“Yarın Bizimdir Yoldaşlar” başlıklı roman, faşizm koşullarında Portekiz komünistlerinin parti yaşamını ve savaşımlarını anlatıyor. Roman, yeni bir yaşam ve yeni bir dünya mesajını insancıl bir derinlikle, özgürlük savaşımını akıcı bir dil ve incelikli çizgilerle veriyor. Partililer, onların kitlelerle ilişkileri, ihtiyatlılıkları ve uğradıkları baskılar bizim coğrafyamız açısından da çok şey söylüyor. Romandan küçük bir bölümü sizler için seçtik:
Jose Sagarra evden ayrılalı üç gün olmuştu. Bu süre içinde bir hayli taban tepmiş, hemen hemen hiçbir şey yememiş ve topu topu birkaç saat uyumuştu. Ancak zayıf yüzünde yorgunluğun izi bile yoktu. Bu, Sagarra’nın kendisine verilen sektörde yaptığı ikinci geziydi ve burada işler fena gitmiyordu.
Sagarra her zaman canlı ve hareketli olan Alfredo’nun, Barrosalı’nın ve bir de yüksek sesle konuşan, geniş kenarlı şapka giyen köylünün geldiği bir toplantıya katılmıştı.
Üçü, köylü hücrelerinin etkinliklerini yöneten büroyu oluşturuyorlardı.
Barrosalı’yı tanımayanlar onu yabani ve delişmen bulabilirdi, ama Sagarra ona en iyi nasıl yaklaşılabileceğini biliyordu. Barrosalı her zaman aynı biçimde karşılık veriyordu:
“Biliyorum”.
Ancak Jose’yi bununla şaşırtmak olanaksızdı. Barrosalı’nın ne yapması gerektiğini birkaç kez tekrarlıyor, açıklıyordu. Ve oradan ayrılırken Barrosalı arkadaşın şimdi her şeyi gerçekten de bildiğinden emin oluyordu.
Sagarra sonra hızarhaneye gitmişti. Mayıs ayından sonra burada örgüt önemli ölçüde gelişmişti. Bu küçük fabrikacık sapa bir yerdeydi, birkaç kilometrelik çevresinde sadece köyler vardı ve bu nedenle buradaki parti örgütünden köylü hücreleriyle bağlantı kuran bir halka olarak yararlanmak mümkündü.
Topal bir işçi koltuk değneğini daha rahat bir biçimde yerleştirip iki arkadaşına destek arar gibi, hiddetle bakarak:
“Kış uykusuna son verme zamanı geldi” diyordu. “Bütün ömrünü burada geçiren, ama partiye bir kişi bile kazandırmayan birisi kendine nasıl komünist diyebilir?”
Geçen günler içinde Sagarra başka örgütlerden arkadaşlarla da görüşmüştü. İşler her yerde iyiydi. Evet, bazı hücrelerde üye sayısı şimdilik azdı, ama Jose bunların ciddi birer örgüte dönüşeceğine emindi. “Büyük ağaçlar da küçük tohumlardan olur” diyordu kendi kendine.
Şimdi Jose sektörünün geri kalan son illegal konutlarına gidiyordu. Bundan sonra eve, kendi illegal konutuna gidecekti. Ateşli ve güzel konuşmayı bilmeyen, ama profesyonel bir devrimcinin güç ve tehlikeli yaşamında Jose’ nin yanında olmak için her şeyi terkeden, alçak gönüllü, okuması yazması olmayan bir kadın olan karısı onu orada bekliyordu.
Se Cavalinho Sagarra’yı barakasının yanında bekliyordu. Resmi şapkası kabadayıca ensesine itilmişti. Kır bıyıklarıyla oynuyor, kırlaşmaya başlamış kaşlarının altından Sagarra’ya bakıyordu.
