Dünü ve bugünüyle hapishane sorunları



Alınteri: Hasta tutsaklarla ilgili kampanyayı ve genel olarak hapishaneler sorunu konuşmak istiyoruz sizinle. Çok kuşbakışı olarak hapishaneler sorunu ve onun tarihsel evrimi konusunda neler söylersiniz? Uğur Şafak Karadaş: Hapishaneler sorunu çok kapsamlı ve derin bir sorun. Türkiye tarihi aynı zamanda bir hapishaneler katliamı tarihi; ’82-84-95-96-97-99 ve son olarak da 19 Aralık Katliamı olarak bildiğimiz 20 …


Alınteri: Hasta tutsaklarla ilgili kampanyayı ve genel olarak hapishaneler sorunu konuşmak istiyoruz sizinle. Çok kuşbakışı olarak hapishaneler sorunu ve onun tarihsel evrimi konusunda neler söylersiniz?

Uğur Şafak Karadaş: Hapishaneler sorunu çok kapsamlı ve derin bir sorun.

Türkiye tarihi aynı zamanda bir hapishaneler katliamı tarihi; ’82-84-95-96-97-99 ve son olarak da 19 Aralık Katliamı olarak bildiğimiz 20 cezaevine eş zamanlı büyük bir saldırıyla devam eden ve bugün de farklı biçimler ve araçlarla saldırı konseptinin devam ettiği bir süreç.

Yaşadığımız hak ihlalleri, tutsaklara dönük saldırılar bir geceden sabaha oluşan bir durum değildi. Özellikle Buca katliamı, Burdur katliamı, Ulucanlar katliamı ve Diyarbakır katliamı gibi katliamlarda devlet devrimci tutsakların doğrudan imhasını hedefleyen bir saldırı biçimiyle örmüştü ve yüzlerce tutsak bu direnişlerde yaşamını yitirdi.

19 Aralık’a geldiğimizde durum farklılaştı, dönemin başbakanı Bülent Ecevit’in bir sözü vardı ve o her şeyin özü-özeti niteliğindeydi. Neydi bu; “Dışarıya hakim olmak için öncelikle cezaevlerine hakim olmamız gerekiyor” diye aslında yeni tipte neoliberal rejimin geçiş aşamasına öncelikle içerdeki öncü dinamik güçleri teslim alarak geçebileceğini söylemişti. Ve bu, 19 Aralık’la birlikte artık cezaevlerine yönelik hak ihlalleri ve saldırılar içeriyle dışarısı arasında yaşamın hücreleştirilmesini hedef alan saldırıya döndü. Bugün yaşadığımız sorunların kökü burada yatıyor.

Devrimci tutsaklar F Tipine geçtikten sonra çok güçlü bir direnişle en azından bir konsensüs sağlamıştı ama güç kaybeden devrimci hareket ve sınıf hareketindeki zayıflama devletin, özellikle AKP ile birlikte faşist iktidarın elini güçlendirdi. Faşist rejimin devrimci tutsakları ezmeye dönük politikası 2016 Temmuz Darbesi’nden sonra gemi azıya alan bir saldırıya döndü.

Tek Tip Elbise saldırısını gündeme getirdi. İçerdeki devrimci tutsakların kararlılığı çok netti, şimdilik askıya almış durumda ve bu saldırı furyası devam ettiği sürece bunu tekrar gündeme getirecektir.

Pandemi fırsatçılığı

Alınteri: Pandemi süreci tutsakların tutsaklık koşullarını nasıl etkiledi. Faşist rejim pandemi sürecinin kısıtlamalarını kullanarak politik tutsakların yaşamını nasıl daha da hücreleştirdi?

