Pazartesi, 7 Eylül 2026

İşçi sınıfı bu noktaya nasıl getirildi?



Taşeron çalıştırma sisteminin tamamen hem özel sektörde hem de kamusal alanda hayata geçirilmesiyle birlikte sermaye kârına kâr katarak kasasını daha çok doldururken işçilerin, emekçilerin payına ise ucuz işgücü, sonsuz sömürü, güvencesiz ve sağlıksız çalıştırma, örgütlenme hakkının gaspı, işsizlik, yoksulluk ve sefalete mahkûm olmak düştü.


Zehra Çaldağ

Temel dürtüsü azami kâr olan kapitalist sermaye açısından en önemli kaynak emek sömürüsünün derinleştirilmesidir. İşgücü üzerindeki denetimi sıkılaştırmak, örgütlenmenin önünü kesmek, işçiyi kapitalist sömürü çarkının itirazsız kölesi haline getirmek için sayısız yol ve yöntem geliştirir. Bunlardan biri de taşeronlaştırmadır. Taşeron çalışmanın işçi için anlamı, ucuz işgücü olmak, sonsuz sömürü, güvencesiz ve sağlıksız çalışma, örgütlenme hakkının gaspı, işsizlik, yoksulluk ve sefalete mahkûm edilmek demektir.

Türkiye’de taşeronluğun kısa tarihine göz atacak olursak;

Türkiye’de taşeronluk sisteminin tarihi çok eski yıllara, Cumhuriyet’in kuruluş dönemine kadar gider. 1926 tarihli Borçlar Kanunu’nda müteahhitlerin sorumluluğunu düzenleyen hükümler, dolaylı olarak da olsa taşerona işaret eder, 1936 tarihli İş Kanunu’nda yer alan “üçüncü bir şahıs” nitelemesi taşeronu ifade eder, 1950’de yapılan değişiklikle taşeronun adı “aracı” olur, 1971’de çıkarılan İş Kanunu’yla “diğer işveren” kavramı tercih edilir. Halen yürürlükte olan 2003 tarihli İş Yasası ise taşeronu “alt işveren” olarak nitelendiriyor.

Fakat 12 Eylül 1980 askeri faşist diktatörlük dönemine kadar istisna olan taşeronluk, neoliberal birikim politikalarına geçişin de simgesi olan bu dönemden sonra yavaş yavaş sistematik bir sömürü biçimi karakteri kazanır.

12 Eylül faşist Darbeye neden ihtiyaç duyuldu

Taşeronluk sistemi neoliberal birikim-sömürü modelinin temel taşlarından biridir. 1980 darbesi bu modelin ifadesi olan 24 Ocak Kararları’nın uygulanmasının önündeki engelleri kaldırmak, daha tam ifadeyle toplumsal mücadelenin bastırılması için yapıldı. IMF tarafından dikte edilen bu kararların hayata geçirilmesi için yapılan darbeyle toplumsal zemin hazırlanmaya çalışıldı. Dönemin başbakanı Demirel tarafından ekonominin dümenine oturtulan MESS eki başkanı Turgut Özal tarafından pratikleştirileceklerdi.

Bülent Ecevit “şimdi izlenmekte olan ekonomik ve sosyal politikalar bir dikta rejimine oturmadan uygulanamaz” diyerek 12 Eylül faşist darbesinin ilk sinyallerinden birini vermişti. Verilen mesaj işçi sınıfı üzerindeki baskıların artacağına işaret ediyordu.

80’li yılların başında Tariş ve Antbirlik işçilerine yapılan vahşi saldırlar, Fatsa’daki halkçı belediyeye düzenlenen operasyonların dozu faşist askeri darbenin ayak sesleriydi. (https://alinteri10.org/2018/09/12/12-eylulu-hatirlamak-i/ )  

12 Eylül 1980’de faşist darbenin hemen akabinde geliştirilen neoliberal politikalar ilk önce temizlik, yemekhane, nakliye gibi işlerde hayata geçirilmeye başlandı. 1990’lı yıllara gelindiğinde asıl işlerde de taşeron çalıştırma yaygınlaştırıldı. Fakat henüz her hangi bir yasal düzenleme yapılmamıştı.

