Grevciler gücü, dostluğu ve umudu yanlarına almış yürüyorlardı



Yaşadıkları mahallelerden çıkıp normalde sadece pazarları ailecek gittikleri şehir merkezine doğru yürümeye başladılar. Bulvarlarda kafe müşterileri duvara yapışarak kendilerine yol açıyordu. İnsan seli Paris Caddesi’ne doğru akıyordu. Bu güç gösterisinde bulunmak için önüne neresi çıkarsa oraya giren bir kalabalık değildi. Belli bir amacın peşinde, yek vücut sürüklenen bir varlıktı.


Derken bir yıl grev patlak verdi. Sanki uzak yollardan gelmiş, Fransa’nın dört bir yanındaki demiryolu çalışanlarının örgütlenmesiyle doğmuş bir grevdi. Yönetim kurulu bütün bir yaz güç toplamış bu fırtınanın kopmasını bekliyordu. Bütün öfke ve ihtiyaçlar ateşçiler, depo temizlikçileri ve istasyon hamalları için basit ve net bir biçim almıştı. Ulusal sendika başkanı “Paramızı söke söke alacağız!” demişti. Sürekli sözde kalıp hiçbir zaman ödenmeyen, günlük beş frank ikramiye, insanları tek motivasyon kaynağının para olmadığı başka bir hareketin içine çekiyordu. Sonbaharda olaylar birbirini takip etti. Grev La Chapelle ve La Plaine fabrikalarında patlak verdi. Şirketin güney departmanı çalışanların ücretine günde on iki kuruş zam yaptı. Kuzey departmanının tamamı iş bıraktı. Bunu P.L.M. ve doğu departmanı izledi. Mösyö Briand yirmi bir şirket çalışanını tutuklattı ve yirmi bir günlük bir süre için yedek personeli göreve çağırdı. Grevciler başkaldırıdan önce önlerinde on beş gün olduğunu düşünüyorlardı. Mösyö Briand L’Humanité dergisini arattı. Jaurès, olağanüstü halin tehdit dolu ortamında Saint Paul manejinde sekiz bin kişiye hitap etti.

“Trenleri şehrin güvenlik güçleri mi hareket ettirecek?” diye haykırıyordu.

Jaurès işçilerin yasadışı bir şekilde asker haline getirilmelerini lanetliyordu. Paris’e Lépine polisi hükmediyordu.

Şehirde Antoine ve başmühendis grevin bitmesini bekliyordu. Avlularda işçiler öbek öbek toplanmış, alçak sesle konuşuyorlardı. Bir müfettiş ya da Antoine geçtiğinde bu gruplar yavaşça dağılıyordu. Sonra grev bir salgın gibi yayıldı. Atölyelerde, tavandaki camın beyaz ışığı altında, makine kolanları gece uykularına yatmış gibi hareketsiz dururken, ustabaşı gevşek, geniş adımlarla dolanıyordu. Antoine koluna dört altın şeritli bir kol bandı takmıştı. Sanki savaştaydı. Gerçekten düşman saflarına geçtiğini hissettiği bir savaşın içindeydi sanki. Şehir ahalisi kendisine, “Kötü bir şeyin olmayacağından eminsiniz değil mi?” diye sorduğunda Antoine, “Göreceksiniz, her şey düzelecek,” cevabını veriyordu.

Korkan tüccarlar, “Asi işçilerinize göz kulak olmak gerek,” diyordu.

Askerlerin toplandığı atölyeler savaş karargâhı görünümüne bürünüyordu. Jandarmalar çantalarında pusulalarla çıkageliyor, vali ve başkomiser baskın yapıyordu. Niyetleri olası bir sabotajın önüne geçmekti.

Bunlar işçi kanı dökmeye hazır adamlardı. Antoine onlardan nefret etmekle beraber kendilerine grevi şiddete baş vurmadan çözmenin yollarını gösteriyordu. “Kendi kendimin düşmanıyım” diye düşünüyordu. Kişiliğinin bu şekilde bölünmesi, hayatında beliren bu boşluk, gençliği ile olgun yaşı arasında açılmış bu uçurum, polislerle giriştiği ikili görüşmelerde yara olup kanıyordu.