Uğur Şafak Karadaş: Pandemi sürecinde devletin ilk saldırısı politik tutsakların 2000 sonrası kazanmış olduğu haklara yöneldi. Onları tümden yok etmeye ve ellerinden almaya dönük pervasız bir yönelime girdi. Bu bir fırsatçılıktı, siyasi tutsakların görüş hakkını elinden alan, iki ayda bir koli açma dayatması, spor alanlarının ortadan kalkması, ıslah politikasına uygun 10 saatlik ortak görüş hakkına dönük bir saldırıyla bu süreci vites büyüterek ileriye taşımaya çalıştı.

Ne yazık ki devrimci hareket ve toplumsal muhalefet yüzünü cezaevlerine dönmekte zayıf kaldı ve AKP iktidarı bunu ikinci bir fırsatçılığa çevirerek saldırının dozunu arttırdı. 2021’in şubat ayında yeni bir saldırıyla, infaz yakma saldırısıyla bu vitesi büyüttü ve 20 yıl, 25 yıl, 28 yıl hapishanede kalmış tutsakların infazını yakarak onların cezaları bitmesine rağmen uzun süreli “iyi halli olmadığı gerekçesiyle” tutmaya devam ediyor.

Bu süre içerisinde pandemiyle birlikte biriken sorunlar hasta tutsaklık sorununu da arttırdı. Türkiye ve Kürdistan hapishanelerinde bin 600 hasta tutsak var. Bunların 600’ü ağır hasta ve şu an konuşurken dahi cezaevlerinden tabutların gelebileceği altmış beş çok ağır hasta hasta tutsak var ve her an yeni bir cenaze çıkabilir. Özellikle son 6 yılda 103 tutsak veda hakkı dahi tanınmadan yaşamını yitirdi, yani tablo çok ağır ve durum kötü.

Nasıl bir mücadele hattı

Alınteri: Bu çember nasıl yarılacak. İçerisi ve dışarısı açısından mücadele denklemini nasıl kuruyorsunuz? Herbirimize düşen sorumluluklar nelerdir?

Uğur Şafak Karadaş: Devletin her türlü saldırı ve baskısına karşı bu denli stratejik bir saldırıyı içerdeki tutsakların sırtına bıraktık. Sadece içerdekilerin direnişiyle püskürtülebileceğini düşündük. O rahatlık içerisinde hapishaneler sorununu zayıf tuttuk. Bu sorun sadece içerdeki tutsakların direnişiyle aşılabilecek, sadece tutsak ailelerinin sokaklarda, hapishaneler ve ATK’lar önünde çözülebilecek bir sorun değil. Bu aslında daha kapsamlı, daha köklü bir mesele. Sonuç alıcı eylemler, uluslararası kamuoyunda politik düzeyde Türk devletinin yaptırımlarını zayıflatacak çıkışlar gerekiyor. Önümüze bu hedefi koymazsak politik tutsakların sorunu derinleşecek.

Şunu da bilelim, içerdeki tutsaklar dimdik. Onlar şu mesajı verdiler: “Bizim devletin her türlü saldırısına göğüs gerebilecek inanç ve kararlılığımız var. Sizden ricamız dışardaki toplumsal sorunların yükünü bizim omuzlarımıza bırakmayın!” Devrimci tutsaklar bu saldırılara karşı zaten çok güçlü ve örgütlü, devlet de zaten bu örgütlülüğü çözmek adına bu saldırılara devam ediyor.

Dışarısı-içerisi: Yaşamın hücreleştirilmesi

Alınteri: Hapishane sorunu yaşamın bir parçası haline geldi ve toplumsal bir sorun niteliği kazandı. “İçerde dışarda hücreleri parçala” sloganı 2000’li yıllardan kalmış gibi görünse de bugün de son derece güncel. Siz bu konuda ne düşünürsünüz?

Uğur Şafak Karadaş: Yaşamın her alanı hücreleştirildi diyoruz, içeriyle dışarısı arasında tüm farklar silikleşti. Bu saldırıları daha erkenden görüp güçlü bir konumlanma almazsak F tiplerinden daha ağır olan S tipleri dayatılıyor. Devrimci tutsaklar bunu göğüsler. İşin acı yanı, dışarının bunu göğüsleyebilecek bir gücü yok.

