Pazar, 23 Ağustos 2026

Elbet Her Akşamın Sabahı Vardır



Biliriz suçu yoktur Aralık’ın, gecenin, kışın. Suç gecemizi gündüzümüzü kanlı plânlarıyla ve kirli nefesleriyle zehirleyenlerindir. O nedenle, bizi ısıtan ateş içimizdeki öfkenin bağışlamaz sıcaklığıdır bu kara gecenin içinden günü doğurtacak olan da odur


Poyraz Soysal

Çekip giderken bir koca sene, yapışır kalırdı bir uzun gece yoksulların üzerine. Soğuk, açlık ve dağılmayan karanlık. “Asfalttan yürüsün aralık”

Sevmem netameli aydır” demiş şair. Sevmezdi kapkara geceler boyu akan damlarının altında yanmayan sobalar önünde titreyerek sabahı bekleyenler. Buza kesen elleriyle günün ekmeğini çıkaranlar. Kapkara zulmün tıpkı yoksulluk gibi üzerine çöktüğü insanlar. Çünkü mevsimlerin ölüme kestiği aylardan birisidir aralık. Ortasından sonuna kadar acı ve öfkeyle kazınmıştır belleğimize. Buza kesen soğuğun altında ateşlere yakılmışızdır çünkü. Yoksul evlerimizi ısıtmayan ateş zulüm olmuş akmıştır üzerimize. Biliriz suçu yoktur Aralık’ın, gecenin, kışın. Suç gecemizi gündüzümüzü kanlı plânlarıyla ve kirli nefesleriyle zehirleyenlerindir. O nedenle, bizi ısıtan ateş içimizdeki öfkenin bağışlamaz sıcaklığıdır bu kara gecenin içinden günü doğurtacak olan da odur. Unutmadık. Çünkü kara kara günlerde alev alev yanan evlerimizi, zindan köşelerinde diri diri yakılan bedenlerimizi, sınır boylarında ekmeğinin peşindeyken yüksek teknolojiyle parçalanan canlarımızı ve günlerce sokakta bekletilen cenazelerimizi… Her vahşetin nasıl bir dönüşüm planını uygulamak için sinsice plânlandığını kavrayacak kadar sağlam bilincimiz.

Maraş Dinmeyen Sızımız, Onurlu Yanımız

“Korkaktılar, yarınsızdılar,” 1978’in Aralık ayı tarihin kara sayfalarından birine dönüştü. Maraş’ın Kürt, Alevi ve ilerici emekçileri korkakça ve alçakça bir pogromun hedefi oldu. Faşist katillerin aklının alamayacağı bir direngenlikle karşıladı imkanları doğrultusunda bu vahşeti. Maraş, 1915 sonrası yeni bir utanca sahne oluyordu. Binlerce ev yakılıyor, hamile kadınların karınlarındaki çocuklar dahi öldürülüyor, alçaklığın akla hayale gelmeyen yöntemleri uygulanıyor ve faşist barbarlığın en temel geleneklerinden birisi olarak her şey yağmalanıyordu.

Emekçi Maraş halklarına desteğe gidilmesin diye sıkıyönetim ilan ediliyor, devletin komutanı bile gördüğü vahşet karşısındaki şaşkınlığını dile getiriyor. Katliam Alevi sünni çatışması olarak gösterilerek gerçekler maskelenmeye çalışılıyor, böylece pogromun kimin kanlı çıkarları için gerçekleştirildiği gizleniyordu. Toplumun sol politize kesimi dışında da ne yazık ki büyük oranda başarılı oldu bu yöntem.

Peki neden Maraş ve neden 1978?!

1970’lerin sonuna doğru Türk burjuvazisi yine kriz dönemlerinden birini yaşıyordu. Aynı zamanda toplumsal mücadele hiç olmadığı kadar gelişiyordu. İşçi sınıfı grev ve direnişlerle mücadeleyi yükseltiyor, öğrenci hareketi okullardan fabrikalara ve emekçi semtlere kayıyor, devrimci mücadele yükseliyordu. Gelişen mücadelenin önüne geçmek için burjuvazi, sivil ve resmi faşistler eliyle provokasyonlar düzenliyor, katliamlar gerçekleştiriyordu. 1978 yılı bu faşist barbarlığın doruğuna ulaştığı bir yıldı.

