Türkiye işçi sınıfı tarihinin görkemli eylemlerinin başında gelen 15-16 Haziran Direnişi’nin burjuvazinin DİSK’i tasfiye girişimine tepki olarak patladığı bilinir. Bu yönüyle 15-16 Haziran DİSK’in kuruluş sürecini noktalayan perçindir.(*)
“DİSK gökten zembille inmedi…”
DİSK’in kuruluşunu o yıllarda sınıfa daha yakın duran bir grup sendikacının Türk-İş’ten ayrılıp yeni bir konfederasyon kurmaya yönelmelerine indirgemek büyük hatadır. O adım önemlidir ama daha çok işin formel gereğinin yerine getirilmesi anlamını taşır. Başka bir anlatımla, nesnel olarak olgunlaşmış bir sürecin bir bakıma dayattığı bir sonuçtur. Yoksa DİSK tek adımdan ibaret olmayan bir sürecin sonunda dövüşe dövüşe kurulmuştur. 1961 Ocak ayında yüzbin işçinin katıldığı Saraçhane Mitingi’yle başlayıp arkasından Kavel, Sungurlar, Paşabahçe, Kozlu… şeklinde devam eden bir dizi grev ve direnişin ürünüdür. Ortada bir sendikalar ve grev yasası bile yokken patlak veren Kavel grevi başta olmak üzere bu direnişlerin çoğu mevcut yasa ve yasakları takmayan fiili-meşru direnişlerdir. DİSK adı tarihsel olarak bu yüzden militan mücadeleci bir sendikal anlayışı çağrıştırır.
DİSK’in kuruluş süreci bir yönüyle de bağımlı Türkiye kapitalizminin 1950 sonrası yaptığı sıçramaya paralel olarak kırlardaki çözülmenin şehirlere savurduğu ama köylülükle bağı henüz bütünüyle kopmamış yarı proleterlerin işçileşme sürecidir. Bu bağlamda sınıfın “kendinde sınıf” olmaktan çıkıp “kendisi için sınıf”a dönüştüğü bir süreç özelliğini de taşır.
DİSK’in kuruluşuna öncülük eden ilerici sendikacıların bu süreçteki rolleri ve emekleri elbette küçümsenip unutulamaz. Fakat onların korku ve tereddütleri de sık sık kendisini gösterir. Örneğin 15-16 Haziran öncesi DİSK yönetimi bütün stratejisini 17 Haziran günü için başvuru yapılan (İstanbul Valiliği’nin de hemen reddettiği) yasal bir miting düzenleyip sendikalar yasasında yapılmak istenen değişiklik çıkacak olursa iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvuru üzerine kurar. Bu arada fabrikalarda ve sendika binalarında düzenlenen toplantılarda işçiler bilgilendirilir. Lastik-İş Genel Merkezi’nde düzenlenen bu toplantılardan birinde konuşan bir temsilci, tabanın ruh halini ve kararlılığını çok net sözlerle dile getirir: “DİSK gökten zembille inmedi, onu hepimiz var ettik, var edeceğiz. Biz gözbebeğimiz gibi DİSK’i korumayı bileceğiz” (aktaran K. Sülker, Türkiye’yi Sarsan İki Uzun Gün/15-16 Haziran, V yayınları, Ocak 1987, Ankara, sf.62). 15-16 Haziran’ı -ve DİSK’i- yaratan işte bu irade ve kararlılıktır!
Tabandaki öfke ve devrimci dinamizm DİSK yönetiminin çizdiği sınırlar içinde kalmaz, fabrikalardan taşarak caddelere ve karayollarına akar. Öyle ki, 15 Haziran Pazartesi sabahı işçilerin İstanbul’un yanı sıra Gebze ve İzmit’te de harekete geçip yollara döküldüğünü DİSK yöneticileri gazetecilerden gelen telefonlardan öğrenirler. Dönemin DİSK Genel Sekreteri Kemal Sülker tabanla tavan arasındaki bu kopukluğu yıllar sonra kaleme aldığı kitabında bir anlamda itiraf eder. Onun sözleriyle “Olup biten hakkında DİSK yöneticilerinin yeterli değil hiç bilgisi yoktu(r).” (agk, sf.83).
