıkma, göçertme 7 Haziran seçimlerinden sonra ayyuka çıktı. Başbakan müsveddesi Davutoğlu ve bakanları şimdi utanmadan “Biz 2013’ten beri buna hazırlandık” diye itirafta bulunuyorlar.
F tipi saldırısı nasıl sadece cezaevlerindeki tutsaklara boyun eğdirme hedefiyle sınırlı değilse, Kürdistan’daki kıyıcılık da asla sadece Kürt halkıyla sınırlı değildir. “F tipi korkusu”, sakınılması gereken zehirli bir ur gibi nasıl bütün bir toplumu sardıysa, Kürt illerinde yürütülen faşist abluka ve saldırganlık da “Batı”da kimilerinin köşelerine büzülüp sinmesine yol açıyor, kimilerine görev ve sorumluluklarının daha da büyüdüğünü hatırlatan bir işlev görüyor. Çünkü ezilen bir halkın katledilmesine kayıtsız kalan bir işçi sınıfı da işçi sınıfı devrimciliği de iddiasının hakkını vermiş olmaz. Onun görevi ve o kesitte yapması gereken kayıtsız koşulsuz, “ama”sız fakatsız bu mücadelenin yanında yer almaktır.
Tek tek bireyler dünyanın en önemli işlerinden birini yapanın kendisi olduğunu, yerinin doldurulmaz, vazgeçilmez olduğunu düşünmesin. “Kardeşlik” erdeminin hakkını vermeyen, içini doldurmayan, yüklediklerini yerine getirmeyen… bu sözü ağzına almasın. Dünya aleme ilan edilmiş bir savaşta gözümüzün içine baka baka kardeşlerimiz katledilirken susuyorsak, aslında biraz da biz ölüyoruz.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!