Tahsin’le işkencehanede tanışma
Bir süre sonra il genelinde bir operasyon yedik. Yeşil İzmir’in ’89 sonbaharında soluklaşan rengi sokaklarını bezeyen ağaç dallarından koparak sürüklenen yapraklar gibiydik. Geceyi hüzünlendiren yağmur serpintileri de cabası… Yaklaşık 50-60 kişi İzmir Emniyeti’nin hücrelerine tıkıldık. Belirsizlikler kemirgen gibi beynimize saplanmıştı. Aniden gecenin sessizliğini bozan bir ses duydum: “Bu yaptıklarınızın hesabını soracağız!” Bu ses, Kahveler Durağı’nda karşılaştığım gizemli misafirin sesiymiş, sonraki günlerde öğrendim Karakaş Orhan’ın “sen tanımazsın aslanım” diyerek benden sakındığı Tahsin Yılmaz yoldaşım… Meğer aynı kavşakta buluşmuşuz…
Sorgunun ilerleyen günlerinde beni, H’yi, Tahsin’i hücrelerimizden aldılar. Şefin odasında göz bağlarımız çözüldü. Yönetmen “kamera” dedi. Önümüzde bir kargo paketi, üzerinde adım ve adresimin yazılı olduğu Osman Yaşar Yoldaşcan’ın hayatını anlatan broşürü göstererek… “… sana postayla geldi” diyerek alay ediyorlardı. Diğer iki yoldaşı da bu duruma ortak etmek istiyorlardı. Tahsin’i orada görünce bir an şaşırdım ve semt kahvesine geldiği günü anımsadım. H, konuya hiç muhatap olmadan tuvaletlere neden sabun konulmadığını sordu. Şefleri mahcup bir ifadeyle “tamam çözeriz” dedi, bizi hücrelerimize geri gönderdiler. Oysa gözaltı sürecinin 5’inci günü geride kalmıştı.
Gözaltına alınanlardan çoğu 3-5 gün sonra emniyetten bırakıldılar. Geriye kalan on yedi kişi DGM’ye çıkarıldık. Dört kişi de oradan bırakıldı. On üç kişi tutuklandık. Bu safhadan önce emniyette gözaltı sayısı azalınca Tahsin’le aynı hücreye konulduk. Orada konuşup yakından tanışmış olduk. Gözaltı sürecinden başlayarak Tahsin’in oradaki yoldaşlara yaklaşımı da farklıydı. Devletin kırıp döktüğü yanlarımızı onarmaya, yeniden ayağa kalkmamızı sağlamaya çalışıyordu.
Hücredeki sohbetlerden birinde Tariş ve Gültepe direnişini anlattı. O dönem kitle hareketinin gücü ve direnişi tarihe damgasını vurmuştu. Bir ara, bizim sayımızın da az olmadığını söyleyerek “bir gecede 50-60 kişi gözaltına alındı” dedim. Tahsin her zamanki muzipliğiyle, “o kadar da değil, yolda selamlaşıp merhabalaştığımız herkesi toplamışlar, namussuzlar…” diyerek güldü. DGM’ye çıktığımız güne dek Tahsin arada bir sorguya gidip hücreye dönenlerle sürekli ilgilendi. Nihayet tutuklanıp Buca Yerleşkesi’ne konduk.
’88 yaz aylarında DY’den Recep Demir, Ayşenur Çamlıkaya ve arkadaşları çatışmada yakalanmışlardı. Recep cezaevi firarisiydi, infaz edilmişti. Aynı dönem Ekim’den gelen bir grup da Buca’ya konmuştu. ‘88’in sonlarına doğru PKK’ye dönük operasyonlarda Şehmuz Poyraz ve arkadaşları tutuklanmıştı. Özetle en son ‘89’da biz tutuklandık. PKK’li arkadaşların bir kısmı eski bölüm 3’te bir kısmı da 4. koğuşta idiler, aralarında sorunlar yaşanınca bölünmüşlerdi.
