Cumartesi, 5 Eylül 2026

Çöldeki Kemikler



Var olmak için, hayatta kalmak için çetin olmak dirençli olmak gerekiyordu. Çöl bunu istiyordu. Bir kaktüse özendim, onun gibi dikenlerim vardı ama o kadar dirayetli olup olmadığımdan emin değildim. Kendi çölümü aşmam gerekiyordu, hayatta kalmak için, yola devam etmek için çölü aşmak zorundaydım


Zeynep Zeytinci

Uzun bir zaman boyunca kurak topraklarda dolaştım. Çölün yakıcı sıcağının ve hemen arkasından iliklerime kadar donduran gece ayazının altında, el yordamıyla yönümü bulmaya çalıştığım günler ve geceler… Kumların üstünde kaktüslerle, altında saklanan akreplerle karşılaştım. Kaktüsler de bizler gibiydi, en yalnız bitkilerdi belki de, bir sardunyadan ya da bir sarmaşıktan farklıydılar, yalnızdılar çünkü çok fazlaydı dikenleri. Çöl ikliminde birbirlerine yanaşamazlardı, toprak kurak hava kuruydu, Belki senede birkaç defa belki daha az yağacak yağmurdu alabilecekleri tek şey. Ve sonsuz güneş, kum fırtınaları, rüzgar, ayaz… İklim o kadar sert ve çetindi ki kaktüsün de aynı derecede çetin olmak dışında bir yolu yoktu. Var olmak için, hayatta kalmak için çetin olmak dirençli olmak gerekiyordu. Çöl bunu istiyordu. Bir kaktüse özendim, onun gibi dikenlerim vardı ama o kadar dirayetli olup olmadığımdan emin değildim.

Kendi çölümü aşmam gerekiyordu, hayatta kalmak için, yola devam etmek için çölü aşmak zorundaydım.

Her şey barakamızın bir köşesindeki duran sandıkta bulduğum eski bir fotoğrafla başladı. Fotoğraftaki kadının siması çok tanıdık, çok yakındı, ama fotoğraf o kadar farklı ve renkliydi ki, sadece bir fotoğrafta bile kanlı canlı yaşadığım bu hayattan daha çok renk olması inanılmayacak birşeydi. 11 yaşındaydım, çok meraklıydım, dünyanın, içinde doğduğum ve yaşadığım bu gri topluluktan daha renkli olmasını diliyordum. Evet topluluğumuzu bir kelimeyle tanımlamak istesem bu kelime gri olurdu. Gri gökyüzü, gri kayalar, gri barakalar, gri kaba kumaştan elbiseler giymiş kadınlar, erkekler, çocuklar… Oysa fotoğrafta ilk bakışta annem olduğunu anlayamadığım kadının üstünde kırmızı bir elbise vardı. Kırmızıyı doğada bile görmemiştim, sadece çalıların arasında yetişen beyaz papatyalar olurdu, onlar da güneşin daha cömert davrandığı kısacık bir zaman diliminde topraktan çıkarak başlarını göğe doğru uzatırlardı. Güneşe daha yakın olmak için incecik gövdelerini nasıl zorladıklarını anlayabiliyordum. Ama bu sadece yılın kısacık bir zamanı için geçerliydi, bir süre sonra onlar da başlarını eğer ve gri dünyanın kasvetine yenik düşmüşçesine solup giderlerdi.

Belki hepimizin bu kadar solgun olması bundandı, kadınlar ise daha da solgundu ki bu solgunluk masal kahramanlarının romantik süt beyazlığı sanılmasın. İncecik derilerinin altındaki damarlarda, kanları gri akarmış gibi bir solgunluktu. Güneşin yüzünü gösterdiği kısacık zaman bile kadınlar için bir şeyi değiştirmezdi, çünkü topluluğumuzun sıkı sıkıya bağlı olduğu kurallar vardı. Küçük ama kuralları olan bir topluluktuk ve ben öncesinde hayat nasıldı, bu kurallar hep var mıydı, çölün ardındaki hayat nasıldı ya da dünya çölde mi bitiyordu, ufukta gördüğüm bomboş, kumlarla kaplı ıssızlık ve üzerinde yaşayan tek tük kaktüsler bu dünyanın sınırları mıydı, hiçbir şey bilmiyordum. Gri balçık ve kurak toprağımızn ötesinde uzanan çöl yüzeyde görünen ıssızlığı ve altında yatan tehlikeleriyle tehditkar bir havaya sahipti. Çölün ötesinde ne olabileceğini hayal edemiyordum. Hayal etmek için görmüş olmak gerekirdi, ben hiçbir şey görmemiştim, zihnimde yer edinmiş olan sadece gri barakalarımızda sürdürdüğümüz kasvetli yaşamdı. Hayatımızı ve ruhumuzu kaplayan biteviye griliğin dışında bir renk tanımıyordum. O yüzden birisi bana kırmızıyı anlat dese anlatamazdım. Renkli fotoğrafı bulduğumda yaşadığım dehşetle güçlü hissi ve kalp çarpıntısını nasıl anlatabilirim? Anlamak için tüm hayatınızın gri bir balçıkta geçmiş olması gerekirdi. Bunu kimse için dilemem.

