Oya Açan
Bir şeyi söylemen gereken zamanda söylememişsen, sonra konuşmak lüzumsuz. (Kubur)
Geçmişi yazmak zordur. Hele uzak bir “geçmiş”se ve bu geçmiş sizin de bir parçası olduğunuz bir süreçse… Düşüncesizlikten kaynaklanan hatalar, deneyim eksikliğinden beslenen yalpalamalar, çıkışsızlıkların da payı olan sürüklenmelere dalıp dalıp durmuş, en değerli zamanlar hovardaca harcanmışsa… Yenilgiler ve onun nedenleri dahi gelip sonraki adımların, bizden sonra gelenlerin kılavuz ipi olarak ele alabilecekleri bir doğrultunun farklı yanlarına işaret etmiyorsa…
Geçmişi yazmak zordur ama zorunludur.
Olayların akışı, bunlardan çıkan ders ve deneyimler dost sohbetlerinde -çoğu zaman çarpıtılarak- böbürlenme vesilesi kılınır, daha doğrusu bozuk para gibi harcanır. Özeleştiri kırıntılarına ise nadiren rastlanır bu türden sayıklamalarda.
Hata ve yanlışların gerçek nedenlerinin nerede yattığına ışık tutmak o geçmişi bizzat yaşayarak deneyimlemiş olanların gelecek kuşaklara söyleyebilecekleri belki de en anlamlı sözdür. Bu bizden sonra gelenlere ve tarihe karşı bir borçtur. Fakat bu borcu lâyıkıyla ödemenin ilk koşulu dürüst olmaktır.
Kuşkusuz hiçbir tarihsel kesit benzemez birbirine, her şey farklılaşmıştır ve her süreci kendi koşulları içinde ele almak elzemdir, ama bu konuda da süreçleri bizim gibi yaşamamış olanların ferasetine güvenmek gerekir. Bir yaşanmışlıktan ne alınması gerektiği -ve kimin ne alacağı- herkes açısından farklı farklıdır. Bu çıta akıl ve duygu ekseninde salınır durur. Onu çevreleyen toplumsal ilişkileri, öğrenme kapasitesi, donanım, örgütlülük düzeyi ve gelecek hayalleriyle nefes alıp verir ve bu örgü siz tükenmedikçe neredeyse hiç bitmez.
Geçmişi yazmak, üstelik bunu gerçeği eğip bükmeden yapmak daha da zordur. Buna eklenen bir başka zorluk ise kaynağını gerçeklikten/gerçekliklerden alan süreçleri herkese içirebilmeyi hedefleyen bir forma sokabilmektir; bu roman olur öykü olur şiir olur. “Hiçbir şey göründüğü gibi değildir” önermesini hayatın -ve mücadelenin- diline çevirebilmektir. Bunu kâh orasından kâh burasından, bazen doğrudan adını koyarak bazen sezdirmeden usul usul anlatma çabasından yorulmamaktır.
Ender Öndeş son romanı Kubur’da da bunu yapmaya çalışmış, gelecek kuşaklara karşı duyduğu sorumluluğu neyin öyle değil de böyle yaşandığını ustaca bir kurguyla dökmüş satırlara.
“Bu adam / sattı arkadaşını…”
Bu adam
sattı arkadaşını;
sattı altın bir tepside arkadaşının
kanlı, kesik başını… (Nazım Hikmet)
Kitap ’80 öncesinde sınıf ve kitle hareketinin kabarmakta olduğu kesitte yaşanan çok sayıdaki olaydan birine odaklanıyor. Bir cezalandırma eylemi öncesi yoldaşlarını ele veren bir hainin ağzından anlatılıyor süreç; öncesine dönüyor, sonrasına uzanıyor. Roman örgüsü, onları çevreleyen koşulları ve kişilikleri de çevrimine alarak kitaba bambaşka bir anlam katıyor. Didaktik değil; karakterler toplumsal-ruhsal durumlarına uygun olarak eyliyor. Mesele şu ki, işin içine kişisel sempati -ve antipatiler- girince o inceden inceye planlanmış ve kıyısından köşesinden neredeyse bütün mahallenin bir biçimde dahil olduğu eylem başarısızlıkla sonuçlanıyor, Ferhat katlediliyor, diğerleri birer birer devletin eline düşüyor.
En iyi arkadaşını, örgütlü mücadele içinde birlikte yürüdükleri yoldaşını satıyor Emin.
Ferhat olası başarının ve bunun yaratacağı etkinin coşkusuyla önünü arkasını fazla düşünmeden belki kimi işaretleri görmezden geliyor belki de arkadaşına kondurmak istemiyor:
Ferhat başka biriydi çünkü. Başka türlü bir insan. Kuşku ya da çekince değil, tutku vardı onun hayatında. Yalnızca inandığı şeyler açısından değil, insanlara yaklaşımında da öyleydi. Birine ya da bir şeye baktığında, ‘belki’, ‘acaba’ gibi yan yollara sapmadan doğrudan bakar ve koşulsuz bağlanırdı.