‘Karşımdaki sesin yankısı hâlâ belleğimde’
Çok geçmeden biz de kendimizi Buca’da bulmuştuk. Kendi adıma söylüyorum, kolum-kanadım kırık, linç edilmiş bir durumdaydım. Dolayısıyla ruh halim bulanık, bilincim parçalı, özetle moral bozukluğum had safhadaydı. İşte böylesi bir ortamda Tahsin’in eli uzandı gövdemize. Başlangıç itibariyle gergin, sert sözcükler ok gibi saplanıyordu bedenime. Süreç ilerledikçe durum farklı bir kulvara evrildi. Alıngan davranıyor, devletin üzerimde yarattığı ruh haliyle yaklaşıyordum olay ve olgulara. Oysa karşımdaki sesin yankısı hâlâ belleğimde ve tazeliğini koruyor. Gelecek ütopyasının bitmez tükenmez enerji kaynağıydı, hayatta karşılığı olan söz ve fiildi. Hamaset yoktu onun yaşamında… Hayatın tam da işleyiş biçimini izah ediyordu. Yaklaşımından kaynaklı iç dünyamdaki hiçlik duygusunu aşmıştım. Bir ara kafama taktığım bir soruyu sorma ihtiyacı duydum. “Devrim kitlelerin eseridir” sözüne takılmıştım. “Kitle nerede?” diye sordum. Yanıt hazırdı: “Kitle hem sensin hem de selam verdiğim herkesin gözaltına alınmasıdır.”
Çok geçmeden durulup netleşmiştim kendi içimde, elbette karşı devrimin safına geçmek aklımın ucundan geçmezdi -geçmiyordu. Okuyanlar için kolay da bu yazdıklarım benim için çok zordu. Düşünüyorum, bedenimden kopan parçaları Tahsin’in yaklaşımıyla toplamıştım. Kararım karar, elbette aynı kulvardaydık yoldaşımla, çok mutluyduk.
Mahpushanedeki mesaimiz başlamıştı. En olumsuz koşulların dahi lehimize döneceği bir süreçti hepimiz için, “Ya örse çekiç olacaksın ya da kava çakmak” Mecit Ünal’ın deyimiyle… Eski bölüm 4. koğuşta ikamet etmeye başladık…
Tahsin, dışarıda uzun yıllar farklı işlerde çalışmış, dolayısıyla farklı alanlardaki deneyimlerini yine cezaevinde seferber etmeye başlamıştı. Buca’da okuduğumuz kitapları özenle ciltlemeye başladı. Sanki uzun yıllar kendini bu işe adamış gibi disiplinli ve mutluydu. Sınıfın içinden gelen bir özellikti onunkisi… Abartı yok. Bir matbaa ustası gibi kitapları ciltlerken aynı zamanda bilincini beslemeyi hiç ihmal etmedi. Günlük gazetelerin gelmesiyle önceden planladığı gibi okunması gerekenlere göz atar, arada karton, şiraze cilt kapağı, onları presleyeceği ağır su bidonlarını hemen her gün hazır ederdi. Zamanı hep lehine/lehimize çevirme uğraşından asla vazgeçmezdi. Zaman zaman muzip esprileri de ihmal etmez, herkese enerji yayardı.
Koğuşumuz çok renkliydi. Her bireyin farklı hikayeleri vardı. Özellikle PKK’li arkadaşlar… Herbiri ayrı bir renkti. Tahsin’in Tekel’den arkadaşı Zahir de oradaydı. Koğuşa ilk girdiğimizde o karşıladı. Tahsin’i ayrı bir sahiplenirdi. Birbirlerine sarılma anları görülmeliydi. Tam bir sınıf kültürüydü o anki sahne. Elbette bizim de liseden temas ettiğimiz B.Y’de oradaydı. Herkes o yaşadığı anı resmeder dururmuş yani.
Tahsin’in 12 Eylül öncesi öğrenci yurdundaki (İnciraltı) bir eylemde ters düştüğü Eylem Birliği’nden Nevzat Ercümenciler. Kavga anında Tahsin’in kafası kırılmış(mış) meğer. O da oradaydı. Ve harbiden bize çok katkısı oldu. Mahpushane işleyişine ilişkin mevzu açılınca “ben de oradaydım” demiş ve çok gülmüştük. “Dünya küçüktür” demem bundan.
Dönüp baktığımda Tahsin’e ilişkin belleğimde şekillenen o kadar çok şey var ki. Kır saçlarında soluduğum Kars’ın lapa lapa yağan kar taneleri. İşçi emekçi mahallelerinde, fabrikalarında onlardan hiç ayırt edilemeyen biri… Tahsin’in söylediği sözün karşılığı vardı yaşamda. Hiç hamaset ya da kibir görmedim onda. Karşıdakini dinlerken hiç es geçmezdi mevzuyu. Dinlediği insanın hayata ilişkin kaygılarını -günler sonra sorsanız- kurardı yalın anlatımıyla.