Fotoğrafı annemin ölümünden bir hafta sonra buldum. Annem genç bir kadındı. 45 yaşında bile yoktu, ama küçük kabilemizde kadınlar hep daha erken ölürdü, bu herkes için bilindik ve alışıldık bir gerçekti. Ben de bunu seziyordum. Bir süredir annemin eridiğini ve küçüldüğünü farkediyordum. Gittikçe içine kapanıyordu, normalde olduğundan daha da sessizleşmişti, arada bana dönük bakışlarını yakalıyordum. Ne düşünüyor ne hissediyordu, bana tek kelime etmiyordu.

Annemle yalnızdık, babam gitmiş ve bir daha dönmemişti. Gidenler hakkında konuşulmazdı, soru sorulmazdı, bu bizim tabumuzdu, bunu çok küçük yaşımda öğrenmiştim, gidenler sanki hiç yaşamamışlar gibi devam ederdi hayat. Sanki hiç var olmamışlar ya da bir buhar gibi gökyüzüne doğru kaybolmuşlar gibi… Arada barakamızın önünde oturur gökyüzüne bakardım, çölün uzandığı topraklar üstünde akbabalar uçardı, akbabaların yakınlaşması demek, kabilemizde bir ölü olduğu anlamına gelirdi. Bir kadının ya da bir kız çocuğunun ölümü. Çünkü erkekler gömülürken kadınların ölü bedenleri çöle bırakılırdı. Kurallarımızdan birisi de buydu. Bunun neden böyle olduğunu benimle aynı yaşta olan köydeki tek arkadaşımın büyükannesinden öğrenmiştim. Büyükanne köyümüzün en yaşlı kadınıydı. Belki 70 yaşındaydı ve artık gözleri görmüyordu. Gözlerinin içinde iki gri yuvarlak boş boş oyalanırdı. Daha küçükken ondan korkardım çünkü gördüğüm en yaşlı insandı. Hiçbir erkek bile o kadar yaşamamıştı ki onlar güneşi özgürce görme hakkına sahiptiler. Oysa o bir kaya gibiydi, bazılarının ona cadı dediğini duymuştum, bu kadar uzun yaşamasının sırrı başka ne olabilirdi?

O gün bir kadının cansız bedeni köyün erkekleri tarafından gri kalın bir kumaşın üstünde çöle götürüldü. Kadınlar bunu göremezlerdi, kadınlar ölene veda edemezlerdi. Gündüz vakti belli bir yaştan sonra dışarı çıkamazlardı. Ben daha 9 yaşındaydım, sokağa çıkma yasağına 2 yılım kalmıştı. 11. yaşgünümde artık evden çıkamazdım. Doğduğumdan beri bildiğim bu gerçek o yıl en büyük korkum haline gelmişti, açık havayı, kayalıkları, toprağı ve yağmurda ıslanmayı seviyordum. Barakaların arasındaki çamur yolda balçıktan oyuncak bebekler ve evler yapmayı seviyordum. Bir daha bunları yapamayacağımı düşünmek kabuslar görmeme neden oluyordu.

Çöl batıda kalıyordu ve güneş batarken kumların üstüne hafif bir kızıllık yansıtırdı. Güneşin en yakın ve sıcak olduğu yılın bu birkaç haftası her akşam barakanın önünde oturup bu kızıllığı izlerdim. Gördüğüm en güzel renkti, bu bir yıl boyunca gelmesini beklediğim zamandı, sonra gökyüzü kapanır ve kum fırtınaları heryeri örterdi. Sadece bir kaç hafta… Ve tüm yıl bunun hayalini kurarak yaşardım. O kızıllığı o kadar çok hayal ederdim ki rüyalarıma girerdi, ona doğru yürürdüm. sonra olmayacak olan şey olurdu, o kadar yakınlaşırdım ki, elimi uzattığım zaman tutabilirdim.

Kadın ölmüş ve bedeni çöle taşınmıştı. Annem evdeydi diğer kadınlar gibi. Ben arkadaşımla beraberdim. Ölünün çöle bırakılmasından sonra havada korkusuzca bize yaklaşarak tepemizde uçmaya başlayan akbabaları ilk defa bu kadar yakından görmüştük. Büyükanne, akbabaların ölü kadın için geldiğini söyledi. Neden kadın içindi, erkekler neden çöle bırakılmıyordu, biz de ölünce akbabalara yem mi olacaktık?