1990’lı yıllarda işçi sınıfının, gençliğin, Kürt özgürlük mücadelesinin ve devrimci örgütlerin durumu…

1990’lı yıllar, Türkiye genelinde toplumsal mücadelenin görece ivme kazandığı yıllar olmuştu. Bir yandan 1989 Bahar Eylemleri, 1991 Madenci Yürüyüşü, 1994-95 Türk-İş eylemleri, aynı süreçte kamu emekçilerinin ve öğrenci gençliğin hareketi, diğer yanda Kürt coğrafyasında ulusal hareketin yükselişi sözkonusuydu. Bütün bu siyasal-toplumsal atmosfer, Türkiye devrimci hareketinin yeniden toparlanması ve belirli bir kadro birikimi oluşturmasına eşlik ediyordu. 1995 yılında İstanbul Gazi Mahallesi’nde yaşanan direniş, büyük şehirlerin yoksul emekçi semtlerinde örgütlenmelerin canlandığını da gösteriyordu.

1996 yılında Refah-Yol Hükümeti döneminde, Mehmet Ağar Adalet Bakanı oldu. Sermaye ve sermayeyi koruyan kollayan devlet ve hükümet ‘60’lı ve ‘70’li yılların büyük devrimci yükselişleri ve sınıf mücadelesinin yükseldiği dönemleri çok iyi biliyor ve böyle devrimci yükselişleri ve işçi sınıfının örgütlenmesini engellemek istiyordu. O kesitte kaybetme politikaları, sistematik işkence, “beyaz Toroslarla” estirilen devlet terörü, cezaevi katliamları, yaygın gözaltı ve tutuklamalar birbirini izliyordu.

Susurluk lağımının patladığı, rejim krizinin 28 Şubat’ta olduğu gibi muhtıralarla dile geldiği, iç çatışmalar derinleşip ekonomik krizin ayak sesleri duyuldukça devrimci harekete yönelik saldırıların da şiddetlendiği bir dönemdi bu. Arka planında aynı zamanda neoliberal politikaların istenen hız ve şiddette hayata geçirilememesi vardı. Bunda o kesitte yükselen kitle hareketi ve bunun içinde belirli bir maddi güce ulaşıp manevi etkiye kavuşan devrimci hareketin rolü azımsanamazdı. Cezaevi katliamları da bu gerçeğin dile gelmesiydi adeta. 

26 Eylül 1999 yılında Ulucanlar Cezaevi’nde katliam gerçekleştirildi. Ulucanlar katliamı bir yandan ABD gezisi sabahına, öte yandan emekçilerin Temmuz hareketliliği ve 17 Ağustos 1999 depreminde yükselen büyük öfkenin sonrasına denk getirilmiştir.

24 Ocak kararlarını uygulamak için nasıl ki 12 Eylül’e ihtiyaç duyulmuşsa, 1999 yılı IMF kararlarını uygulamak için de 19 Aralık Katliamı’na ihtiyaç duyuldu. Çünkü 12 Eylül faşist darbesinin yarım bıraktığı işi tamamlamak ve tüm toplumu hizaya getirmek gerekiyordu. Bunun için atılan adımlardan biri cezaevleri katliamlarıyken bir diğer adımı da işçi sınıfının hayatına taşeron çalışmayı sokmaktı.

1999 yılı dünyada ve Türkiye’de kapitalizmin yeniden yapılandırılması için dönüm noktası oldu. DSP-MHP-ANAP hükümeti, IMF politikalarını tek tek yaşama geçirmeye çalışıyor ve bu politikaların uygulanması için de işçilere, emekçilere yeni zam ve ekonomi paketleriyle fütursuzca saldırıyordu.