Bir dönemin rengiydi Tahsin. Hâlâ öyle…
Kaba ajitasyon yoktu…
Dönem itibariyle mahkemelere gidip geliyorduk. Ki henüz cuntanın tozu atılmamıştı üstümüzden. Ancak ring aracına binen tüm düşmanlara yaklaşımı bile sınıfsal tercihlerine tümüyle denk düşüyordu. Kaba bir ajitasyon falan değildi bu ve bazen karşıt olduğumuz sınıfın koruyucularının bile kafalarında soru işaretleri yaratıyor, bazen de saf değiştirmelerine neden oluyordu.
Hep düşünmüşümdür bir dönem “faaliyet yürüten” tiplerin/tiplerimizin bugünkü yaşam karşısındaki konumlanışını… Kendimi/kendimizi azade gördüğüm bir durum değil de… Sahi, bugünkü yeni kuşak ya da ‘90’lı yılların insanları, iddia ettiği ya da ideal olanı karikatür düzeyinde yaşayanlar olarak ne yaptık ki herkesten alacaklı gibi davranıyoruz? Hem de doğuştan alacaklı gibi. Tuhaf! Anlam veremediğim bu ruh halindeki kişilere “tahsilatçı” kuşak mı demeliyiz? Haksızlık etmek istemem elbette. Dönem itibariyle herkesin bir şekilde emeği olmuştur. Her birey özgürleşmeyi kendi için aynı zamanda toplum için ister. Sanki dönem itibariyle bu durum kendimiz için değil de dışımızdaki bireyler için istiyormuşuz gibi bir ruh hali niye?.. Burada bir sınıf tavrı var mı? Bütün bunları sorgularken Tahsin bu duruma ne derdi diye düşünüyorum: “Önce kendi gözündeki merteği gör, sonra başkalarının gözündeki ağaç yongasını…” derdi hiç kuşkusuz.
Kemalpaşa günleri…
Sonra Buca mahpusundan Kemalpaşa’ya sevk edildik. Genelde kimse kimseyi kırmazdı. Uzlaşı noktası hep sınıfın karakteri rengindeydi. Kemalpaşa bağ evi gibi bir yerdi,görünce anladık. Zaten bir yoldaşımızın özgürleşme eylemi de burada oldu.
Tahsin, Nisan Tezleri’ni yeniden okuyordu. Bizse Julius Fuçik’in Darağacından Notlar’ıyla, Yarın Bizimdir Yoldaşlar’la motivasyonumuzu güçlendiriyorduk. İnsan en çok ihtiyaç duyduğu mevzu üzerine yoğunlaşır. Çok geçmeden bir yoldaşın 6 yıl 8 ay cezası da onaylanınca ona özgürlük yolu gözüktü. Nihai anlamda “firari” oldu. Savcı Sebahattin geldi. Babamın ölüm günü, “firarı açıklarsan seni cenazeye gönderebilirim” demişti, reddetmiştim doğallığında. Durum ciddiye binince ‘hepinizi sorguya tabii tutacağım’ dedi. Tahsin, “N’olur senin sorgun, senin temsil ettiğin devlet emniyette ensemizde boza pişirecek, sen de bizden yardım bekleyeceksin öyle mi savcı” diye noktayı koymuştu sınıf tavrıyla…
Olağanüstü süreçlerin işleyişiyle her şey yolundaydı yine… Kemalpaşa’dayken Zonguldak işçi direnişi patlamıştı. Radyo ve gazetelerden takip ediyorduk. Toplumsal hareketliliğin odağı olmuştu Zonguldak. İşçiler, aile bireyleri, çocuklar herkes kortejde yerini almış, 5 yaşındaki Nergis de slogan atıyordu. “Terete Terete, işçiler burada, faşist Terete nerede?” diyerek sembolleşmişti.
Dışarıdan aileler tarafından getirilen gıda, giyecek vs. Tahsin’in disiplini ile taranmak zorundaydı. Maydanoz, marul gibi yeşillikler bozulmadan tüketilmek durumundaydı. “İnsanlar dişinden tırnağından artırdıklarıyla bizi besliyor, biz de buna layık olmak zorundayız” sonraki kuşaklarda bu özelliği görmesem de durum böyleydi. Ki çok ama çok haklı bir gerekçeydi Tahsin’in içselleştirdiği bu durum.
Örnek mi? Tahsin’e bildiğimiz iç gömleği-fanila getirmişti küçüğü. Önce aldı inceledi, markasına baktı, sonra meydan okurcasına “sülalende bu kalitede giysiyi kim giydi ki bana getirmişsin?..” tepkisiyle iade etmeye kalkıştı. Zar zor ikna ettik…
Müzik konusunda da bizimle uğraşıyordu, şaka yollu… Buca’dayken Diyarbakır’dan dönüp dolaşıp firar etmek için gelen Rızgari’den Abdullah Uzun vardı. Mehmet ve benle çok ilgiliydi. Bir gün sordum “sen bizimle çok ilgilisin, hayırdır?” Şaşkın bir bakış ve biraz da kırgın “Vıyy, Allah’ın oğlu yıllardır dışarıdan uzağım, siz bana dışarının özgür havasını getirdiniz” dedi.
