Açıklanan yeni Orta Vadeli Program, iktidar kanadından “ekonominin üç yıllık yol haritası” olarak sunulurken, aslında sermayenin emeğe dönük saldırganlığının açık bir beyannamesidir. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın gösterişli hedefleri arasında kaybolan gerçek, bütçe kalemlerindeki tercihlerde saklıdır; bu tercihlerin tekelci sermayeye kaynak, emekçiye yokluk olduğu bir kuruşluk tereddüde yer bırakmayacak kadar nettir. OVP, kan emici sermayenin azgın ihtiyaçlarını işçi sınıfının ve emekçilerin sırtından karşılayan bir yağma fermanından başka bir şey değildir. Her rakam, her hedef, her ödenek kalemi, sınıf savaşının soğuk nefesini taşımaktadır.
Savaş ve Maden Sermayesine Kıyak
Programın başa yazdığı kalem, savunma harcamalarında öngörülen yüzde 229’luk artıştır. Bu oran, bütçedeki tüm kalemler arasında açık ara en yüksek artış olarak öne çıkmaktadır. NATO kararlarına bağlanan bu devasa kaynak aktarımı, sosyal harcamaların daha da kısılması, emekçilerin cebinden daha fazla vergi olarak çalınması pahasına gerçekleştirilmektedir. Milli Savunma Bakanlığı’nın bütçesi, bu yılki 822,9 milyar liradan gelecek yıl için tam 1,5 trilyon liraya fırlatılmaktadır. Emekçinin sağlığından, eğitiminden, barınmasından kesilen her kuruş doğrudan savaş makinesine aktarılmaktadır. Sağlık yatırımlarına ayrılan kaynak yalnızca yüzde 43 artırılırken, askeri harcamalardaki artış bunun beş katından fazladır. Yani hasta olan, ilaca muhtaç olan, ameliyat bekleyen bir emekçinin umudu bir savaş uçağının yakıtına dönüşmektedir.
Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü’nün yatırımlarına ayrılan kaynak ise yüzde 139 oranında artırılmaktadır. Yeraltı zenginliklerinin talanı için seferberlik ilan eden bu hamle, doğal kaynakların sermaye tekellerine peşkeş çekilmesinin açık bir göstergesidir. Toprağın bağrındaki altın, bakır, kömür, mermer bu programla bir avuç tekelin kâr hanesinin daha da büyütülmesine yazılmaktadır. Maden ocaklarında can veren işçilerin ailelerine ise sadece acı ve yetim maaşı kalmaktadır.
Bütçe ödeneklerindeki adaletsizliğin çıplak tablosu ortaya döküldüğünde, Hazine ve Maliye Bakanlığı’na ayrılan 10,5 trilyon liralık ödenek tüm kalemler arasında en yüksek payı oluşturmaktadır. Bu kaynağın büyük bölümü faiz ödemelerine ve borç servisine, yani finans sermayesine akıtılacaktır. Bir önceki OVP’ye göre faiz ödemelerinde yaşanan yüzde 165’lik sapma, bu kalemin ne denli şişirildiğini ve emekçinin sırtından bankerlere, tahvil sahiplerine ne kadar kaynak aktarıldığını gözler önüne sermektedir. Cumhurbaşkanlığı bütçesi 21,2 milyar liradan 27,5 milyar liraya yükseltilirken, Diyanet İşleri Başkanlığı’na ayrılan kaynak altı bakanlığın toplam bütçesini geride bırakacak düzeye ulaşmıştır. Eğitim bütçesi öğretmen atamasına yetmezken, bilimsel araştırmalara ayrılan pay yok denecek kadar azken, dinî kurumlar devlet hazinesinden beslenmektedir. Emekçinin vergisiyle finanse edilen bu kalemler halkın sağlık, eğitim, ulaşım ve barınma gibi temel haklarından çalınan her kuruşun sermaye ve iktidar aygıtlarına nasıl aktarıldığını ortaya koyuyor.
Planlı Yoksullaştırma ve Çocuk Sömürüsü
Enflasyon hedeflerindeki çöküş ise planlı bir yoksullaştırma stratejisinin ürünüdür. Bir önceki OVP’de 2026 yıl sonu enflasyonu yüzde 16 olarak öngörülürken, yeni programda bu rakam yüzde 28,4’e fırlatılmıştır. Sapma 12,4 puan, oransal olarak yüzde 77,5’tir. 2027 enflasyon hedefi yüzde 21’e yükseltilmiş, tek haneli enflasyon ancak 2029’a ertelenmiştir. OVP uygulanmaya başlandığı Haziran 2023’te yıllık enflasyon yüzde 38 iken, bugün resmî rakamlarla bile yüzde 32 civarındadır. “Biz ataleti muhtemelen düşük ölçtük” itirafı, planlamanın işçi sınıfı ve emekçiler aleyhine nasıl araçsallaştırıldığının bir itirafıdır. Yani en baştan, emekçinin alım gücünü korumak hiç amaçlanmamış, hesaplar kasıtlı olarak iyimser tutulmuş, sonra da “şaşırdık” denilerek faturası halka kesilmiştir.
