Zehra Çaldağ
İçinde yaşadığımız emperyalist-kapitalist sistem öylesine büyük bir krize girmiş durumda ki hem ülkemizde hem de dünyada yoksul halkların yaşamını daha da zorlaştırmaya çalışıyor. Bir taraftan ucuz ve güvencesiz emek neredeyse ücretsiz köle istiyor, diğer taraftan dünya üzerinde yeniden paylaşım hesaplarını hayata geçirmeye yöneliyor.
Mevcut iktidar bloku ve onun bina edip adına başkanlık sistemi dedikleri rejim ise Türkiye’nin emperyalist sistem içindeki ileri karakol olma konumunu daha da güçlendirip bunun üzerinden belirleyici bölgesel güç olmak/olabilmek için bin takla atıyor. Bu amacıyla emperyalizmin ezilen halklara, işçi ve emekçilere düşmanlıkları tescilli temsilcilerini NATO Zirvesi’nde Türkiye’de ağırlamak için yoğun bir hazırlık yürütüyor.
Bu hazırlığın nasıl olacağına ilişkin ilk işaretler ise aylar öncesinden ortaya çıkmaya başladı. Eli kanlı katiller, savaş suçluları, kadın-çocuk-doğa düşmanları, sömürü düzeninin bekçileri Ankara’da sorunsuz şekilde ağırlanmak istenirken, “güvenlik tedbirleri” adı altında devlet baskısı ve şiddeti giderek artırılıyor. Adeta bir terör havası estiriliyor.
Asıl amaç yalnızca zirve sürecini kontrol altında tutmak değil; bu uygulamaları kalıcılaştırarak “sessiz ve tepkisiz bir Ankara, bir ülke” yaratmak.
Bunun ilk örneklerini ne zaman görmeye başladık?
Doruk Maden işçilerinin Ankara’ya ikinci yürüyüş kararında yaşananlarla… İşçilerin Ankara’ya girişinin engellenmesi, uygulanan abluka ve şiddet, devlet baskısının boyutlarını açık biçimde gösterdi.
Doruk Maden işçilerini Ankara’ya sokmama kararı; işçilere, emekçilere, yoksul halka, kadınlara, geleceği ellerinden alınan gençlere ve muhalif kesimlere açık bir mesajdı: “Karşımıza çıkarsanız daha ağır baskılarla karşılaşırsınız.”
Ancak süreç onların istediği gibi ilerlemedi.
Aylar önce yine görkemli bir direnişle 3 bakanlığın garantörlüğünde tüm talepleri kabul edildiği halde bu söz yerine getirilmeyince işçiler Nisan ayında bir kez daha Ankara yoluna düştü. Beypazarı’nda durdurulup önlerine kalın barikatlar kuruldu. Direnme ısrarlarını her halleriyle gösterdiler.
Doruk Maden işçilerine yönelik baskı karşısında, daha önce Kurtuluş Parkı’ndaki direniş sürecinde olduğu gibi, halkın ve emek güçlerinin dayanışması büyüdü.
Madenciler “bir şekilde holding önünde olacağız” dediler ve öyle de oldu. Hepsi olmasa da 30 madenci, yoğun ablukayı aşarak holding önüne ulaşmayı başardı.
Devletin uyguladığı baskıya ve olağanüstü ablukaya rağmen Doruk Maden işçileri kazandı.
Bunu büyük harflerle yazmak, tarihe not düşmek gerekir. Bu direniş, işçi sınıfının mücadele tarihinde unutulmaması gereken önemli bir deneyim oldu.
Burjuvazi ve devleti gelmekte olan NATO Zirvesi’ne hazırlanırken madenci direnişinin Ankara’da yarattığı havayı bozmak için kolları sıvadı.
1 Haziran, Gezi Direnişi’nin 13. yılında, Ethem yoldaşın katledildiği Güvenpark anmasında devlet bir kez daha baskı ve şiddetin dozunu artırdı. Ancak bu saldırılara karşı ortaya konulan kararlı direniş, yalnızca bir karşı koyuş olmakla kalmadı; Ankara Kızılay sokaklarında yeniden Gezi ruhu yaşandı.