Aynı dönemde başlayan özelleştirme ve liberalleşme uygulamaları taşeronlaştırmanın önünü açarak kamusal alana da sirayet ettirildi.

2003 tarihli 4857 sayılı İş Yasası ile yürürlüğe konulan ve “asıl işveren-alt işveren” olarak yapılan değişiklikle uygulanmaya başlandı. Fakat bu uygulamada sorunlar yaşanınca 27 Eylül 2008 tarihli ve 27010 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan düzenleme ile tartışmalar sonlandırıldı. 2000’li yıllarda artık taşeron şirketler sadece özel sektörde değil kamusal alanda da devreye sokulmuş oldu. 

Taşeron çalıştırma sisteminin tamamen hem özel sektörde hem de kamusal alanda hayata geçirilmesiyle birlikte sermaye kârına kâr katarak kasasını daha çok doldururken işçilerin, emekçilerin payına ise ucuz işgücü, sonsuz sömürü, güvencesiz ve sağlıksız çalıştırma, örgütlenme hakkının gaspı, işsizlik, yoksulluk ve sefalete mahkûm olmak düştü.

Bu durum sermaye için yeterli değildi. Çünkü kasasını daha fazla doldurmak için daha fazla sömürü ve kuralsız çalışma sistemine ihtiyacı vardı. İşte bu ihtiyacı karşılayacak olan şey ise 2012-2023 dönemini kapsayan “Ulusal İstihdam Stratejisi Belgesi” içinde yer alan hedef ve politikalarda belirlenmişti.

Bütün bunlar işçi sınıfına; güvencesiz çalışma, düşük ücret, esnek çalışma, kıdem ve ihbar tazminatlarının gaspı, sözleşmeli çalışma, yarım ve tam zamanlı çalışma, uzaktan çalışma, mevsimlik çalışma, ödünç işçilik, stajyer işçilik, gibi kuralsızlığın ve denetimsizliğin ayyuka çıktığı yeni bir çalışma rejiminin dayatılmasıydı. İşçi cinayetleri, iş kazaları, açlık, yoksulluk, sefalet ve ücretli köleliğin en dip biçimleri bu rejimin tipik ifadesidir.

Özelleştirmelerin hızlandığı, nerdeyse tüm devlet işletmelerinin elden çıkarıldığı, temel toplumsal ihtiyaçların hemen hepsinin metalaştırıldığı, sınıfın alabildiğine örgütsüzleştirildiği ve örgütlenmesini engellemek için taşeronluk başta olmak üzere çeşitli biçimlerle atomize edildiği bu koşullar yıllar içerisinde oluştu. Taşeronluk sistemiyse sürecin simgesidir.

15 Temmuz darbe girişimi sonrasında ilan edilen OHAL’le birlikte grev yasaklarının yaygınlaştığı, devlet tarafından grevlerin ertelendiği, işyerinde baskıcı çalışma koşullarının yaygınlaşmasına koşut olarak iş cinayetlerinin yüzde 10 arttığı görülmüştür (İSİG Raporu, 2017: 3)

Taşeron sistemi ile ilgili olarak hükümet 10 Eylül 2014 tarihinde Torba Kanun olarak bilinen 6552 sayılı Kanun ile yeni düzenlemeler getirmiştir. 11 Eylül 2014 sayı ve 29116 sayılı Resmi Gazete Mükerrrer’de yayınlanan 6552 sayılı Torba Kanunla taşeron işçi çalıştırma konularında yapılan düzenlemeler getirilmiş.

İşçiler, emekçiler böylelikle sendikasızlaştırılırken güvencesizleştirilip grevler, direnişler yasaklanırken işçi sınıfının örgütleri olan sendikalar ne yapıyor?

Sendikaları yöneten sendika bürokratları koltukları ve konforları sarsılmadığı sürece harekete geçip özüne dönmeyecek. Keza özellikle işçi önderlerinin, devrimcilerin kanı canı pahasına kuruldu sendikalar.

