10 Ekim Ankara Gar Katliamı’nda ölümsüzleşen Serdar Ben yoldaşın annesi Altun Ben, katliamlardan, köy boşaltmalardan, zorla göçertilmekten, göçertildiği büyük kentin korkularından, mücadelede yitirdiği evlatlarının acısından süzülüp gelen bir hayata veda etti. Boncuk gibi parlayan ve dünyaya saflıkla bakan gözleri, güzelim yüzü, bizi yitirdiği evlatlarına duyduğu özlemle bağrına basarkenki içten sevgisini yüreğimize bırakarak… Bugün onu “küçüğüm, yaralım” dediği Mavişi’nin ve Dersim dağlarında ölümsüzleşen büyük oğlu Hasan’a da adanmış kabre bıraktık. Onun o mezarın başından gökyüzüne salınan ağıtları, bu sefer evlatlarının ona ve kardeşlerine yaktığı ağıtlar olarak yükseldi.
Uğurlamak için onlarca insan gelmişti.
Tarihinin ağırlığından olsa gerek polis de eksik değildi!
İki evladını bu mücadelenin göbeğinde yitirmişti. Dilinde ağıt, gözlerinde hüzün eksik olmadan yaşadı ömrünün büyük bir kısmını. Evlatlarına kol kanat geren dişi bir kartal gibi heybetliydi. Maviş yoldaşın paramparça olmuş bedeninde kimlik tespiti yapılabilmesi için getirildiği Ankara’daki hastanede dimdik yürümesiyle kazınmıştı belleklere.
Mağrur ama sıcak, sıcacık bir duruşu vardı hep. Dünyaya, insana merakla bakan gözleri, o sevimli halleriyle asılı kaldı yüreğimizde.
Her 10 Ekim’de kavgada yitirdiği iki evladı için kendi dilinden dökülen ağıtlarla yürekleri parçalardı. Bu ağıtlardan en hüzün vereni “Küçüğüm, yaralım, o Ankara’ya gitmeseydin” diye başlayıp “Bak arkadaşların gelmiş, bizimle niye konuşmuyorsun” şeklinde devam edeniydi. Arkasından Dersim’de ölümsüzleşen oğlu Hasan’a seslenirdi. Ona “sitemlerini”, sevgisini, söyleyemediği her şeyi sesinin kıvrımlarına yüklediğini anlardınız.
Eve her gidişimizde Maviş gelmiş gibi sevinip heyecanlanmasıyla içimizi ısıtırdı. Evde ne var ne yok sofraya koyardı. İlla yemeliydik… Araya Maviş’le ilgili küçük anekdotlar sıkıştırdığı konuşmalar yapardı. O da sanki bizimleymiş gibi olduğunu hissettiğini hissettirirdi. Kırık Türkçesi yetmezdi kendisini anlatmaya, kendi diliyle devam ederdi Türkçe başladığı konuşmasına.
Kendi diliyle konuşurken daha özgür, daha özgüvenli bir havaya bürünürdü. Bilmediği Türkçe’yle konuşmaya zorlandığı anlarda bocaladığını, küçük bir çocuk telaşına kapıldığını duyumsardınız.

Altun Ana’yı bugün o tertemiz hayatın bize bıraktığı anlamları sırtlanarak uğurladık. Özlemiyle bedeninde hasarlar yarattığı evlatlarının yanına gömülmeyi vasiyet etmişti. Aslında köyünde olmak isterdi. Ama “evlatlarımızı burada bırakıp gitmem” demişti.
Ermeni Sokırımı’ndan kalan çocuklardan biriydi babası. Kürt Aleviler içinde büyümüş ve onlardan biri olmuştu. Ama tüm katliamlardan geride kalanlarda olduğu gibi onun da bir tarafı hep eksik, öksüz, kimsesiz olmalıydı. Altun Ana’ya da taşındı belki bu hali, ama onun bunu evlatlarına olan bağlılığıyla onardığı hissediliyordu.
Hoşçakal Altun Ana. Bu topraklardaki binlerce ananın hikayesinin ağırlığını bir kez daha duyumsatarak o çok sevdiğin evlatlarına kavuştun. Yorgun bedeninde derin izler bırakan o acılar acımızdır. Bize daha güçlü bir mücadele ruhuyla yolumuza devam etmemizi hatırlatıp hissettiren moral değerlerimizdir.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!