Devlet bir kez daha direnişi kıramadığını, kitlelerin kendi iradeleriyle çıktıkları sokakları, uygulanan vahşi saldırılar nedeniyle terk etmeyeceğini görmüş oldu. Baskı ve şiddet arttıkça kitleler daha öfkeli, daha kararlı biçimde sokaklarda ve caddelerde yer aldı. “Ethem yoldaş ölümsüzdür!” sloganlarıyla eylem sokak sokak yayıldı.
Aslında devlet, yüzyıllardır hak arama mücadelelerini, eylemleri, direnişleri ve isyanları şiddetle, gözaltılarla, ev baskınlarıyla, tutuklamalarla, ablukalarla ya da katliamlarla durduramayacağını biliyor. Eğer bunu başarabilseydi, geçmişteki askeri darbeler döneminde bu mücadeleleri tamamen ortadan kaldırmış olurdu. Bugün hâlâ bu kadar yoğun baskı politikalarına başvurmak zorunda kalmazdı.
Ancak emperyalist-kapitalist sistem varlığını sürdürdüğü sürece, bu düzenin karşısında mücadele edenler de çoğalmaya ve daha örgütlü bir mücadele yürütmeye devam edeceklerdir. Bu mücadele, sistem ortadan kalkana kadar sürecektir.
Bu arada devlet, zirve süreci gerekçesiyle önce 6-12 Temmuz tarihleri arasında zorunlu hizmetler dışında kamu çalışanlarının izinli sayılacağını, Ankara’da yoğunluk yaratılmasının engelleneceğini ilan etti. Ayrıca gerekirse daha fazla “güvenlik tedbiri” alınacağını da açıkladı.
1 Haziran’da Özel Sektör Öğretmenleri ve mülakat mağduru eğitimciler, kendilerine verilen sözlerin 12 Haziran’a kadar tutulmaması halinde 14 Haziran’da Ankara’da olacaklarını ilan ettiler.
Her muhalif kesime kolaylıkla “terörist” yaftası yapıştırmaya alışmış olan devlet, baskı ve şiddetin asıl kaynağının kendisi olduğunu göstererek öğretmenlerin gelişini de madencilerde olduğu gibi şiddetle karşıladı. Oysa daha önce talepleri konusunda çözüm üreteceğini söylemiş, bu her hatırlatıldığında kulaklarını tıkamıştı!
Belli ki, öğretmenlerin daha önceki Ankara direnişlerini, eylemlerini, nöbetlerini ve kararlılıklarını unutmuş olamazdı!
Unutup unutmadığını bilemeyiz… Fakat bizim hafızamızda bu mücadeleler, işçi sınıfının ve emekçilerin mücadele tarihinin önemli sayfalarından biri olarak yerini aldı.
14 Haziran günü öğretmenler Güvenpark’ta buluşarak Millî Eğitim Bakanlığı önüne yürümek istedi.
Bunun karşılığında ise ağır bir polis saldırısı yaşandı. Sanki Güvenpark işgal altındaymış ve öğretmenler düşmanmış gibi davranıldı. İnsanlar darp edildi; kafaları kırıldı, kollarından, bacaklarından çekilerek sürüklendi, yakın mesafeden gözleri hedeflenerek biber gazına boğuldu.
Öğretmenlerin talebi yalnızca verilen sözlerin tutulmasıydı. Ancak karşılarında yine baskı ve engelleme politikalarını gördüler, kelimenin gerçek anlamıyla polis terörüne maruz bırakıldılar.
Devlet, önceliklerini açık biçimde ortaya koyuyor: Bir yandan halkların düşmanı, katiller sürüsü, işgalci, yağmacı emperyalist efendileri ağırlamak için hazırlık yaparken diğer yandan kendi ülkesindeki emekçilerin taleplerini bastırmaya çalışıyor.
Onca teröre rağmen öğretmenleri direniş alanlarından söküp atamadılar. Bu da onlara dert olsun! Tam tersine, saldırılar karşısında direniş daha da güçlendi. Çünkü öğretmenler, bu sömürü düzeninin ve güvencesiz çalışma koşullarının derinleştirilmesi çabalarının karşısında barikat olmakta kararlılar. Yaratılmak istenen sömürü cennetinde “dikensiz gül olmayacağız” diyorlar.