Kabaran sel o kadar büyük ve militandır ki, sadece TÜSİAD patronlarını ve burjuva devleti değil dönemin DİSK yöneticilerini de panikletir. Genel Başkan Kemal Türkler, devlet radyosunun mikrofonlarından işçilere kışkırtmalara kapılmayıp sakin olmaları ve fabrikalarından çıkmamaları çağrısı yapar. Bu arada orduya övgüler düzüp Anayasa’ya bağlılıklarını vurgular. Dönemin DİSK Genel Sekreteri Kemal Sülker o tarihi günlerde oynadıkları rolü yıllar sonra bile şu rahatlıkta anlatır: “Girişilen tahripkar eylemle bir ilgimiz olmadığını İçişleri Bakanı’na söyledik. Ve kesinlikle de bu tahripkar olayları tasvip etmediğimizi bildirdik. Ayrıca da işçilere de radyoda bir uyarma yaparak kötü cereyanlara alet olmamalarını istedik.”
DİSK’in DİSK olmaktan çıkışı
DİSK yöneticilerinin o sıralar henüz baskın hale gelmemiş bürokratik eğilimlerinden kaynaklanan korku ve tereddütlerine 15-16 Haziran örneğinde olduğu gibi sonrasında da zaman zaman yine tanık olunur. Ama 1960’ların o toplumsal uyanış ve hareketlenme koşullarında işçi sınıfını da saran dinamizm ve atılganlık bunun baskın hale gelmesine o kesitte meydan vermez. Gerek bu taban baskısı gerekse henüz bütünüyle yitirmedikleri ilerici özellikleri nedeniyle o zamanki DİSK yöneticileri, daha doğrusu DİSK’in kurumsal varlığı sınıf hareketinin önünü açan bir rol oynar. Bazen mecburen peşine takılıp arkasından sürüklenme biçiminde de olsa zamanın DİSK yönetimi ile sınıf hareketi arasında o kesitte birbirini tamamlayıp ileri iten simbiyotik bir ilişki vardır. (**)
Ne var ki ilişki hep böyle sürmez. “Başlangıçta ilişkinin her iki tarafının da birbirinden güç ve cesaret alarak ötekini de ileriye çektiği ‘ortaklık’ zamanla bozulup yozlaşır. Taraflardan biri (DİSK yönetimleri) bu ortak yaşamdan yararlanmaya devam ederken ötekinin (işçi sınıfı ve onun sendikal mücadelesi) zarar gördüğü parazitik (parasitism) bir ilişki halini alır. Bu bozulma DİSK’in DİSK olmaktan çıkışını da beraberinde getirir. Bazılarına şaşırtıcı hatta zorlama bir bağlantı gibi gelebilir belki ama 15-16 Haziran Direnişi sırasındaki kopuşu bu deformasyonun başlangıç noktası olarak görmek yanlış olmaz.” (15-16 Haziran: Görünenin arkası, Alınteri, 15 Haziran 2021, https://alinteri5.org/15-16-haziran-gorunenin-arkasi)
Yalnız kopuşun yarılmaya dönüşmesi bir çırpıda olmaz. Yıllara yayılan çelişkili bir süreç biçiminde gelişir. Ancak DİSK’in TKP’nin hegemonyasına girdiği 1970’lerin ortalarından itibaren hızlanır. Buna rağmen 12 Eylül darbesine kadar geçen süreçte DİSK sınıfın -tabii ki burjuvazinin de- gözünde hâlâ mücadeleci bir sendikal anlayışın temsilcisidir. Metalden tekstile, kimyadan gıdaya her sektörde yaptığı TİS’lerle emeğe nefes alma olanağı kazandıran ve Türk-İş tabanını bile imrendiren hakların kazanılmasına öncülük eder. Yanı sıra TKP’nin o zamanki siyasi hesaplarından hareketle de olsa 1976’daki DGM Direnişi ve 1977’deki MESS grevi (Büyük Grev) gibi militan politik grevler örgütler. Keza sınıfın gücünü sergilediği görkemli 1 Mayıs’ların başını çeker. Taksim’i 1 Mayıs alanına dönüştüren sürecin önünü açar.