Sivas’ta, Malatya’da Elbistan’da denediklerini bu sefer Maraş’ta kanlı bir şekilde gerçekleştiriyorlardı. Maraş’ın seçilmesi tesadüf değildi. Türkeş’in ele geçirilmesini istediğini her fırsatta vurguladığı bölgelerden birisiydi. Ayrıca yüzyıllar boyu dağ köylerinde yaşamaya zorlanmış Alevi halk şehir merkezinde yaşamaya başlamış, küçük işyerleri edinmişti. Bunun önüne geçmek için de seçtikleri bir bölgeydi. Zira katliamdan sonra göç edenler dışında kalan halk, uzak dağ köylerinde yaşamak zorunda kaldı.

Ayrıca 12 Eylül askeri faşist darbesinin ön koşullarını hazırlamak ve ona meşruiyet kazandırmak için de seçilen stratejik hedeflerden birisiydi Maraş. CIA ajanlarının denetiminde, sivil ve resmi faşistler ile günlerce plânlandı katliam. Maraş’ta hiçbir zaman görülmedik şekilde seyyar satıcılar türedi. Dışarıdan katliam için faşist katiller getirildi ve fitil ateşlendi. Cüneyt Arkın’ın oynadığı ırkçı bir filmin gösterimi sırasında, Faşist Ökkeş Kenger tarafından sinemaya dinamit atıldı ve “Komünistler sinemayı bombaladı” yalanı yayıldı.

Üç devrimci öğretmen faşistler tarafından katledildi. Cenazelere kent dışından da katılan devrimciler kitlesel bir kortej oluşturdu. Fakat çok sıkı bir aramadan geçirilmişlerdi ve faşist bir saldırıya karşı koyacak araçlardan yoksundular. Cenazeye saldırıyla katliamın fitili ateşlendi. Neredeyse bir hafta boyunca, bazı komşularının dahi katılımıyla kanlı bir pogrom yaşandı Maraş’ta. Öyle ki, komşularını korumak için evine alan ve Kur’an ile pencereye çıkan Sünni kadını bile katlettiler. Katliamın detaylarına burada girmeyeceğiz ama herkesi canilikle suçlayan faşistlerin uyguladıkları caniliği bu tür olaylara hakim olmayanların araştırmasını öneririz.

Resmi rakamlara göre bile yüzlerce kişinin katledildiği pogrom sonrası, Alevi emekçiler dağ köylerine sığınmak zorunda kaldı ya da bölgeyi terk etti. 1 yıl sonra röportaj için dağ köylerine gidenler bile geçen süreye rağmen katliamın izlerinin belirgin olduğunu dile getirdiler. Böylece 12 Eylül’e giden süreç hızlandı.

Darbe sonrası Halit Narin’in “şimdi gülme sırası bizde” demesi, onları güldüren şeyin yoksul kanı akmasında gizli olduğunu açıkça gösteriyor. Katliam failleri ellerini kollarını sallayarak gezerken, ellerindeki bir avuç imkanla faşistlerle çatışarak katliamın daha da büyümesini engelleyen devrimciler özel işkence türlerine maruz bırakıldı. Ökkeş Kenger (soyadını daha sonra “Şendiller” olarak değiştirdi) 2010’lu yıllarda katliamın anmasını gerçekleştirmek isteyenlerin engellenmesini Maraş’taki ofisinin camından izliyordu. 

Çünkü toplumun büyük bir kısmı katliamı bilmiyordu bile. O yüzden her 10 yılda bir yeni katliamlarla karşı karşıya bırakılıyoruz. Hatta katliam devam ediyor. Evi basıldığı sırada polislere galoş giyin dediği için vurularak katledilen Dilek Doğan’ın annesinin “Biz Maraş katliamında göçtük, ölüm bizi burada da buldu” demesi, vahşetin devamlılığının göstergesi.