12 Eylül faşist darbesi ve sonrasında sendikaların durumu

DİSK ve buna bağlı sendikalar askeri faşist darbe sonrasında kuyruklarını kıstırıp görünmez oldular. Üstelik bu sendikaların yönetimlerinde etkin olan revizyonizmin temsilcilerinden TİP ve TKP gibileri geniş kitleleri bağrında taşıyorlardı. Darbeye direnmek yerine teslim bayrağını çekip ülke dışına çıkarak mülteci konumuna düştüler. Darbenin olduğu dönemlerde metal başta olmak üzere sürmekte olan grevleri, direnişleri de yüzüstü bırakmışlardı. Fakat devam eden direniş ve grevlerin ayakta kalması için canhıraş çabalayanlar da vardı. Mesela bu dönemde Profilo işçileri grevdeydiler ve rejim grevi kırıp işbaşı yapmaları için fili olarak saldırmasa da türlü ayak oyunları yapıyordu. Bu ayak oyunlarına rağmen Profilo grevi 3 gün devam etti. Ancak üyesi oldukları sendikaları (DİSK ve Maden-İş) onları yalnız bırakmıştı ve grevin 3. gününde çözülme yaşandı, işçiler işbaşı yaptılar.

12 Eylül faşist darbesinin baskılarına rağmen ‘83’de Adana’da tekstil işçileri ayağa kalktı. Aylardır alamadıkları ücretleri için devrimcilerin de katkısıyla aileleriyle birlikte Adana Yavuzlar’ın girişinden valilik önüne kadar kitlesel ve coşkulu bir yürüyüş gerçekleştirdi.

12 Eylül faşist darbe döneminde işçi sınıfı içinde örgütlenme çabasını bırakmayan devrimciler-komünistler, Türk-İş’i de bu dönemde hayal kırıklığına uğratmayı başardılar. Türk-İş, 1982 yılında çıkarılan Sendikalar Yasası’yla sendikalar üzerinde hakimiyetini sağlamak istiyordu ve ‘83 yılı sona ermeden sendikaların genel kurullarını yapmaları gerekiyordu. Darbe döneminde sınıf içinde çalışmalarını sürdüren devrimcilerin yoğun çabalarıyla 10 binden fazla işçinin çalıştığı BOSSA1 ve BOSSA2’de, Paktaş ve Sümerbank’ın üyesi olduğu SİF Karşıyaka Şubesi’nde gangster sendikacılık hâkimken; Güney Sanayi ve Teksa gibi fabrikalarda merkez şube kongrelerinde yönetimi muhalifler kazanmışlardı. Sınıf hareketliliği ve devrimcilerin mücadelesi teslim bayrağını çekenlere ve geriye çekilen çürümüş, korkak sendikacılara rağmen durmadı.( Bkz. Şubat Yayınları’ndan çıkan TİKB-TARİHİMİZ kitabına

‘90’lı yıllarda özelleştirme furyası ve sendikalar

Kapitalizmin, içinde bulunduğu ekonomik krizleri aşması ve neoliberal politikalarla yeniden yapılanmayı başarması için taşeronluk gibi derin sömürü ve güvencesizliğin işçi ve emekçilere dayatılması yetmemişti. Ekonomik olarak bağımlı olduğu emperyalist devletlerin de teşvikiyle sömürünün daha da dizginsizleşeceği, güvencesizliğin sınırının kalmayacağı, köleliğin daha da derinleştireceği özelleştirmeler gerekiyordu ve özelleştirmeler esas olarak ‘90’lı yıllarda hayatımıza sokuldu.

Ama 1961’lerden ‘90’lara gelene kadar da yasal düzenlemeler yapılmaya çalışılmış ve Kamu İktisadi Teşebbüsleri (KİT) terimi, ilk kez 1961 Anayasasının 119-126-127’inci maddelerinde ifade edilmiştir. Ancak bu düzenlemeler 1995 yılında çıkarılan ‘Özelleştirme Uygulamalarının Düzenlenmesine ve bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde değişiklik yapılmasına dair 4046 sayılı Kanun’da yeniden tanımlanmış yani son hali verilmiştir.

