Eduardo Galeano
Geceleri sık sık geri dönmüştüm. Buenos Aires’teki evimde uzun süre uyumaya çalıştıktan sonra gözlerim kapanıyor ve Montevideo’nun ışıkları yanıyordu: Deniz kıyısındaki bulvarda ya da şehir merkezindeki sokaklarda kısmen gizlenerek kısmen çekinerek yürüyor ve dostlarımı arıyordum. Düşlerimde geri dönme ve kimse tarafından tanınmama ıstırabını yaşayarak kan ter içinde uyanıyordum. O zaman yataktan kalkıyor ve banyoya gidiyordum. Başımı ıslatıyor ve musluktan su içiyordum. Ondan sonra, çenemi dizlerime dayayıp gün doğana kadar yatağımda oturuyordum. Sigara içiyor ve düşünüyordum: Ait olduğum yere hemen bugün neden dönmüyorum? Ülkem bölünmüştü ve ben yasaklıydım. Hapse tıkılan, katledilen ya da işkenceden geçirilen arkadaşlarımdan daha şanslı olduğumu ve yasaklanmanın bir anlamda saygınlık göstergesi olduğunu biliyordum. O yazılanların hiçbir işe yaramaz bir etkinliğin ürünü olmadıklarının kanıtıydı bu. Ama düşünüyordum: Orada olmayı hak ediyor muyum? Onun için bu riski almaya değecek biri var mı orada? Şehrimin boş sokaklarında bizden bir yankı ya da bir iz var mı? Haklı ya da haksız biçimde hapiste çürümekten ya da susmaktan başka ben orada ne yapabilirim ki?
Güneş, Buenos Aires’teki odamın içine süzülüyordu ve ben daha saat çalmadan, uykumu alamamış ve her tarafım tutulmuş olarak yataktan kalkıyordum. Duş alıp giyiniyor, asansörün kapısını kapatıyor ve düşünmeye devam ediyordum. Ya biz atılmış bir taş isek? Ya kırılmış ve parçaları buralara dağılmış tek bir taş isek? Sürekli dolaşmaya mahkum edilmiş hacılar. (Tezgâhın üzerinde bira dolu bir bardak var. Bardak kimi, kimin ağzını bekliyor? Bira her buharlaştığında bir kadın onu tekrar dolduruyor.)
Kanımı zehirleyen şüpheleri içimden söküp atmayı günün birinde acaba başarabilecek miyim? Uykusuzluk ve saçmalıkla geçen tüm gecelerimi, hücresinde tek başına kalan mahkûmun aradığı melodiyle ya da pislik içindeki mutfağında, başı ellerinin arasına gömülmüş bir kadının beklediği sevinç rüzgârcığıyla değiştirmek istiyordum. Nehri ve gümrükleri geçmek ve zamanında oraya ulaşmak istiyordum. (Polisler tarafından sürüklenen bir çocuk merdivenlerden yuvarlanır. Yırtık pırtık kıyafetlerine kan bulaşır. Kalabalık bir ihtiyarlar grubu hiç kımıldamadan bakar. Çocuk çamura bulanmış suratını kaldırır. Gözlerinde nefret ışıldar.)
O sabahlardan birinde, dergiye doğru yürüdüğüm sırada, aklıma yıllar önce gördüğüm bir Polonya filmi geldi. Film, savaş zamanı bir grup insanın Varşova’nın kanalizasyon şebekesini kullanarak kaçışının hikâyesini anlatıyordu. Hep birlikte yerin altına giriyorlardı. Sadece biri hayatta kalmayı başarıyordu. Bazıları iğrenç labirentlerde kayboluyor, diğerleriyse açlıktan ya da gazlardan boğularak ölüyorlardı. Hayatta kalanın, en sonunda kanalizasyon kapağını kaldırıp karanlıktan ve pislikten kurtulduğu andaki yüz ifadesini hatırladım: Dünya karşısında şaşkın bir halde, gün ışığından rahatsız olan gözlerini kırpıştırdıktan sonra, kapağı gerisin geri kapatıp ölü yoldaşlarının bulunduğu kanalizasyona dönüyordu. Bu kendini kurban etme olayı beni çok sarsmış, ama soylu davranışı anlamayan ve perdeye doğru, “Aptal, aptal oğlu aptal, salak, ne yapıyorsun öyle, sersem, ne yapıyorsun sen, tam bir gerzek olmak lazım, hay seni doğuran ananın,” diye bağıran seyircilerin tepkisi midemi bulandırmıştı.
Montevideo’da bir mahalle sinemasında o filmi seyrettiğim gecenin üzerinden çok zaman geçmişti. O sabah, Buenos Aires’in sokaklarında yürürken, seyircilerin haklı olduğunu fark ettim. Andrej Wajda’nın kim olduğu hakkında en ufak bir fikirleri olmasa ve bunu zerre kadar umursamasalar da, o herifler sinemadan benden daha çok anlıyorlardı.
[Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri, Eduardo Galeano, Türkçesi: Süleyman Doğru, Mart 2012, Sel Yayıncılık]
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!