Pankhurst’ler: Dünyanın sefalet ve mutsuzluğuna karşı mücadele!..



Pankhurst o dönem kadının ezilenin ezileni olduğunu, sadece burjuvazi tarafından değil aynı zamanda erkek egemen zihniyetle kuşanmış ezilenler tarafından da “vasıfsız hizmetli” muamelesi gördüğünü söylemiştir. İşçi Partisi’nin derin ekonomik güçlükler yaşayan kadınları gündeme getirmemesine, oy hakkı mücadelesinde pasif kalmalarına tepkilidir.


Gülenay Eren

Emmeline Goulden, 14 Temmuz 1858 yılında orta halli bir ailede dünyaya gelmiş, annesi Sophia Crane’le birlikte katıldığı “kadınlara oy hakkı” toplantılarında konuya ilişkin çocuk yaşta fikir edinmeye başlamıştır. Babası da kölelik karşıtı olan Emmeline yirmi yaşına geldiğinde dönemin tanınmış pro-feministi kırk dört yaşındaki Richard Pankhurst ile evlenir. Avukat Pankhurst aynı zamanda “kadının mülk edinme hakkı”, “kadına oy hakkı” gibi birçok yasa taslağı hazırlamış, sosyalist ideolojiye yakınlığıyla bilinen bir isimdir.

Manchester’da yaşadıkları süre boyunca her ikisi de sendika üyelerinin, Marksistlerin, liberallerin, aydınların uzlaşarak kurdukları, ilk adıyla Bağımsız İşçi Partisi’ne üye olurlar. Richard, Emmeline’in sadece ev ve çocuk bakımını üstlenmesini istemez ve sosyal yardım kurumlarında çalışması için gerekli olanaklar sunar.

Emmeline için bu süreç sarsıcıdır. Yaklaşık 25 yıl liberallerle, daha sonra ise İşçi Partisi’yle ortak hareket etmiş, kadına oy hakkı için pasif mücadeleyi seçmiştir. Somut bir kazanım elde edilememesi ise daha sonra alacağı kararlarda etkili olur. Sosyal hizmet işlerinde çalıştığı yıllarda yoksul kadınların, özellikle küçük kızların babaları veya yakın akrabaları tarafından tecavüze uğrayarak hamile bırakıldığına ve kötü muamele gördüklerine, kadınların zor koşullarda çalışmasına rağmen geçinemediklerine, yaşlandığı için iş göremeyen kadınların sokağa atılmasına, kadınların fuhşa zorlandığına şahit olmuştur. “…özellikle küçük çocuklarıyla birlikte bu fakir ve kanunsuz küçük anneler.. militanlık eğitimimde güçlü bir faktördü.” (Benim Hikayem) Bugün dahi konuşulamayan bir “tabu” olarak ensest onda derin izler bırakmıştır.

Genç kadınların, erkeklerin yönetimindeki sendikaların baskısıyla -bu sendikalar patriarkal düzenin bizatihi üreticisi olan nüfuzlu erkekler tarafından yönetiliyor, üretime katılmaya başlayan kadınları vasıfsız işlerde çalışmaya zorluyorlardı- teknik işlerde eğitim almaları engelleniyordu. Pankhurst o dönem kadının ezilenin ezileni olduğunu, sadece burjuvazi tarafından değil aynı zamanda erkek egemen zihniyetle kuşanmış ezilenler tarafından da “vasıfsız hizmetli” muamelesi gördüğünü söylemiştir. İşçi Partisi’nin derin ekonomik güçlükler yaşayan kadınları gündeme getirmemesine, oy hakkı mücadelesinde pasif kalmalarına tepkilidir. İşçi Partisi’nin kadın üyelerinin, parti binasındaki kulüp odasına alınmaması, erkek işçilerle kadın işçilerin fabrikalarda ortak yürüttükleri mücadeleye rağmen hakim çoğunluğun genç erkeklerin oy kullanma ve seçilme hakkı kazanımını yeterli görmesi gibi örnekler Emmeline’i ve diğer kadın hakları savunucularını öfkelendirir. Artık öncü kadınların yeni sloganı “SÖZ DEĞİL EYLEM!”dir.