Büyükanne anlattı, belki köyümüzün tarihi ile ilgili ilk kez o zaman birşeyleri öğrendim. Çok çok zaman önce küçük kabilemizde hayatın daha farklı olduğunu söyledi. O zamanlar kadınlar da güneşi görürmüş, tıpkı erkekler gibi. Ve topluluğumuz bizim hayal bile edemeyeceğimiz kadar çok renkliymiş. Sonra gri adamlar her şeyi değiştirmek istemişler. Önce kadınlardan başlamışlar. İlk önce güneş yasaklanmış, sayısız isyan yaşanmış -isyan ne demekti bilmiyordum-, ama bunlar kanlı bir şekilde bastırılmış. Sonra kaçanlar olmuş. -Kaçmak, kaçmak mümkün müydü?- Kaçanlar hep aynı yönden gitmek zorundaymış. Çölden… Çölü aşmak zorundaymış. Çölün arkasında ne olduğunu kimse bilmiyormuş, kimse görmemiş, gören birkaç erkek de bu bilgiyi kendilerine saklamış. Artık köyde her gün bir genç kadının kaçış haberiyle başlar olmuş. Birisi kaçtıkça diğeri cesaret bulmuş ve cesaret bulaşıcı bir şekilde yayılmaya başlamış. Gözüpek genç kadınlar bir bir kaçmaya başlamış. Ama çöl sert ve zor, gri adamlar da çok acımasız olduğu için bir süre sonra kaçan kadınları arayanlar ya canlı ya da ölü bedenlerini ele geçirmişler. Canlı olanlar sürüklenerek köye getirilmiş ve balçık çamurda idam edilmiş. Ölü olanlar ise gri bir örtünün içinde. Hepsi kara bir tiyatro gibi tüm kadınlara sergilenmiş. Kadınlar hem çölden hem gri adamlardan korkmaya başlamış. Korkuyu yaymışlar ve her kim unutursa hatırlasın diye ölü kadınların bedenlerini çöle atmaya başlamışlar. Artık o kadar fazla beden birikmiş ki çölde ilerleyebilmek için kadınların derisi ve eti sıyrılmış kemiklerini de aşmak gerekirmiş.

Çöle atılan kadın bedenleri çoğaldıkça akbabalar çoğalmış, akbabalar yakınlaştıkça çöl daha da korkutucu bir hale gelmiş. Akbabalar artık ölü ile de yetinmez olmuş, bir çocuk farketmeden azıcık çöle yaklaşsa onlar da av kokusunu alıp toplanmaya başlarlarmış. Böylece kadınlar çocuklarını da korumak için onlara çölden uzak durmalarını anlatmaya başlamış. Ve dünya gittikçe daha da fazla ufalmış, ufaldıkça rengini kaybetmiş.

Büyükannenin hikayesi gece rüyalarıma girmeye başladı, çölle ilgili gördüğüm rüyalar güneşe uzandığım düşler olmaktan çıktı, artık akbabaların tiz sesleri ile başımın üstünde uçtuğu ya da kadın bedenleriyle dolu kumda yürümeye çalıştığım ama her seferinde kumların beni yuttuğu kabuslar görüyordum. Çölden korkmayı öğrenmiştim.

Annemin öldüğü gün ölü bedeni çöle taşındı. Ona eşlik etmek istedim, onu taşıyan adamların arkasına düştüm. Çöle yaklaşınca bana eve gitmem söylendi. Balçıkla çöl kumlarının birleştiği yerde durdum ve benden uzaklaşan cansız bedenini izledim. İçimdeki acı ve yalnız kalma hissi o kadar derindi ki, sanki orada değilmişim gibi hissediyordum. Kendimi ve çöle ıssızlığın ortasına tek başına bırakılacak annemi uzaktan izler gibiydim. Önlerine hazır konacak avın kokusunu alan akbabalar gökyüzünde yaklaşmaya ve hareketlenmeye başladı. Ne zaman bir ölü olsa akbabaların heyecanı ve iştahı görülür hale gelirdi. Kocaman bir akbabanın gölgesi üzerime vurduğunda ancak, ancak o zaman anneme ne olacağını anımsadım, o an kendi bedenimde hapsolmuş olan zihnim sanki üzerine örtülmüş demir perdeden sıyrılarak çıktı ve olacaklar zihnimde canlanmaya başladı. Eve koşarak girdim ve bir duvarın dibine sindim. Ölüm bir şeydi, o yalnız ve ıssız çölde tek başına akbabalara yemek olarak bırakılacak olmak ise bambaşka bir şey, buna dayanabilecek gücüm yoktu. Koşarak evden çıkmak ve annemi oradan almak istiyordum. Onu bekleyen yırtıcı, dehşetli boşluktan ve sondan çekip çıkarmalıydım. Onu hiçbir şeyi kalmayana kadar yok edeceklerdi, bitireceklerdi, bir mezarı olmayacaktı, ondan geriye hiçbir şey kalmayacaktı. Sanki hiç var olmamış gibi, sanki damarlarında kanı akan, gülen, konuşan, bana hayat veren kadın hiç olmamış gibi, onlarca akbaba etlerini didikleyecek ve geriye tek bir şey bile bırakmayacaklardı. Ondan önceki tüm kadınlarda olduğu gibi. Annemi ve bu gecenin dehşetini benim dışımda kimse anımsamayacaktı.