Büyüme tahmini yüzde 3,8’den 3,3’e, sanayi büyümesi yüzde 2,3’e gerilerken, enerji ithalatı 63 milyar dolardan 71 milyar dolara, dış ticaret açığı 96 milyar dolardan 105 milyar dolara fırlamaktadır. Tüm bu çöküşün faturası ise doğrudan emekçilere kesilmektedir. Üretim daralırken, ithalat şişerken, cari açık büyürken, halka “tasarruf edin” denilmektedir. Oysa asıl tasarruf edilmesi gereken savaş ve faiz harcamalarıdır, ama bu programda bunun tam tersi yapılmaktadır.
Programın işçi ve emekçilere dayattığı gerçeklik acımasızdır. 2026 yılında asgari ücret yüzde 27,01 oranında artırılarak net 28 bin 75 liraya yükseltilmiş olsa da, bu artış yüzde 28,4’lük enflasyonun altında kalarak alım gücünü daha da eritmektedir. 2027 için öngörülen yüzde 5+4’lük maaş zamları, enflasyonun çok gerisinde kalacak, memur ve işçi maaşları erimeye devam edecektir. Personel giderleri 2025’te 3 trilyon 634 milyar TL iken, 2026’da 5 trilyon 90,3 milyar TL’ye, 2029’da ise 9 trilyon 36,2 milyar TL’ye yükselecek olsa da, bu artış enflasyon karşısında eriyen alım gücünü telafi etmekten çok uzaktır. Çünkü bu rakamlar, nominal artışın büyüklüğüyle değil o artışın kaç somun ekmeğe, kaç litre süte, kaç metre kumaşa denk geldiğiyle ölçülür. Ve bu ölçekte her yeni zam, emekçiyi bir adım daha yoksulluğa iter.
Ücretler hamasete göre değil çarşı pazarın gerçekliğine, emekçilerin insanca yaşam ihtiyaçlarına göre belirlenmelidir. OVP, işçi ve emekçilerin asgari ücretle, açlık sınırı altında, yoksulluğun dibini yaşadığını görmezden gelmektedir. Yaşam koşullarının iyileştirilmesi için çaba harcamak ise patronların talebi olmamıştır ve olmayacaktır. Onların tek derdi işçi maliyetini düşürmek ve kâr marjlarını yükseltmektir.
Program “esneklik” adı altında güvencesiz çalışma koşullarını yaygınlaştırmayı, teknoloji entegrasyonuyla emek denetimini yoğunlaştırmayı hedeflemektedir. Çocuk işçiliğini yaygınlaştıran okul-sanayi işbirliklerini artırmayı vaat etmektedir. 21. yüzyılda, bir ülkenin resmî ekonomi programında çocuk işçiliğinin teşvik edilmesi kapitalizmin barbar yüzünün çıplak ifşasıdır. Bu tarihin çarklarını geriye doğru döndürmek, çocukları okul sıralarından değil tezgâh başlarından, maden kuyularından, tarla yamçılarından toplamaktır. Toplu iş sözleşmelerinde “makul olun” dayatması ise sendikal hakların tasfiyesine yönelik açık bir saldırıdır. Bu program, emekçiler açısından üç yıl ilerisi değil yüz yıllar gerisidir.
Sınıf Mücadelesinin Zorunluluğu
Yeni OVP, sermaye için azami sömürü, emekçi için azami yıkım programıdır. Sağlığa yüzde 43, içme suyuna yüzde 71 ayrılırken, savaşa yüzde 229 ayrılması burjuva iktidarın önceliklerinin itirafıdır. Program, sermaye birikiminin krizini işçi sınıfının sırtına yükleyen, çocuk işçiliğini meşrulaştıran, güvencesizliği kurumsallaştıran ve emeğin tüm kazanımlarını tasfiye etmeyi hedefleyen bir barbarlık belgesidir.
Ancak tarih sermayenin kriz yönetiminin işçi sınıfının bilinçlenmesine ve örgütlenmesine olanak tanıdığını da göstermiştir. OVP’nin dayattığı koşullar -yaşam standardındaki düşüş, güvencesizliğin yaygınlaşması ve sosyal yıkım- sınıf mücadelesinin nesnel zeminini oluşturmaktadır. Bu program, kapitalizmin işçi sınıfına sunabileceği hiçbir şey olmadığını -sadece daha fazla sömürü, daha fazla yoksulluk ve daha fazla güvencesizlik sunabileceğini- açıkça göstermektedir. Her yeni zam, her kesinti, her kısıntı işçinin kendi sınıf çıkarını daha net görmesine, yalnız olmadığını fark etmesine vesile olur. Ancak buna bilinçli bir müdahale olmadığında toplumsal çürüme ve barbarlığın derinleşmesi kaçınılmaz olur.
Kamu emekçilerinin toplu sözleşmesinin yeniden ele alınması talebi, asgari ücretin açlık sınırının üzerine çıkarılması mücadelesi, çocuk işçiliğine ve güvencesiz çalışmaya karşı direniş, tüm bu talepler, OVP’nin dayattığı barbarlığa karşı örgütlü, bilinçli ve kararlı bir sınıf mücadelesinin parçalarıdır.
Emekçilerin OVP’ye yanıtı, bu barbar programa karşı irili ufaklı eylem ve örgütlenme adımları olmalıdır. Devrimci odak eksenli örgütlenmede, sınıf sendikacılığında birleşmek, grev ve direnişleri büyütmek, sokakta, işyerinde, mahallede ses yükseltmek; işte asıl yol haritası budur. Çünkü OVP’nin revizesinden ziyade sistemin kendisi değişmelidir. Ancak bu etkili ve güçlü bir sınıf mücadelesiyle gerçekleşecektir.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!