İngiltere’de o zamana kadar kadınlar yaklaşık kırk yıldır barışçıl yöntemlerle mücadele ediyorlardı. Sanayi Devrimi’yle burjuvazinin üretim faaliyeti gösterdiği alanlar genişlemiş, kapitalist sistem hızla gelişirken devasa bir mülksüzleşme dalgası başlamış, işçi sınıfı nüfusu artmış, üretimden gelen güçlerini mücadelede aktif örgütlemişlerdi. Özellikle Çartistlerin 1838 yılında altı maddelik taleplerinin ilki, 21 yaşına gelen erkeklerin oy hakkı talebinin kabulü ve gizli oylamaydı. 1832 yılında Reform Bill’le geliri belli bir miktara ulaşan toprak sahiplerine ve gelişen burjuva sınıfına oy kullanma hakkı verilmişti. Bu hak için kitlesel grevler yapan ve makineleri tahrip eden işçilere ise grev yasakları gelmiş, sadece dilekçe verme hakkı tanınmıştı. Ağırlıklı olarak monarşinin hüküm sürdüğü ülkede seçme ve seçilme hakkı sadece aristokrat ve “asil kana” mensup olanlara aitti. 1836 yılında 6 milyon yetişkinden sadece yüzde 14’ü oy kullanabiliyor, bir avuç azınlık artık milyonları oluşturan işçi sınıfı ve bileşenlerini yönetiyordu.

Sadece ekonomik taleplerle bir yere varılamayacağını anlayan sınıf hareketi yıllar süren mücadelenin ardından 1867 yılında 21 yaşını geçmiş ve aile reisi olan erkeklerin oy hakkı kazanmasını sağlamıştı. Her iki sınıftan ve aristokrat kökenli ailelerden gelen kadınlara ise seçme ve seçilme hakkı verilmemişti. Richard Pankhurst kendi hazırladığı kadınların oy hakkı yasasını 1867 yılında sunmuş ama ret cevabı almıştı.

1903 WSPU’nun kuruluşu

Eşi Richard Pankhurst’ün ölümünden sonra bir süre daha Manchester’da yaşayan Emmeline’in hukuk okuyan büyük kızı Christabel ve küçüğü Sylvia Londra’ya yerleşir. İki kızı da kurulacak olan WSPU’nun (Women’s Social and Political Union – Kadınların Sosyal ve Politik Birliği) öncü kadrosundadır.

“Erkeklerin özgürlük için savaşması doğruysa, kadınlar için de doğrudur. Kadınların ve çocukların özgürlükleri için savaşmak doğru olandır. Bu İngiltere’nin militan kadınlarının öğretisidir.” Emmeline göre “İnsan yapımı olan dünyanın sefalet ve mutsuzluğuna karşı…” savaşmak gerekiyordu.

WSPU, Pankhurst’ler liderliğinde teori ve taktiklerini “barışçıl militanlık” olarak adlandırarak patriarkal sistem karşısında aktifleşen savaşın isyancı kadınlarının teori ve pratiğinin ilk temsilcilerinden oldular. Bu hareket erkekler tarafından “sivil itaatsizlik” olarak anılacaktır. Kadınların dilekçe vermekle sınırlı oy hakkı talebi, WSPU militan bir çizgide mücadele kararı alana kadar sorun teşkil etmiyordu, çünkü Birleşik Krallık’taki tüm kadın nüfusunun vatandaşlık statüsü yoktu.

WSPU’nun faaliyetleri için Emmeline de Londra’ya taşınmıştı. “Büyük partilerle olan uzun süreli ilişkimiz, parti programlarına bağlılığımız ve seçim kampanyalarına sadık katılımımız kadınların oy hakkını hiçbir zaman bir adım öteye götürmedi. Erkekler kadınların hizmetlerini kullandı ama asla geri ödemeyi teklif etmediler,” diye yazıyordu Pankhurst.