Özelleştirmelere 24 Ocak 1980 kararlarıyla birlikte uygulama alanı sağlanmıştır.  Yıllar içinde termik santraller, hidroelektrik santralleri, şeker fabrikaları, Tekel binaları, Mazıdağı Fosfat tesisleri, Mersin Limanı, Seyit Ömer-Güney Ege-Yeniköy- Bursa Linyitleri, Murgul-Samsun-Eti Bakır işletmeleri, Sakarya Traktör, Ereğli Demir ve Çelik, Eti Alüminyum, Eti Elektrometoroloji, Eti Gümüş, Eti Krom, Gübre fabrikaları, PETKİM, Türk Telekom, TÜPRAŞ, Seka Kağıt Fabrikası ve daha yüzlercesi kimi zaman ardı ardına kimi zaman kesintilerle birer birer sermayeye peşkeş çekildi. Hangi hükümet döneminde nereler özelleştirildiğini görmek isteyenler https://groups.google.com/g/sinanpasa/c/AnYUxDaRMtg bakabilir.

‘80’li yıllarda ücretli kölelik sistemini derinleştirecek taşeron çalıştırma sistemi milyonlarca işçi ve emekçinin hayatına sokulmuşken sermaye ve neoliberal politikalar bununla yetinmediler. ‘90’lı yıllarda hem özel hem kamu sektöründe çalışan işçi-emekçi kesimler için güvencesizlik, işsizlik, açlık ve sefalet anlamına gelen özelleştirilmeler yapılırken emekçilerin örgütü olan sendikalar sadece yazılı açıklama yapmakla yetindiler.

Hepsi de özelleştirmelere karşıydılar ve karşı oldukları için açıklama yaparak protesto ettiler. Yer yer tabanın basıncı ve zorlamasıyla olukça inatçı direnişler de oldu. Ama bu direnişler bile doruk noktalarında bizzat sendika bürokrasisi tarafından kırılmıştır. Madenci yürüyüşü Mengen’de Şemsi Denizer tarafından, Tekel direnişi Ankara’da Mustafa Türker tarafından… Örnekler çoğaltılabilir.

DİSK’in tarihine baktığımızda ise ‘67-‘70 arasında devletten bağımsız faaliyet yürütmüş, 71-74 arasında devletle uyumlu, 75-80 arasında devlet tarafından tehlikeli olarak nitelendirilmiş, 80-92 arasında ise ortalarda hiç gözükmemiştir.

‘90’lı yıllarda grevler

30 Kasım 1990’da Zonguldak madenci grevi halkın büyük desteğiyle gündeme oturdu. 3 Ocak’ta 1991’de Türk İş Merkezi’nin aldığı kararla Türkiye genelinde ‘Üretimden gelen gücünü kullanmak” için bir günlük yapılan eylem belediye hizmetleri, sağlık, eğitim, ulaşım, enerji, bankacılık, yükleme ve boşaltma, haberleşme alanlarında da etkili oldu. Ayrıca 4-8 Ocak 1991’de Zonguldak grevcileri Ankara’ya yürüyerek büyük destek ve yankı uyandırdı. Mengen’de Denizer kırmasaydı sonuç farklı da olabilirdi.

1993 yılı belediye işçileri açısından hareketliydi. Haziran ayında özelleştirmelere karşı açlık grevleri yapıldı. 1994’te 5 Nisan kararlarına karşılık DİSK, Türk İş ve Hak İş birlikte 1 Mayıs’ı örgütledi. 20 Temmuz eylemi ise hüsranla sonuçlandı. Türk İş, 18 Temmuz 1995’de bini aşkın sendika yöneticisiyle toplantı yaparak eylem kararı aldı. 5 Ağustos’ta kitlesel büyük bir miting gerçekleştirildi. 8 Ağustos’ta Türk İş’e bağlı sendikalar işyerini terk etmeme kararı alarak işgal eylemi gerçekleştirdiler. 1996 yılında ise 100’e yakın işyerinde grevler yaşandı.