Oysa Ferhat’ın eşi Serpil öyle mi:
Çok akıllı bir kadındı Serpil… Önsezileri vardı ve hep doğru çıkardı o önseziler. Kadınlarda öyle şeyler olur ama onda daha bir başkaydı sanki. Güvenilmez bir şeyler görüyordu bende hep. Ferhat’ın görmediği, belki de görmek istemediği şeyler…
Yaşam ile ölüm arasındaki giyotin
Hiçbir plan kurguladığınız gibi işlemez, bütün olasılıkları ve handikapları gözönüne aldığınızı düşündüğünüzde bile böyledir, bu kesin. Gün günden, bazen saatler içinde değişir işlerin seyri, geride kalmak ölüm demektir ne var ki hayat bizden önde gider. Durağan ve tekdüzeleşmiş, adeta her şeyin aynı şekilde akıyormuş gibi göründüğü her kesit daha biz ona nüfuz etmeden çoktan farklılaşmıştır. Çünkü değişim, yenilenme ya da çürümenin kökleri daha öncesindedir. Olsa olsa görememişizdir bu alametleri…
Duygudan “arınmış” bir devrimcilik düşünülemez ama duyguların kumanda ettiği bir akışta sonuçların ne olacağını da kimse kestiremez. Bizi silahsız bırakan her zayıflık eninde sonunda hükmünü acı bir biçimde yürütür. Öndeş’in kitabı hem bunun hem de ihanetin yol açtığı yıkımın çarpıcı görüntülerini sunuyor.
Kubur, yaşam ile ölüm seçeneğiyle karşı karşıya bırakıldığında, aslında yaşamak olmayan dipsiz bir karanlığın ve çürümenin girdabına sürüklenen bir ihanetçinin kendisiyle yapmış olduğu tartışma/“hesaplaşma” sayıklamalarını zihninizde canlandırmaya çalışıyor. Direnmenin unsurlarını da belki bütün yönleriyle bilmeyiz ama çözülmenin, ipinden boşalmış bir sandal gibi hiçbir limana ulaşmayan o dipsizliğin nasıl olup da bu kadar tahrip edici olduğunu hayal bile edemeyiz:
Ölüm yalnızca hayatı değil, soruları ve yanıtları da bitiren bir şey. Yaşadığında ise, sen olmayan sen olarak yaşadığında yani, soluk alıp vermenin bedelini, fiyatını ya da ücretini, her ne dersen de işte, soruların ve yanıtların azabıyla ödemeye devam ediyorsun ve bu, bütün duvarları dümdüz bir kuyunun dibine doğru yolculuk gibi, boğulmak gibi bir şey. Sadece, uzun sürüyor, çok uzun sürüyor. Bitsin istiyorsun, gerçekten istiyorsun bazen…
Devlet unutmaz, devrimciler de!
Çözülmenin bedeli bu kadar ağırken sefil “getirileri” de alelade bir polis şefi tarafından şu diskurla servis ediliyor:
Sen bize yardımcı oldun, değil mi? Eyvallah. Oldun. Biz de sana yardımcı olacağız elbette. Çünkü niye? Devlet, unutmaz. Devlet, kendisine güveneni boşlukta bırakmaz (…) Bundan sonrasında, inişler çıkışlar, zikzaklar, tümsekler, çukurlar yok. Kaymak gibi, tertemiz, yepyeni bir yol! Yeni bir hayat! Yeni bir yüz! Yeni bir kimlik! Kilometreni sıfırlıyoruz Emin! Senden yeni bir adam yaratıyoruz!
Unutmak deyince, insan beyninin yetersiz ve yeteneksiz olduğu tek alanın unutmak olduğunu ve hayatın asla silgi kullanmadığı söylenir. Renkler, kokular, birbirine benzeyen sesler, daha bir sürü şey… Sizi yıllar öncesine götüren işaretler, mimikler, nesneler, gülüşler, yılgınlığa davet hüzünlü yazıklanmalar. Hiçbiri asla kaybolmaz, dönüp dönüp size o geçmişi hatırlatır. İlk bakışta farkedilmeyen sinsice gizlenmiş incecik yarıklardan fışkırır o ‘eski günler’. Devrim yapma özlemiyle ayağa kalkmışların cesaretinde ve yanılgılarında çıkar ortaya. Geçmişte daha tek tükken, neoliberalizmin kitleselleştirmeyi başardığı çürüme ve ihanetin pespaye zavallılığında kusuyor şimdilerde iğrenç yüzünü. Devrim saflarından düşürülerek pis işlerde kullanılan bireyler yerine yozlaştırılan, devrimcilerin etkisinin kırıldığı yerde kolektif ihbarcılık ve pişmanlığın meşrulaştırıldığı bir iklim yaratılmaya çalışılıyor. Emin’lere “gizli tanık” elbisesi giydiriliyor, onun dışındakiler devletin çeteleştirme politikasının piyonları haline getirilerek iş görüyorlar.
Geçmişi yazmak zordur ve bence Ender Öndeş bunu hiçbir ayrıntıyı ve dersi atlamadan iyi yapıyor; yalın, doyurucu ve ders niteliğindeki soru işaretleri bırakarak…
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!