Çarşamba, 22 Temmuz 2026

8 Mart: “Kadınların sesine kulak verelim”



Devletin tüm kurumları, erkeğin kadın üzerindeki egemenliğini pekiştiren “kadının rolünü” açıktan açığa destekliyor. Kadın-erkek arasında tam eşitlik olmadığı, rollerinin sorgulanmadığı ve toplumsal olarak bir dönüşümün sağlanmadığı koşullarda, kadının toplumda sadece bir cins olarak toplumu yönetmeye başlaması düşünülemez. Bu demektir ki, toplumsal yapıda bir “zihniyet” değişikliğinin olması gereği kaçınılmazdır.


Prof. Dr. Ali ARAYICI / Paris

8 Mart 1857’de ABD’nin New York kentinde 40 bin dokuma işçisi kadın, daha iyi çalışma koşulları ve ücret talebiyle bir tekstil fabrikasında greve başladı. Polisin kadın emekçilere saldırıp şiddet uygulaması ve fabrikaya kapatılmaları sonrasında çıkan yangında barikatlardan kaçamadığı için 129 kadın işçi diri, diri yanarak yaşamını yitirdi. İşte bu “barbarlık” ve vahşeti protesto etmek için, her yıl 8 Mart “Dünya Kadınlar Günü” olarak kutlanıyor.

8 Mart Dünya Kadınlar Günü Türkiye’de ilk kez 1921 yılında “Emekçi Kadınlar Günü” olarak kutlandı. 1975 yılından itibaren kapalı mekanlardan sokaklara taşınıp kitlesel olarak kutlanmaya başlandı. Türkiye’nin “BM Kadınlar On Yılı” programından etkilenmesiyle, “Türkiye 1975 Kadın Yılı” kongresi yapıldı. 12 Eylül faşizminin ilk 3 yılı hariç, 1984’ten başlayarak her yıl “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” çeşitli kadın kuruluşları ve sivil toplum örgütleri tarafından kutlanıyor.

Cinsiyet eşitsizliği

Kadın-erkek eşitsizliği ve kadınların yaşamın her alanında eşit olarak yer almaması üzerinde önemle durulması gereken bir konudur. Bu alanlar içinde biri ve en önemlisi -diğer alanları da belirleyen ve temel unsuru olan-, siyasi arenada eşit olarak yer alıp almaması sorunudur. Türkiye’de toplam nüfusun yarısı kadın olmasına karşın, kadınların TBMM’de milletvekili oranı yüzde 17, yerel yönetimlerde ise yaklaşık yüzde 7’dir.

Bu durum, sosyo-ekonomik, eğitsel, kültürel alanlarda çalışanlar ve yönetim kadrolarında bulunanlar için de geçerlidir. Buralarda da kadın-erkek arasında önemli bir eşitsizlik göze çarpıyor. Aynı koşullar paylaşıldığı halde toplumda erkekler yöneten, kadınlar yönetilen bir pozisyonda yer alıyor. Kadınlar da, erkekler gibi farklı çalışma alanlarında ücretli emeğe katılmaktadır.

Dünya Ekonomik Formu’nun, “2018 Cinsiyet Uçurumu Raporu”na göre, Türkiye cinsiyet eşitliği açısından 149 ülke arasında 130., ekonomik alanda 128., okuma-yazma alanında 94., sağlık alanında 59. ve siyasette cinsiyet eşitliği alanında ise 118. sırada yer aldı. Kadın-erkek eşitsizliğinin tüm alanlarda kapanması için 108 yıl ve ekonomideki eşitsizliğin giderilmesi için 202 yıl gerekiyor.

Zihniyet değişikliği

Kadın-erkek arasında biyolojik farklılık dışında, bilimsel olarak herhangi bir ayrım söz konusu değildir. Bu sav, doğanın kanununa aykırı olup erkeklerin, kadınlar üzerinde kurduğu egemenlik ilişkisinden başka bir şey olamaz. Toplumdaki cinsiyetçi işbölümü, “kadınlık rolü”nde kadına biçilen rol gereği “ev işleri, çocuk bakımı ve eğitimi, erkeğin işgücünün yenilenmesi vb. işlerle yükümlü olduğunu” tanımlarken, bu giderek “kadını da erkeğe bağımlı” hale sokmuştur.

Ne yazık ki, devletin tüm kurumları da, erkeğin kadın üzerindeki egemenliğini pekiştiren “kadının rolünü” açıktan açığa destekliyor. Kadın-erkek arasında tam eşitlik olmadığı, rollerinin sorgulanmadığı ve toplumsal olarak bir dönüşümün sağlanmadığı koşullarda, kadının toplumda sadece bir cins olarak toplumu yönetmeye başlaması düşünülemez. Bu demektir ki, toplumsal yapıda bir “zihniyet” değişikliğinin olması gereği kaçınılmazdır.

Kadınların sesine kulak verelim

Son yıllarda, kadın cinayetlerinde bir artış olmuştur. Çocuklarının yanında boğazlanan ve öldürülen kadınların, toplumsal cinsiyet ayrımının artması sonucunda katledilmelerine seyirci kalınmamalıdır. Kadın cinayetine karşı, devletin caydırıcı yasal tedbirleri alması gerekir. Bunlar, ne kadınların kurtuluşunu sağlar ne de erkek egemenliğine dayalı bir sistemi değiştirir. Bunlar, özgür, adaletçi, eşitlikçi ve barışçı bir toplumsal yapının kurulması özleminde bir başlangıç olabilir.

Erkek egemenliğinin ve tüm cinsiyetçi ayrımcılıkların son bulması için, kadınların eşitlik, kardeşlik, barış, özgürleşme ve demokrasi yolunda verdikleri mücadelesi desteklenmelidir. Yaşamın her alanında, kadın-erkek arasındaki eşitsizliğe, erkek egemenliğine, şiddete ve töre cinayetine karşı mücadele verilmelidir. Kadın cinayetleri karşısında aydın, devrimci, sosyalist ve soruna duyarlı herkes kadınlarla dayanışma içinde olmalı ve onların sesine kulak vermelidir!

Kadınlara karşı şiddetin önlenmesinde eğitim en önemli bir araçtır. İnsan hakları temelinde kadınların siyasi ve sosyal bilincinin geliştirilmesi, sosyo-ekonomik, kültürel, eğitsel ve siyasal alandaki başarıları desteklenmelidir. Bu bağlamda, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü, yaşamın her alanında kadın-erkek arasındaki eşitsizliğe ve erkek egemenliğine karşı bir “başkaldırı” ve “eylem günü” olarak kabul edilmelidir!