Ancak DİSK’i DİSK yapan mücadeleci tutum ve gelenekler sürdürülüyor gibi görünse de hem sendikal anlayış hem de iç ilişkiler ve sendikal işleyiş bakımından içten içe bunun tam tersi yönde bürokratik bir yozlaşma süreci yaşanmaktadır. Konfederasyon içinde bir taraftan TKP ile CHP yanlısı sendikalar arasında giderek kızışan bir iktidar çekişmesi vardır diğer taraftan TKP kendisi dışındaki bütün devrimci hatta TİP yanlısı güçlere bile hayat hakkı tanımamak için elinden geleni yapar. Öyle ki, özellikle Maden-İş’in örgütlü olduğu fabrikalarda tespit edilen devrimci işçilerin işten atılması için fabrika yönetimlerine listeler verilip baskı yapılır, devrimci işçilerin şube binalarına girişi dahi zorbalıkla engellenir. Siyaset yasakçısı bu hegemonik tutum, TKP’nin temsil ettiği çizgiye karşıt devrimci örgütlerin 1 Mayıs’a katılımını yasaklama kararıyla 1977 katliamına çanak tutma noktasına varır. Sözleşmeler artık taban iradesi hiçe sayılarak imzalanmakta, muhalif listelerin temsilcilik seçimlerine katılmaları bile engellenmekte, genel kurullarda yönetim listeleri kapalı kapılar arkasında yapılan pazarlıklarla belirlenmektedir.
Son noktanın konuluşu
Bu kimlik ve irtifa kaybı 12 Eylül askeri faşist darbesiyle doruğa çıkar. DİSK yönetimi faşist darbeye karşı dil ucuyla dahi direniş çağrısı yapmaz. Tersine o sırada grevdeki 40 bin metal işçisi dahil tabanı yüzüstü bırakarak kendi paçalarını kurtarmanın derdine düşer. DİSK’i TKP’ye peşkeş çeken kadroların çoğu kapağı yurtdışına atarken dönemin DİSK ve Genel İş başkanı CHP’li Abdullah Baştürk başta olmak üzere geride kalan yöneticiler çok geçmeden birer-ikişer yakalanırlar. Öte yandan o güne dek “önder” belledikleri yöneticilerini önlerinde göremeyen şube yöneticileri, işyeri temsilcileri ve öncü işçiler diğer sendikalar gibi DİSK’i de kapatan cuntanın çağrısı üzerine sıkıyönetim komutanlıkları önünde teslim olma kuyruklarına girerler.
TÜSİAD patronları ve onların hizmetindeki devletin 12 Mart döneminde tamamına erdiremedikleri DİSK’in defterini dürme işini 12 Eylül ve onun sıkıyönetim mahkemeleri tamamlar. Baştürk ve yargılanan diğer sendika yöneticilerinin çoğu 12 Eylülcüler karşısında onurlu bir duruş sergiler. Fakat kuruluş yıllarının mücadeleci ruhunu daha 12 Eylül gelmeden yitirmiş olan DİSK açısından onların bu duruşu, geleceğe dönük motive edici bir umut ve çağrı olmaktan çok onurlu bir geçmişe hiç olmazsa başı dik konulan nokta olmaktan öte bir anlam taşımaz. Nitekim 12 Eylül karanlığının dağılmaya yüz tuttuğu günlerde kurulan bağımsız Otomobil-İş sendikasının öncülük ettiği 1986’daki Netaş Grevi ve sonrasının Bahar Eylemleri dalgası DİSK’in geçmişinden kimi esintiler taşısa da çoktan tüketilmiş olanı canlandırmaya yetmez.