Bir hafta boyunca evden çıkmadım. Ufak ve dar pencereden başımı bile uzatmadım. Bedenini didikleyen akbabaları görmek istemedim. Ama günler ve gecelerce akbabaların çığlıklarını duydum. Sesleri kesildikten sonra bile kafamın içinde o sesleri duymaya devam ettim. Hayalimde onun solgun ve küçülmüş bedenini parçaladılar ve bu görüntüyü geceleri kabus olarak tekrar göreceğimi bildiğim için gecelerce uyumadım. O gecelerden birinde bir köşedeki sandığı açmak istedim. Ona dair bir şey bulmak. Onu canlı ve güzel, bütün halde hayal etmek istedim ve o fotoğrafı o gece buldum. Fotoğraftaki kadın annemin yaşayan halinden bile daha canlıydı. Yüzü nasıl renkli ve güzeldi, gözleri bile tatlı bir renkle ışıldıyordu. Oysa annemin gözlerini hep gri sanmıştım.

Saatler boyunca o fotoğraftaki kadına baktım, onunla konuştum. Benimle konuştuğunu hissettim. O fotoğraf bana yola çıkma gücü verdi, o cesareti asla bulamazdım, bu fotoğrafı annem bilerek mi saklamıştı? Şimdi ölmüştü ama çölün ayazındaki cansız bedeniyle bile bana elini uzatıyor gibiydi. O fotoğrafta annemi en yalın ve gerçek haliyle gördüm sanki, ardına saklanmak zorunda bırakıldığım gri perde aralanmıştı.

Çölü aşmaya karar verdim, ne olursa olsun çölü aşacaktım, alacakaranlıkta yola çıktım. Saatlerce ayaz ve karanlıkta yürüdüm, minik çöl hayvanları ve kaktüsler ve gökyüzünde tehditkar bir şekilde uçan akbabalarla birlikte. Çölün ötesinde ne vardı ve daha ne kadar yürümek zorundaydım… Sabahın ayazında başını çıkaran güneşi arkama alarak yürüdüm. Aç ve susuzdum, fotoğraf koynumdaydı, ama ilk anda verdiği cesaret tükenmek üzereydi. Ben tükenmeye başlamıştım, çöl ise ona hiçbir şey dokunamaz ve zarar veremez, hiçbir şey onun bütünlüğünü bozamazmış gibi sükunetle önümde uzanmaya devam ediyordu. Ne kadar yürüdüm bilmiyordum, açtım ve korkuyordum. Korku her şeyi bastırıyordu. Korku o kadar güçlüydü ki, çığlık çığlığa köye geri koşabilirdim. Ya önümde sadece çöl varsa ya başka hiçbir şey yoksa ya çölün ötesi de burası gibiyse… paniklemeye başlıyordum.

Düşüncelerime o kadar çok dalmıştım ki, kumun üstünde ayağım bir kemiğe takılana kadar farketmedim. Büyükannenin hikayelerini anlattığı kemikler, kaçan kadınların kemikleri önümde uzanıyordu. O kadar fazlaydı ki… Gri adamlar onları biz korkalım ve tüm yollarımız kapansın diye bırakmışlardı. Onları hiçliğe atmak istemişler, böylece ruhlarını yok edebileceklerine inanmışlardı. Oysa buradaydılar. Deriler ve etler kaybolmuş, yüzleri silinmişti. Ama kemikleri buradaydı. Kemikler kadınların hikayelerini fısıldıyordu. Kemikler çölde yalnız olmadığımı, korkmamam gerektiğini söylüyordu. Kemikler bana yolu gösteriyordu. Akbabalar ve kum fırtınaları bile onları yok edememişti. Onlardan korkmuyordum, benim geçtiğim yolu geçmişlerdi, benim korkumu ve cesaretimi hissetmişlerdi, onlar olduğu için şimdi buradaydım bunu hissediyordum. İlerlemeye devam ettim.