‘83-‘87 “İhracata yönelik büyüme” eğiliminin olduğu ve toplu sözleşmelerin başladığı dönemdir. ‘89-‘93 ise “Denetimsiz Finansal serbestleştirme” dönemi ve grev eğiliminin arttığı dönemlerdir.

‘80 ve ‘90’lı yıllarda sendikaların bu kadar rahat hareket etmesi yani taşeronlaşma ve özelleştirmeler karşısında pasif kalmalarının altında yatan nedenlerden en önemlisi sınıfın örgütlülük düzeyinin zayıflığıydı. O kesitte sınıf içinde sınıf sendikacılığı anlayışıyla hareket eden dinamikler elbette vardı, ancak sınırları konfederasyonların hegemonyasını kırmaya yetmedi.

2000’li yıllara gelindiğinde ise özelleştirmeler hızlandığı gibi karşısında barikat oluşturacak direnişler de zayıfladı. 2009 sonu 2010 yıllarında özelleştirmelere karşı TEKEL direnişini görüyoruz. Tekel Direnişi Ankara’ya taşındı ve 70-80 gün devam etti. Büyük bir yankı uyandırdı. Sonrasında şeker fabrikaları, THY, demiryolları parça parça özelleştirildi, ancak anlamlı karşı koyuşlar sözkonusu olmadı. Mevcut sendikaların sistemle daha organik bir bütünleşme içinde girmeleri de bu süreçte alenileşti.

TEKEL direnişinin yaşandığı 2010’da sınıfın irili ufaklı tepkileri birbirine eklendi. Kot kumlama işçileri slikosis (meslek) hastalığı nedeniyle taleplerini duyurmak için Ankara’ya geldiler. Ardından Van PTT işçileri yine Ankara Abdi İpekçi Parkı’nda direniş gerçekleştirdiler. İtfaiye, çeşitli belediyeler, inşaat işkolunda irili ufaklı direnişler yaşandı.

O süreç çeşitli bağımsız ve aynı zamanda sınıf içinde yeni bir yol açma yöneliminin ifadesi olan çeşitli bağımsız sendikaların da yavaş yavaş filizlendiği bir dönemdi.

Yine 2000’li yıllarda artık adından söz ettiren, sektöründe ve sermayenin korkulu rüyası olan bağımsız sendikalar oluşmaya başladı. Maden sektöründe Bağımsız Maden İş, inşaat sektöründe ise İnşaat İşçileri Sendikası gibi sınıf mücadelesini rehber edinmiş sendikalar da oluşmaya başlayacaktır. Tabii bu en çok da konfederasyonları rahatsız etmektedir. 

 Bugüne geldiğimizde

Sendikalar işbirlikçi, uzlaşmacı, partilerin arka bahçesi haline gelmişlerdir. Dolayısıyla tırnak içinde söylemek gerekirse kendilerini sınıfın örgütleri olarak görenler, patronlar gibi sınıfın sömürgeni haline gelmişlerdir. Ancak üyesi olan işçilerden bir yevmiye aidat alarak tahtlarına sıkı sıkı sarılmayı biliyorlar.   

Bu durumun en çıplak halini pandemi döneminde yaşadık. Geniş işçi yığınlarının pandeminin en ağır dönemlerinde bile tıklım tıklım toplu taşıma ile ya da servislerle gece gündüz demeden çalıştırılmalarına, virüse yakalanmalarına, işten çıkarılmalarına, çaresizlikle baş başa bırakılmalarına bile kuru gürültü dışında bir şey yapmadılar. Bazılarıysa sendika koltuklarını Meclis’e gitmenin basamağı olarak kullandılar.