Kısacası Maraş katliamı sadece katliamı yaşayanların değil hepimizin geleceğini kararttı. Bunun bilincine varamadığımız, utançla yüzleşemediğimiz ve hesap sormayı beceremediğimiz sürece karanlığa adım atmaya devam edeceğiz.

Hayat Hücreleşirken

Yıllar geçiyor, çağlar değişiyor ama burjuvazinin katliamcılığı değişmiyordu. Hatta gelişen teknolojiyle boyutlanıyordu. Paris Komünü’nde esir düşen komünarları diri diri gömen, Maraş’ta evlerin içindeki insanları diri diri ateşe veren barbarlık, milenyum çağında insanları fosfor bombalarıyla yakıyordu artık.

19 Aralık 2000 sabahı eş zamanlı olarak hapishaneleri ağır silahlar ve özel eğitimli katillerle kuşatan faşist diktatörlük onurları ve bedenleriyle bu katil sürüsüne direnen devrimcilere saldırdı. İki sınıfın temsilcileri de kendi etikleriyle dövüştü. Bir tarafta adeta bir savaşa gider gibi ağır silahlarla savaşan bir ordu, diğer tarafta bedenleri ve sınırlı direnme araçlarıyla efsaneleşen devrimciler…

Bu katliam sonrası bazıları savaşlarda bile kullanılması yasak olan silahlarla katledilen ve sonrasındaki ölüm oruçlarında yaşamını yitiren yüzlerce devrimci ölümsüzleşti. Katliam bizzat yaşayanlar tarafından ayrıntılarıyla yazıldı.

Peki bu katliam kime yapıldı? Her iki katliamda da başbakan olan Ecevit’in sözleri katliamın amacını açıkça ortaya koyuyor: “Cezaevlerini kontrol altına alamazsak sokağı da alamayız IMF programını uygulamak için cezaevleri sorununu çözmemiz gerekiyor.” Bu bir yerden tanıdık geldi değil mi? “Asker müdahalesi olmazsa 24 ocak kararlarını uygulayamayız…” Yani 12 Eylül nasıl “kardeş kavgasını” sonlandırmak için değil bir dönüşümü uygulayabilmek için geldiyse, 19 Aralık da öyle! O zaman altı çizilen hayatı hücreleştirme politikasının sonuçlarını hücreleştirilen yaşamlarımızda neoliberal yağma altında bizzat yaşıyoruz.

Çürüyen İnsanlık

Sustuğumuz katliamlar el yükselterek devam etti. Sokağa çıkma yasakları sırasında evinin önünde vurulan Taybet ananın cenazesi günlerce kaldırılamadı. Cenazeye yaklaşmak isteyen ailenin her girişiminde üzerlerine ateş açıldı. Aile, “Annemizin cenazesi günlerce sokakta kaldı. Başında nöbet tuttuk köpekler parçalamasın” diyerek vahşetin boyutunu anlattı. Sustu insanlık. Aynı vahşetin kendisini de bulmayacağını düşünerek sustu. Susmayanlar işlerinden atıldı, zindanlara dolduruldu ve alanlarda katledildi. Bir toplumun suskunluğunun bedelini kendisi dahil herkes en ağır şekilde ödüyordu. Bu da tıpkı diğer katliamlar gibi bir dönüşümü simgeliyordu. 2015’ten bu yana soluk alınmasına bile engel bir güce kavuştu rejim

Bu böyle kalacak değil. “İnsanlarla oynamamalı. Bir yerleri var, bir ince yerleri, işte oraya değmemeli” der” Yaşar Kemal. Her gün bizi insanlığımızdan utandıracak hamlelerle yol alıyorlar. O noktaya dokunmamaları mümkün değil. Onur her şeyden önce gelir. Bütün bu yaşananların bizi daha köleleştirmek için yapıldığını da akıldan çıkarmamalı. Maraş katliamında babası dahil onlarca akrabasını yitiren Ozan Emekçi öyle diyordu. “Maraş ne ilk ne de son katliamdır. Elbet her akşamın sabahı vardır…” 

Evet, Maraş ilk değildi son olmadı. Ama biliyoruz ki her akşamın sabahı var ve o sabahın bir sahibi var.