Erkek çiftlik işçilerinin oy hakkı kazanımına atıfta bulunarak, “Gerçek şu ki, güçlerini yakarak, isyanla ve diğer tavırlarla, İngiliz siyasetçilerinin kavrayabileceği tek yolla bunu başarmışlardır. Eğer öyleyse Avam Kamarası’na yüz bin adam yürüyüşü tehdidi işe yaramış demektir. Bu, erkek tarım işçilerinin oy verme hakkı kazanmasında önemli bir faktördü, ancak kadına oy verme hakkı savunucuları bunu anlamadı.” Bu bağlamda Emmeline gelişen işçi sınıfı hareketinin mücadelesini erkeklerin oy hakkı kazanımına indirgemiş, o da mücadelesini kadına oy hakkıyla sınırlandırmıştır. Bunda, dönemin işçi sınıfı önderlerinin kadın hakları konusundaki hakim eril tutumun doğurduğu tepki elbette etkili olmuştur. Ancak erkek işçilerin daha erken kazandıkları siyasal hakların, gücünü üretimden alan, militan ve yıllara yayılan kesintisiz mücadelenin ürünü olduğu da aşikardır. Ezilenin ezileni olan kadınların daha sonraki yıllarda sınıf mücadelesinde daha ön saflarda yer almaya başlaması ve etkin mücadele yürütmesi birçok siyasal ve ekonomik kazanımın önünü açmıştır. Tarih bunun somut örnekleriyle doludur.

Yalnızca kadınların üye olabildiği ve her üyenin örgüt politikalarına riayetinin beklendiği WSPU, iki yıl boyunca sokaklarda, pazar yerlerinde yapılan propaganda konuşmaları ve çeşitli mekânlarda yürütülen tartışmalarla 1905’e kadar yoğun bir faaliyet içerisine girer. Yaklaşan seçimlerde iktidara gelmeyi uman Liberal Parti’nin propaganda kampanyasında Christabel Pankhurst ve genç fabrika işçisi Anna Kenney “Liberal Parti kadınlara seçme hakkı verecek mi?” diye sorar. Soru üzerine kadınlar gözaltına alınarak hapis cezasına çarptırılır ki bu İngiltere tarihinde kadınlar açısından ilk siyasi tutuklamadır. Bu sansasyonel eylem bütün ülkede hızla duyulur ve manşetlere taşınır. Ada ülkesinin her yerinde kampanya yürüten partilerin toplantılarını aynı soruyla basarak gerçekleştirilen eylemler ülke çapına yayılır. Bu çıkışla, militan olan olmayan binlerce kadın, diğer kadınlara oy hakkı örgütleri, yasal partilerin destekçileri, aristokrat ve burjuva ailelerden kadınlar hızla WSPU saflarına geçer.

Londra’da tek odada, eski bir daktiloyla başladıkları mücadele, hitabeti güçlü ve cesareti yüksek Emmeline Pankhurst’ün öncülüğünde hızla kitleselleşmiş, kadınların hayranlığını kazanmıştır.

400 kadının “Kadınlar için oy hakkı!” pankartlarıyla Parlemento’ya yürüyüşü hakkında şöyle yazmıştır: “Sonunda uyandılar. Kadınlar daha önce hiç yapmadıkları bir şeyi yapmaya -kendileri için savaşmaya hazırdılar. Kadınlar şimdiye kadar erkekler için ya da çocukları için savaştı. Artık kendi insani hakları için savaşmaya hazırdılar. Militan hareketimiz doğdu.” O dönem için kadınların yürüyüş yapması, hem de Parlamento’ya yürümeleri militan bir karardı. Sadece birkaç yıl içinde eşit medeni haklar için 260 bin kadından oluşan bir örgüt ortaya çıkmıştı. Sadece karşıt değil, aynı zamanda tarafsız kalan ve aktif destek vermeyen tüm güçlere savaş açmışlardı, çünkü hepsi kadın düşmanıydı ve mevcut yasaları destekliyorlardı. Militan kadın aktivistler anti-feminist kara propaganda ve baskılara karşı yeni taktikler icat etmeye yöneldiler.