Kürt halk önderinin üzerinde uygulanan İmralı politikası artık o sınırlardan çıkıp yaşama dayatılan bir sürece evrilecek ve yaşamımız İmralılaştırılacak. Dolayısıyla Kürt halk önderi Abdullah Öcalan’ın özgürlüğünü de bu noktada sahiplenmek ve o tecrit politikasını kırmak hepimiz için ayrı bir görev.

Bu sadece Kürtlerin sorunu, sadece Alevilerin sorunu, sadece sosyalistlerin, devrimcilerin, komünistlerin sorunu olmaktan çıktı. Hapishaneler sorunu düzlem değiştirdi ve yaşamın her alanına yayıldı. Kayyum istemeyen bir öğrenciyseniz hapishaneler sorunu sabah 05:00’te kapınıza gelen polislerle önünüze düşebilir.

Tacize, tecavüze, yaşam hakkınızı koruduğunuz için, öz savunma hakkınızı savunduğunuz için hapishane sorunu önünüze düşebilir. Siz aşını, ekmeğini çöpten çıkaran çekçekçi bir emekçiyseniz de hapishane sorunu önünüze düşebilir, nitekim düştü de. Üç çekçi yaşam araçlarını savundukları için tutuklandı. Aydın, sanatçı, yazar, gazeteci vb. siz hatta milletvekili de olabilirsiniz ve hapishane sorunu sizin de önünüze düşebilir.

’90’lı yıllarda hapishane sorunu dediğimizde “Bir şey yapmışsındır, teröristsindir” gibi bir algı vardı ve bu da yıkıldı. Dolayısıyla yaşamımızın her anında ve alanında hapishane sorunu artık herkesin sorunu. Twitlere baktığımızda şöyle bir espri ile karşılaşıyoruz: “Ya, bir şey diyeceğim ama Silivri soğuktur…” Çünkü artık biliyor ki hapishane sorunu yaşamının bir parçası. Bu korkuyu, sinikliği, silikliği mücadeleyle aşabiliriz.

Kısacası, zor ve meşakkatli bir süreç hapishaneler sorunu çünkü demokrasi ve özgürlükler sorununun çözülmesi gereken ilk düğümlerinden biri  hapishaneler sorunundan geçiyor. Eğer biz bu düğümün ilk halkası olan hapishaneler sorununu çözemezsek arkadaki sorunları da çözemeyeceğiz. İnancımız yüksek, kararlılığımız tam ve çok güçlü direnç noktalarımız var. cümleyle onlardan bahsetmek istiyorum.

Bir yılını tamamlayacak olan Emine Şenyaşar’ın göstermiş olduğu adalet çığlığı bizim direnç noktalarımızdandır. Boğaziçi öğrencileri ve akademisyenlerinin gösterdikleri kararlılık bizim direnç noktalarımızdandır. Cumartesi Anneleri’nin yıllardır alanları sokakları tuttuğu kararlılık ve inat bizim direnç noktamızdır. Cizre’de devlet saldırısına karşı ölümü göğüsleyen Mehmet Tunç’un kararlığı bizim direnç noktalarımızdandır…

Bunlara sarılacağız, bir şeylerin değişebileceğine, bir şeylerin hakikat yolunda istediğimiz yönde ilerleyebileceğine dair kararlılığımızı da Kobanê zaferinden alıyoruz. Oraya yaslanacağız, bir şeyler değişebiliyor diyeceğiz ve mücadeleyi yükselteceğiz!

Tutsaklarımızın özgürlüğünü kazanana kadar bu mücadeleyi bırakmayacağız! Tekrar hatırlatıyorum; bu sorun sadece içerdeki tutsakların sorunu değil, sadece tutsak ailelerinin sorunu değil, bu sorun hepimizin sorunu. Dolayısıyla bu görev ve sorumluluğu mücadelenin her alanında katık etmek istiyoruz.