Bir saadet zinciri oluşturulmuş durumda. Bu saadet zincirinin halkalarını partiler, sendikalar, patronlar ve geniş işçi-emekçi yığınları oluşturmaktadır.

Sonuç olarak ne yapmalı?

12 Eylül öncesi ve sonrasında iktidar olan partiler birbirlerinin devamcılarıdır. Bu nedenle güvencesizliğin, geleceksizliğin örgütsüzlüğün dayatıldığı işçiler ve emekçiler bunu bilerek o partilerle ilişkilenmek zorundadır.

Keza artık işlevini kaybetmiş, sınıf mücadelesi ve örgütlenmesinden bihaber olan tabela sendikalarını harekete geçirmek için ya öncü işçilerin rehberliğinde tabandan yükselen bir hareket gereklidir ya da sınıf sendikacılığı çizgisinde hareket eden alternatiflerin yaratılması-büyütülmesi hedeflenmelidir.

İçinde bulunduğumuz koşullarda geleceksizleştirilmiş, güvencesizleştirilmiş  geniş işçi ve emekçi yığınlar yıllardır kendilerini açlığa, yoksulluğa sürükleyen egemenler tarafından  kandırılırken üyesi oldukları sendikalar-konfederasyonlar ne yapıyor? Anlaşılan sadece açıklama yapma, analiz kasma kabiliyetleri kalmış ki, TV’lerden nutuk çekmenin ötesine geçemiyorlar. TİS’leri gece yarıları kapalı kapılar ardında işçilerin taleplerini görmezden gelerek imzalıyorlar. Yıllar boyu düzen partileri her seçim dönemini fırsata çevirerek gerçekleştirmeyecekleri vaatlerde bulunup işçi ve emekçi kesimlerin umudunu sandıklara, oy pusulalarına gömüyorlar.

Bütün bunlar ışığında geniş işçi ve emekçi yığınlar sınıfsal çıkarları ve mücadelelerini derinlemesine sürdürebilmek ve belli kazanımlar elde edebilmek için hem kendi sektörlerinde hem de bütün sektörlerde birleşik bir işçi hareketlenmesini tabandan doğru yaratıp birleşik bir mücadele hattı oluşturmalıdır. Birkaç yıldır belediye emekçileri içinde filizlenen ve yer yer DİSK-Genel İş’i sarsan TABİB örneği geliştirilebilir, büyütülebilir ve yeni sınıfsal sendikal anlayış çerçevesiyle bütünleştirilebilir. TABİB’in talepleri bile yakıcılığı ve kapsayıcılığı, içerdenliğiyle anlamlıdır.*

İşçi sınıfının mücadelesi ne sadece ekonomik ne sadece politik olabilir. Hem ekonomik hem de politik bir mücadeledir. Daha doğrusu ekonomik mücadelesi bile politik bir muhteva kazanmıştır. Bu politikleşme daha ileri taşınmalı, sisteme karşı bir eksene oturtulmalıdır. Yani sınıfa karşı sınıf, kapitalizme karşı sosyalizm şiarı rehber alınmalı, başka yolu yok.

  • Taşeron işçiler ne istiyor?

Norm Kadro – Yoksulluk sınırına endeksli taban ücreti

– 3 ayda bir enflasyon oranında zam + maaş payı

– İş güvencesi- 52 günlük ilave tediye hakkı

– Tayin, becayiş hakkı

– Haftada 35 saat iş

– Ücretlerde cinsiyet ayrımına son

– Vergi adaleti

– Eşit işe eşit ücret, sarı sendika değil sınıfsal sendika, satış sözleşmesi değil şeffaf TİS süreci,

– SODEMSEN kapatılsın, 

– TİS’ler 1 yıllık olsun, temsilcinin seçilmesi esasına uyulsun,

– TİS’lere kira yardımının eklenmesi, arazi tazminatları, evde bakım refakat izni, kreş desteği,

– Yıllık İzin Destek Primi, İşçi Sağlığı ve İşçi güvenliği