Antoine atölyelerde, kendisi için bir kamp yatağı kurulmuş bürosunda yatıyordu. Bir türlü uyuyamıyor, dirseği üstünde doğrulup gözlerini Ekim gecesinde salınıp duran mavi çamın doruğuna dikiyordu. Ama mavi çam kendisini avutmuyordu. Aklı fikri grevdeydi. Şafak sökerken, o grev kuvvetlerinin uyuduğu Toulon sokaklarından geçerek evine giderken kadınlar pencere kanatlarını evlerin duvarına çarparak gürültüyle açıyordu. Antoine sokakta yürürken kadınların kendisini bir casusu izler gibi izlediklerini görüyordu. Kadınlar pencereden pencereye konuşuyorlardı:

“Bu sabah da işbaşı yapmayacaklar,” diyorlardı.

Bir akşam işçiler gösteri yaptı. Yaşadıkları mahallelerden çıkıp normalde sadece pazarları ailecek gittikleri şehir merkezine doğru yürümeye başladılar. Bütün şehir söyledikleri şarkıyla yankılanıyordu. Bulvarlarda kafe müşterileri duvara yapışarak kendilerine yol açıyordu. İnsan seli Paris Caddesi’ne doğru akıyordu. Bu güç gösterisinde bulunmak için önüne neresi çıkarsa oraya giren bir kalabalık değildi. Belli bir amacın peşinde, yek vücut sürüklenen bir varlıktı.

Yürüyüşü uzaktan izleyen Antoine, “Huet’nin evine gidiyorlar” diye düşündü.

Gerçekten de oraya gidiyorlardı. Huet’lerin iki katlı taş işçiliği harikası evi Lamartine Sokağı ile Paris Caddesi’nin kesiştiği köşede yükseliyordu. Demir parmaklıklarla çevrili, insana tepeden bakan, soğuk bir evdi. Bütün pencerelerin kanatları örtülüydü. Kalabalık evi çevirdi. Enternasyonal sustu. Sadece insan sesinden bir uğultu, tek tük ayak sesleri duyuluyordu. Kalabalık bulut gibiydi. Bulutun içinden sesler yükseldi.

İşçiler, “Huet’ye ölüm!” diye bağırıyorlardı. Derken eve bir taş atıldı. Sonra iki, üç derken ev bir taş yağmuru altında kaldı. Enternasyonal tekrar yükseldi. Başmühendis çareyi mahzene sığınmakta bulmuş, tir tir titriyordu. Paris Caddesi’nin öbür ucunda jandarmalar belirdi. İşçiler ıslık çalıp, mavi üniformalı kolluk kuvvetlerine taş attılar. Güruh tekrar Toulon istikametine doğru harekete geçti. Antoine şarkı söyleyerek akıp giden kalabalığa bakıyordu: Kendisi yalnızdı. İşçiler ise kuvvetin anahtarı ellerinde yürüyorlardı. Bu önemsiz insanlar kendisinin bir pay alamadığı gücü, dostluğu ve umudu yanlarına almış, ondan uzaklara götürüyordu. O akşam Antoine yalnızlığının, insanlarla arasına girmiş mesafenin bilincine vardı.

Hayatın gerçeğini karanlık evlerine dönen, “başarılı” olamamış adamlar temsil ediyordu.

Antoine içinden, “Onlar yalnız değil. Gittikleri yer belli…” diye geçirdi.

Grev bitti. İşçiler, ağızlarında Enternasyonal, tekrar atölye ve depoların yolunu tuttu. Grevin son kıvılcımları da söndü. Hüküm giymiş grevciler hapishane hücrelerinde gelecek mücadeleleri düşünüyorlardı. Askerler garnizona dönüyor, polisler raporlarını yazıyordu. Grevin dağıldığı gün, Huet bozguna uğramış işçileri izliyordu. Bürosunun tül perdesini aralayıp, Antoine’a,

“Pislikleri iyi tepeledik,” dedi.

Antoine, bu adamla aynı kayığa bindiğinden, hiçbir karşılık vermedi. Tarifi güç, karmaşık duygular içindeydi. Grevi bozguna uğratmanın verdiği neşeye katılıyor, bir “grev kırıcı”nın duyduğu zevki duyuyordu. Duyduğu mutluluk kendini serseme çevirdi. İşçilerden nefret ediyordu. Bu nefretin sebebi onları içten içe kıskanması, gerçeğin kendi burjuva zaferinden ziyade onların uğradığı yenilgide gizli olduğunu hissetmesiydi.

[Antoine Bloyé, Paul Nizan, Çevirmen: Hüseyin Can Akyıldız, Sel Yayıncılık]