Binlerce kadın, tanınan tek hak olan dilekçe verme hakkını “kadına oy” talebi içerikli dilekçelerle, toplu biçimde kullanmaya başlayınca, her sokak gösterisinde, hatta dilekçe verirken polisin vahşice saldırıları gecikmemiştir. 1907 yılında başbakana dilekçe vermek isteyen 130 kadın hapis cezasına çarptırılır. Bu ceza, kadınları yıldırmak yerine onurlarını ve kararlılıklarını daha da kamçılar. Dahası, demokratik olmayan toplumsal düzeninve gücü elinde bulunduranların kadınların haklı mücadelesini illegalize ederek halka karşı zorbaca yaptırımlar uyguladığı propagandası kitleleri etkiler. Kamusal ve siyasal alanda bu durum huzursuzluğun artmasından başka işe yaramadığı gibi İngilizce yayın yapan ülkelerde süfrajetlerle ilgili çıkan haberler sayesinde tüm dünya kadınlara uygulanan şiddeti ve kadınların kararlılığını duymuş, destekçileri artmıştır. WSPU örgütlenmesi, iktidardaki Liberal Parti’nin oylarının riske girmesini sağlayacak kadar güçlenmiştir. Öfkelenen Liberal Parti taraftarları bir toplantı çıkışı Emmeline Pankhurst’ü öldüresiye darp eder, aylarca yatakta kalmasına neden olan bu saldırının yarattığı sağlık sorunları ömür boyu etkisini gösterecektir. Saldırganlar bilinmelerine rağmen ne gözaltına alınır ne de soruşturma açılır.

WSPU, vites büyüterek parlamentoya karşı Royal Albert Hall’da kendi alternatif sokak parlamentosunu kurar ve buradan hem propaganda hem de yeni eylem kararları almaya başlarlar. Londra’daki ana ofis artık 23 odadan oluşmaktadır, ayrıca yayın organının hazırlığı için 13 oda daha ayrılmıştır. 1909 yılında haftada 30 ila 50 bin tirajlı, Ada’nın dört bir yanında satılan bir yayındır The Suffragette. 1910 yılında ise resmi olarak 110 ve yerellerde 105 ofisleri vardır. Tarihsel açıdan bakıldığında birkaç kadın öncülüğünde başlatılan bu hareket, döneminin koşullarına rağmen her anlamda çok hızlı gelişim göstermesiyle muazzam bir örnektir.

İşçi partililerin “kadınlar işlerini halletmek istedikleri zaman erkeklerin yaptıkları gibi büyük bir kalabalık toplayamadıklarını” söylemeleri üzerine WSPU belki de İngiltere tarihin en büyük mitingini düzenler. Hyde Park’ta 250 bin kadın ve taraftar erkeği bir araya getirme kararı alırlar. Maddi olanağı olmayan kadınlara bağış yoluyla bilet alınır, Ada’nın her ülkesinden kadınların Londra’daki mitinge katılımı sağlanır. Öyle ki, demiryolları ek seferler koymak zorunda kalır. Parkta konuşmalar için 20 tribün kurulur. Pankhurst o günü şöyle anlatır “Hyde Park’taki tribünüme girdiğimde, orada toplanan devasa kalabalığa baktığımda ve hâlâ her yönden parka akan sonsuz insan akınını gördüğümde şaşırdım. Bu kadar çok insanın toplanacağını asla düşünmezdim. Bir mitinge katılmak için üstelik.” Bütün gün süren gösterilerde iktidar yanlısı gazeteciler bile itiraf edecektir ki, mitinge 250 bin değil gün boyu süren insan sirkülasyonuyla 700 bine yakın insan gelmiştir. “İngiltere’nin herhangi bir yerinde ya da tarihte daha önce hiç bu kadar insan tek bir yerde toplanmamıştır.” Ama hükümet ve iktidar güçleri bu gövde gösterisi karşısında sessizdir.