Selam bile vermeden:
“Herkes toplandı” dedi. Şapkasını daha da arkaya itti, eve doğru baktı, parmaklarını şıkırdatarak kendisine el salladı. Aynı anda kısa boylu, esmer bir delikanlıyla açık renk seyrek sakallı, fazla hareket etmeyen renksiz gözleri olan, sırık gibi uzun, zayıf bir köylü dışarı çıktılar. Se Cavalinho’nun söylediğine göre, delikanlı ü. kişinin yapacağı işi yapıyor, köylü de tarım işçileri ve küçük toprak sahipleri örgütünde en önemli rolü oynuyordu. Delikanlı Sagarra’ya komşu köylerde bir sempatizan grubu oluşturulabileceğini söyledi. Kara gözlerinde tükenmez bir enerji pırıltısı vardı. Cavalinho otoriter bir tavırla başıyla doğruluyor, delikanlı ise söylediklerinin nasıl bir etki yaptığını görmek için ikide bir Sagarra’ya bakıyordu. Köylünün davranışı bambaşkaydı; uzun kolları koca gövdesinin iki yanına istençsizce sarkmıştı, bütün sorulara kararsız bir tavırla cevap veriyordu. Sinirliydi. Sagarra hep birlikte Aldeia da Mato Köyü’ne gidip geri kalan arkadaşlarla görüşmeyi önerdi. Ancak köylünün cevabı oldukça beklenmedik bir biçimdeydi:
“Bu beş tane yetmez”.
Sagarra köylünün onu dinlemediğini, konuşmanın başından beri başka bir şey düşündüğünü anladı. Köylünün ne demek istediğini hemen çıkaramadı, ama Se Cavalinho anlamıştı: Söz konusu olan şey Sagarra’dan geçen sefer istenen beş nüsha gazeteydi. Sakallı köylü yeni okuyucular bulduğu için şimdi bu beş gazete yetersizdi.
Sekiz gün sonra Aldeia da Mato’da bir toplantı düzenlemek üzere anlaştılar ve Sagarra Se Cavalinho’yla
başbaşa kaldı. Sagarra demiryolcunun bakışlarıyla:
“Nasıl, sana uygun çocuklar olduklarını söylememiş miydim?” dediğini sezinledi.
Sagarra sordu:
“Burada işler nasıl?”
“Burada mı?” Cavalinho öksürdü, cevabını biraz geciktirdi.
“Burası başka, kardeş. Evet, tümüyle başka”.
Arkadaşına iyi haberler vermeden önce onun sabırsızlığından zevk alır gibi bir süre sustu. Gerçekten de anlatmaya değer bir şey vardı ortada. Bir yıl önce tüm çevrede bir tek komünist vardı: Kendisi. Oysa şimdi burada diğer arkadaşların yanı sıra üç demiryolcudan oluşan güçlü bir hücre kurulmuştu.
Sagarra’nın gideceği tren az sonra gelecekti. Birlikte toprak setin üstünden istasyona doğru yürüyorlardı. Se Cavalinho arkadaşının elini sıkarken sordu:
“Manuel Rato’yla görüşüyor musun?”
Sagarra “Evet” dedi ve Cavalinho onun elini tutmaya devam ettiği için ekledi:
“Ona bir şey mi söylemek istiyorsun?”
“Yok, hiç bir şey…” Ve Cavalinho Jose’nin elini bıraktı.
Kır düşmüş gür kaşlarının altında gözleri çapkınca parlıyordu.
“Evet, sen Manuel’e ne söylemek istediğimi bilmiyorsun” diyordu sanki gözleri. “Bilmiyorsun. Ama bunu sana söylemem”.
Neşeli bir lokomotif düdüğü duyuldu. Sagarra bilet almaya koştu Se Cavalinho ise platforma çıktı. Tren yaklaştı, Sagarra vagona girdi. Cavalinho uzun süre durup uzaklaşan katarın arkasından baktı. Ara sıra başını hafifçe sallayarak öksürüyor, sanki birtakım gizli düşünceleri doğruluyordu.
[Yarın Bizimdir Yoldaşlar, Manuel Tiago, Çeviren: Metin Alemdar, Sanat Emeği Yayınları, İstanbul 1979]
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!