Çiçek Özgen
“Ölümü bekliyoruz”…
İşyerinde çalışan çaycı abla gözlerini gözüme dikip söyledi bugün bu sözleri. “Ölümü bekliyoruz, 10 bin kira ödeyecek param yok ki taşınayım…”
Kızı olmasa memlekete gideceğini söylüyor ama kızı okuyor ve onun için burada kalmaya mecbur. Üstelik dökülen, eski bir binada yaşamak zorundalar… Komşusu, ki en yakın arkadaşıymış, bugün başka bir semtte 10 bin liraya kiraladığı yeni bir eve taşınıyormuş. Depremden korkuyormuş çünkü, şimdiki binanın yıkılacağını düşünüyormuş. Ağlıyor, “Hiç tanıdığım yok bu şehirde, o benim en yakın arkadaşımdı. Beni bir o kurtarırdı enkazdan, şimdi kim kurtaracak, kimse gelemez ki oraya!”
Hiçbirimize yabancı değil bu hisler artık. Birçoğumuz günlerdir aynı duygular içindeyiz. Evimiz dediğimiz yuvamızın içinde öleceğimizi, çıkamayacağımızı, yıkılıp gideceğimizi düşünüyoruz. Üstelik bir başımıza, üstelik kimse yardıma gelemeden…
Çünkü bu ülkede binaları yapanların nasıl derin bir yolsuzluğa battıklarını, nasıl kötü malzemeler kullandıklarını, çürük binalarına izin alanların devletle nasıl sıkı bağlar içinde bulunduğunu hatta onun bir parçası olduğunu biliyoruz artık. Hep bilinen bir şeydi bu belki. Ama hiç bu kadar canlı tanığı olmamıştık bu gerçeğin. Gözümüzle görüp kulaklarımızla bire bir duymamıştık. Maraş depremi -orada olalım ya da olmayalım-, her anı birlikte yaşamamıza, her acıyı birlikte duyumsamamıza, birlikte enkazdan birlikte kurtulup, birlikte can vermemize neden olmuştu. Oradaki bir başına kalmışlığı, yaşayıp yaşamadığımızı sorgulatan çaresizliği birlikte yaşamıştık.
O nedenle, şimdi bir deprem olursa yıkıntılar arasında can vereceğimizi düşünüyoruz. Çünkü biliyoruz devlet günlerce ortada gözükmeyecek, bizi kurtarmak için adım atmayacak. O sırada çadır satmakla meşgul olacak, birbirimizin sesini, acısını duymayalım diye iletişim kanallarını kesmekle uğraşacak, acı içinde bağıran insanları tehdit etmekle zaman harcayacak, daha ölümüz enkaz altındayken inşaat baronlarına üstümüze evler dikilmesini emredecek. Bunu gördük, Maraş depremiyle yaşadık, anladık… Övündükleri, “her şeye muktedir” devlet tüm ihtişamıyla üstümüze bir enkaz olarak çöktü ve altında kaldık.
Şu an bunun endişesini yaşamayan tek bir kişi yok. Maddi durumu iyi olanlar, daha güvenli olduğunu düşündükleri yerlere gidiyor. Ama milyonlarca insanın bu şansı yok. Kiraların zaten fahiş oranlarda arttığı İstanbul gibi yerlerde, sağlam yeni binalara taşınmak birçoğumuz için hayal. İşimizi, okulumuzu bırakıp başka bir kente taşınmak imkansız… Tehlikenin büyüklüğünü bile bile oturmak zorundayız evlerimizde. Çok eski de olsa, sağlam gözükmese de… Büyük bir çaresizlik var. Şehir üst üste dizilmiş tabutlar gibi gözüküyor. Bir anda dağılıp, parçalanıp üstümüze yağmayı bekliyor sanki… Herkeste bu his var, sohbetlerde dile gelenler de bunlar işte. Çaresizce bekliyoruz… Depremden kurtulmayı değil, enkaz altından bizi kimin kurtaracağını düşünüyoruz…
Burada tehlikenin bir boyutu daha açığa çıkıyor. Bu çaresizliğin kabullenişe dönme riski… Çünkü kabulleniş vazgeçme anlamına geliyor. İnsan gibi evlerde yaşama hakkından vazgeçme, alınan deprem vergilerinin hesabını tutmaktan vazgeçme, sevdiklerimizin canına kastedenlerden hesap sormaktan vazgeçme… Yani yaşamaktan vazgeçme anlamına geliyor. Tabut evlerimizde, canlı cesetlere dönmemiz demek bu.
Oysa herbirimiz yaşamak istiyoruz. Deprem korkusu duymadan, beni enkazdan kim çıkaracak diye düşünmeden, sevdiklerimiz için endişe etmeden… O nedenle kabullenmeyelim. Bunları yaşamamıza, bu acıları hissetmemize neden olanları affetmeyelim, bize “kader” diye sunulanı kabul etmeyelim.
“Depreme dayanıklı evler istiyoruz” demek artık insanca bir yaşam istemekle eş anlamlı bizim için…
Bir an önce deprem önlemlerinin alınmasını, bir an önce kan emicilerin defedilmesini, bir an önce her binanın kontrolünün yapılıp güvenli hale getirilmesini, bir an önce güvenli binalar yapılmasını isteyelim. Bir an önce semtlerde, mahallelerde örgütlenelim, arkadaşlarımızla, komşularımızla, dostlarımızla… işyerinde, fabrikada, okulda…
Böyle böyle aşacağız çaresizliğimizi de…
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!