Baskı arttıkça dayanışma büyüyor, kararlılık güçleniyor.
Devlet açısından asıl sorun, Özel sektör öğretmenlerinin ve mülakat mağduru eğitimcilerin geri adım atmaması oldu. Çünkü burada yalnızca bir talep değil, aynı zamanda örgütlü ve kararlı bir mücadele iradesi ortaya çıkıyor.
Devlet, şiddet ve baskıyla bu direnişi bitiremeyeceğini görüyor. Zirve günleri yaklaştıkça öğretmenlerin Ankara’nın göbeğindeki kararlı varlıklarını toptan yasaklar içine alarak kendisine yasal bir dayanak da yaratmaya çalışıyor. Valilik kararlarının içine kenti kapatacak yasaklar koyarken, “açlık grevi de yasak” demeyi ihmal etmiyor.
Sokakların sessizleştirilmesi, muhalif kesimlerin eylem alanlarının daraltılması için gözaltılar, ev baskınları ve tutuklamalar devreye sokuluyor. Kapılar koçbaşlarıyla kırılıyor, pencereler-camlar bırakılmıyor, rastgele öne sürülen iddialar için herhangi bir delil vs. göstermeye bile gerek duyulmayacak bir pervasızlıkla hareket ediliyor.
Üç gün önce gerçekleştirilen operasyonlarda onlarca devrimci-demokrat-ilerici gözaltına alındı. Dün Ankara Adliyesi’ne getirilenlerden onlarcası tutuklandı. Bununla verilmek istenen gözdağının çapı büyütülmeye, emperyalist efendilere sunulan hizmetin altı çizilmeye, “size dikensiz bir bahçe yaratıyoruz” denilmeye çalışılıyor.
Ancak Ankara’nın istenen sessizliğe bürünmeyeceği açık.
Yeniden öğretmenlerin direnişine gelirsek… Tüm baskılara, şiddete, darp edilmeye rağmen direnisin en önünde mülakat mağdurları ve anaları duruyor hala. Kararlılar, direnişin ikinci gününden bu yana açlık grevindeler ve devam ediyorlar.
Öğretmenlerin direnişi Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası’nın Ankara il temsilciliği önünde açlık grevi olarak devam ederken her geçen gün dayanışma da büyüyor. Yani devlet terörü de işe yaramıyor.
Devlet zirve için tedbirleri, yasakları öne çekti. Çıt çıkmasın istiyor ve herkese bu donem ölü taklidi yapmasını buyuruyor. Sayısız yasağın yer aldığı kararları 28 Haziran saat 00:01’de hayata geçireceklerini ilan etti. 28 Haziran’dan itibaren işçilere, emekçilere, gençlere, kadınlara zirveye karşı olan her kesime Ankara sokaklarında özellikle zirvenin yapılacağı yerlerde, yakınlarında, güzergâh üzerinde nefes dahi almayı yasaklayacaklar.
Tabii öğretmenlerin direnişini de 28 Haziran’da fiili olarak bitirmeyi hedefliyorlar. Çözmüyorlar, “direnişle dayanışma içindeyiz” diye ziyaret eden, poz veren, resim çektiren burjuva partiler, milletvekillerinin o Meclis’te kenar süsü olmanın ötesinde bir rolleri olmadığını biliyoruz. Bu rolleri açıkken halkı sanki çözüm gücüymüşler gibi aldatmalarıysa ezeli bir yalan olarak sırıtmaya devam ediyor!
Bütün bu yaşananlar, devlet terörünün bu kadar çıplak hale gelmesi en ufak bir sesten bile ne kadar çok korktuklarının açık beyanıdır.
Son olarak şunu belirtmek lazım: Korkmaya devam edin; çünkü ölü bir Ankara var edemeyeceksiniz! İllaki zirve sürecinde Ankara’nın çeşitli yerlerinden bir ses yükselecek. Sizin üç kuruşluk askeriniz olmayacağız. Kanımız, canımız, emeğimiz üzerinde tepinip saltanat süremeyecek, zirveyi istediğiniz sakinlikte yapamayacaksınız
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!