1990’ların DİSK’i esas olarak geçmişin hem parasal hem de manevi mirasını paylaşma kavgalarıyla karakterize olur. Bu arada o yıllarda neoliberal dalganın akıntısına kapılmanın tezahürü olan “çağdaş sendikacılık” tartışmaları ve yönelimi, Kavel’lerde, Rabak’lar’da, Derby’lerde, Demir Döküm’lerde, Auer’lerde, 15-16 Haziran’larda cisimleşen geçmişle duygusal-düşünsel köprülerin de atılması işlevini görür.
DİSK’in artık ismi vardır ama eski cismi ve o ismin çağrıştırdığı ruhu yoktur. Bu sonuç sadece üretim yöntemlerindeki değişime bağlı olarak sınıfın yapısında ve sendikal mücadelenin koşullarındaki değişime bağlanamaz. Bu nesnel etkenlerin yol açtığı değişim, bunun beraberinde getirdiği engel ve zorluklar elbette görmezden gelinemez ama asıl tükeniş zihinlerde yaşanmıştır. Sonucu tayin edici olan budur.
15-16 Haziran ruhunu sürdürmekten söz edeceksek…
Dolayısıyla 15-16 Haziran 1970’de burjuvazinin tasfiye etmeye yeltendiği DİSK’e sahip çıkmak için İstanbul-Gebze-İzmit somutunda Türkiye’yi sallayıp sarsan işçi sınıfı, o tarihi eyleminin geleneğini yaşatıp sürdürmek istiyorsa şayet, tekelci burjuvazi ve faşizmin karşısına çıkaracağı engeller yanında bugün içi çoktan boşalmış, dahası bir tarihi sömürerek arkasına saklanan DİSK barikatını da yıkıp geçmek zorundadır!
Araya derin kuşak kopukluklarının da girdiği bugünün genç ve deneyimsiz işçi yığınlarının yeniden bir sınıf haline gelişi de sınıfın sadece iliğini-kemiğini sömürmekle kalmayıp onun onurunu da hiçe sayan neoliberal açgözlülüğün yol açtığı yoksulluğa, işsizliğe, geleceksizliğe ve düşkünleşmeye dur diyebilmenin de yolu bu zorunluluğun gereklerini yerini getirmekten geçmektedir!
Bunu nasıl yapacağız?
Bu sorunun yanıtı aslında bugünün içinde var. İşçi sınıfı bugün gövdesiyle gerici bir ideolojik hegemonya altında olsa da kendi sınıf çıkarları konusunda samimi ve çeşitli hesaplar peşinde olmayan direnişçi sendikaları adeta izliyor. Bunu motokurye eylemlerinde de yılın başında Gaziantep’te patlak verip bir dalgaya dönüşen ücret eylemlerinde de inşaat, otomotiv, market-mağaza gibi işkollarında da görüyoruz. Buralarda belirli mevziler kazanmış, sabırlı ve inatçı çabalarıyla tabanla kalıcı ilişkiler başta olmak üzere en azından bu mevzilerde az çok derinleşme de yakalamış güçler hızla adres haline gelebiliyor. İşçiler mevcut sarı ve bürokratik sendikaların usandırıcı pratiklerini bizzat yaşayıp deneyimliyor ve bu noktada güven verici alternatifler çıktığında gövdesiyle olmasa bile öncü-arayış içindeki çekirdeğiyle gözünü onlara dikebiliyor.