Ertesi gün WSPU temsilcileri Başbakan’la görüşme talebiyle Parlamento’ya gitmek istediklerinde binanın yanına yaklaşmaları bile engellenir. Aynı gün yüz bin kadın Londra sokaklarındadır. Atlı polislerin ve çetelerin saldırıları karşısında geri çekilmeyen kadınlar çatışır. Yüzlercesi yaralanmış ve gözaltına alınmış, çatışmalar gece yarısına kadar sürmüştür. İki eylemci kadın Dowding Street, 10 numarada ikamet eden Başbakan’ın evinin camlarına taş atınca Pankhurst tereddüt etmez: “Pencereleri kırmak, siyasi bir durumla ilgili memnuniyetsizliği göstermenin onurlu bir yoludur… Pencereleri kırmak, erkekler bunu yaptığında siyasi düşüncenin onurlu bir ifadesi, kadınlar bunu yapınca adi bir suçtur!” Siyasi çifte standardı reddeden bir tutumdur bu. WSPU’nun işgal, lüks binaların camını kırma, özellikle kadın düşmanı politikacıların özel mülkiyetlerine zarar verme çağrısı sonrası eylemler de tutuklamalar da yaygınlaşır.

WSPU çatışmayı tırmandırma politikası güden hükümetin, kadınların tek yasal hakkı olan dilekçe hakkını da gasp etmesi üzerine Avam Kamarası önünde toplanır. WSPU’nun sembolü olan at üzerindeki John of Arc (Jeanne d’arc) önde, temsilciler arkada, binlerce kadınla birlikte yürürler. Pankhurst’ün gözaltına alınmasıyla amansız bir çatışma başlar. Tam anlamıyla bir sokak savaşıdır bu. Saldırı yine vahşidir, yüzlerce yaralı vardır. 180 kadın tutuklanır.

Süfrajet isyan hapishanelerde de insanlık dışı uygulamalara tabi tutulur: Kadınlar kelepçelenerek ve tek tip elbise giymeyi reddettikleri için akıl hastası gömleği giydirilerek karanlık, ıslak ve küçük hücrelere hapsedilirler. Ancak yeni bir taktik geliştirilmekte gecikilmez: Açlık Grevi. Sefil koşullarda açlık grevi yapan kadınlar su da içmezler. Açlık grevine başlanması üzerine iktidarın zorba yaklaşımları kamuoyunun tepkisini artırır. Aktivist kadınlar da sokak eylemlerine devam etmekte ısrarcıdır. Tepkiler üzerine hükümet açlık grevindeki kadınları, bağlayarak ve midelerine hortum sokarak zorla beslemeye tabi tutar. Yasa dışı olmasına rağmen “tedavi” adı altında, hayati tehlike arz eden, son derece acı verici bu uygulamada ısrar eder.

Fakat tüm bu gelişmelerin ardından kadınlar, 1910 yılındaki seçimlerde Liberal Parti’nin milletvekili sayısının 18’e düşmesini sağlar. Böylece Liberaller parlamentoda çoğunluğu kaybetmişlerdir.

Hükümet, varlıklı ve vergi mükellefi kadınlara oy hakkı sözü verir ama oylamada bu teklifi geri çeker. WSPU ise bu oylamanın sonucunu beklemek üzere eylemleri askıya almıştır.18 Kasım 1910 tarihinde yeni hükümetin kadınlara oy hakkını yok sayması üzerine İngiltere tarihine “Kara Cuma” olarak geçen dilekçe verme eylemi organize edilir. Hükümet eylemcileri terörize etme emri vermiştir. “Polis atlarının toynaklarından defalarca kaçmak zorunda kaldılar. Kimi kadınlar koşarak kaldırımlara çıktı, ama orada atlı polisler onları kovaladı ve ezilme tehlikesi yaşamaları için göstericileri duvarlara doğru sürdü. Kimileri binaların içine kaçtı ama polisler onları sürükleyerek çıkarıp atlı polislerin önüne attı. Avam Kamarası’na ulaşmak için, giysileri yırtılana ve son güçleri tükenene kadar savaştılar.” 1Gösteriler sonucunda on beş kadın ve dört erkek tutuklanır. Tüm bunlar Meclis önünde gerçekleşir ama tek bir milletvekili bile bu vahşete müdahale etmez. Kendi cinslerine ve partilerine sadakat mutlak öncelikleridir. Gözaltına alınan kadınlar bir süre sonra serbest bırakılır, önemli olan eylemleri provoke etmektir ve bu yeni hükümetin yeni taktiğidir.

[Sürecek]