İşçiler daha militan ve kararlı olduklarını düşündükleri mevcut sendikalara alternatif sendikalara yöneldikleri anda patronlar cenahı hızla “sendikalaşacaksanız onu da biz sağlarız” moduna geçebiliyor. Mesela Pressan’da Türk Metal çalışmasından sözümona rahatsız olan patron TOMİS’i farkedince TM ile el ele sendikal örgütlenmeye girişebiliyor. Başka bir yerde sendikasız işçiler kendi yönelimleriyle mesela DİSK’in nispeten güven veren sendikalarında örgütlenmeye başlayınca orada hızla başka bir sendikayı (daha sarı olanı) kendileri örgütleyebiliyor (son olarak enerji işçilerinin Enerji-Sen’de örgütlenmesi ya da ağaç işçileri örneğinde olduğu gibi).
Bu arayışların adresi olmanın daha somut örnekleriyse İnşaat-İş, DGD-Sen ya da Bağımsız Maden-İş örnekleridir. Bu sendikalar kendi işkollarındaki duruşlarıyla, inatla yaşama geçirdikleri sendikal anlayışlarındaki netlik ve pratikleriyle sınıfın kendi işkolları dışındaki kesimleri gözünde de saygın bir konum ve çekim merkezi özelliği kazandılar. Burada tayin edici noktayı sınıf çalışmasında ısrar, söz ve eylemin birliği, bu konudaki samimiyet ve süreklilik oluşturuyor. Sınıfın dışından ona akıl satan değil onunla omuz omuza dövüşerek mevziler yaratmaya çalışan hemen her güç bu yönde belirli sonuçlar elde edebiliyor. Bu olgu bile sınıftaki arayışın anlaşılması açısından kafidir.
Sınıftaki arayışı arayışı içerden dönüştürmeye çalışan güçlerin hemen hepsi DİSK’in artık aşılması gerektiğini görüyor ve savunuyor. Ortamlarda aynı şeyi söyler görünenlerden farklı olarak bu konuda samimi olanların önlerinde-önümüzde somut bir görev duruyor: Sınıf içinde kazanılmış dinamik-militan mevzileri dar grupçu bir yaklaşımla biricikleştirip-mülkleştirme çabasına girmek ya da “benim değil” diye uzak durmak yerine sınıfın toplam çıkarlarını esas alan devrimci bir yaklaşımla güçleri birleştirebilmek, kim nerede güçlüyse ona omuz vererek güçlendirecek bir yaklaşımla gücü yoğunlaştırmak kaçınılmazdır.
Önümüzdeki günler çok kritik bir seyirde ilerleyecek. İşçi sınıfına düpedüz açlığın, işsizliğin ucuzun da ucuzuna çalışmanın dayatıldığı mevcut koşullar sınıfın mevcut durumunu ve ruh halini değiştirip onun sınıflaşması sürecini hızlandıracak umulmadık sonuçlar elde etme olasılığını da bağrında taşıyan günlerdir. Tam da bu noktada sözünü ettiğimiz güç yoğunlaşmasını ortak bir sınıf tutumuna dönüştürmek, sınıfın gövdesiyle harekete geçip dönüşmesini sağlayacak bir mutabakatın sağlanması yaşamsal önemdedir. Bunun adı “direnişçi sendikalar platformu” mu olur başka bir şey mi önemli değil. Mesele bunun doğruluğuna inanan, bunu kendine dert eden tüm güçlerin meselesidir. Aslolanın bir çatı yaratmak değil, hayatın içinden örülecek, günlük mücadele içinde biriktirilerek sabırlı ve inatçı bir çabayla inşa edilecek bir çatının yaratılması olduğu unutulmamalıdır.
(*) Perçin: Kalıcı mekanik tutturucu, iki ya da daha çok levhayı birbirine sökülmeyecek bir biçimde bağlamak için bunlarda bulunan ya da açılan deliklerden geçirilip iki ucuna çekiçle vurularak şişkinleştirilen yuvarlak metal çubuk.
(**) Simbiyoz ya da ortak yaşam/ortak yaşarlık, iki canlının birbirleriyle yardımlaşarak tek bir organizma gibi bir arada yaşamaları.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!