Hücrelerimizde sözleştik. Akşam Mehmet müzik yapacaktı. Apo geldi hücreye, kapı perdemizi çektik -sanki kimseler duymayacakmış gibi. Apo bir iki ezgiden sonra Çukurova’daki gecelere gitti. “Bu gece benim gecem” diyerek girdi muhabbete. Biz de söz ve saz alarak ona eşlik ederken Tahsin çıkageldi. Yine çatık kaşlı, “Ne yapıyorsunuz siz, burayı meyhaneye çevirdiniz? Saza hakaret mi ediyorsunuz? Sazla sanat müziği mi olur?” Donduk, dudağının kıyısındaki muzip gülümsemeyi görünce Apo, “ya Allah’ın oğlu, gel sen de katıl” dedi… Biraz baktı, dinledi sonra hücremin kapısını-perdesini kapattı gitti. Biz tüyoyu almıştık. Gecemize devam ettik.
Buca’dayken bir tünel teşebbüsü olmuştu. Çok oluru olmayacak bir teşebbüstü bu. Bu şerhimizi koyarak çalışmaya katılıyorduk. Amed Zindanı’nı tatmış Abdullah Uzun, Müslüm Sezer’le (Halo Müslüm) mayamız acayip uyuşmuştu Mehmet’le benim. Vardiya eski bölümden yeni bölüme tünel için giderken biz de ikimiz futbol oynuyorduk. Çünkü gürültü ihtiyaçtı. Halo Müslüm’le ben Mehmet’leri hep yeniyorduk! Karşımızdaki müşahadedekiler de taraftarlarımızdı elbet.
Tahsin bu durumumuza çok kızıyordu. “Sizin yüzünüzden okuyamıyorum” diye dert yanıyor, bizi de sürekli okumaya teşvik ediyordu. Haklıydı da… Ancak hem görev hem de stres atmak iyi geliyordu. H. da Tahsin gibiydi. Ben gol attığımda (…) taraftarlarım tezahürat yaparken o, “boş işlerle uğraşıyor, boşuna alkışlamayın, daha başladığı kitapta 20. sayfaya gelmemiş” diye sataşıyordu. Bizim kendi eğitimimize gereken özeni göstermememize kızıyorlardı.
Kemalpaşa’ya dönecek olursak, Tahsin bizim dinlediğimiz müzik tarzına muhalefet ederek Aşık İhsani’nin Mektup kasetini getirtti dışarıdan. Sessizlik saatinde bize “nispet olsun” diye walkman’in sesini açıyor, “Biz varız da ahha dostlar, biz varız / Kızzıl kızzıl meydanlarda, biz varız” diyordu Aşık İhsani.
Günler geçti, 141-142 kalktı. Tahliye günümüz geldi. Asker kaçağı olduğum için beni askerlik şubesine götürdüler. Tahsin de ısrar ederek geldi. Hatta rütbelilerin odasına kadar girdi. Rütbeli benim 15 Mayıs’a kadar izinli olduğumu, sonra birliğime teslim olmamı öğütledi. Tahsin devreye girdi: “Onu ben göndereceğim askere, şahidim.” Şaşırdım. Çıkınca sordum “niye böyle söyledin?” diye. “Ulan zaten yeni çıktın, önce bir eve git… bakarız” demişti.
Bizim eve geldik. Herkesle kucaklaştı, içimizden biri gibi… Giderken bana gıcıklık olsun diye “onu ben askere teslim edeceğim” diyerek vedalaştı!
Tahsin dışarda, belediye işçilerinin yürüyüşünü örgütlüyor
Bahar Eylemleri’nin kıvılcımlandığı ‘89 devam ediyordu. Ama en önemlisi Bahar Eylemleri’nin tetiklediği belediye işçilerinin Ankara yürüyüşüydü. Bu sürecin birincil öznesi Tahsin’di. Yürüyüşün bütün ayrıntılarını farklı bileşenlerle birlikte Tahsin ve Eralp adım adım örmüşlerdi. Öyle ki, İzmir’den yola çıkan işçi bileşenleri içinde namaz kılan, her sabah İstiklal Marşı okuyan azımsanmayacak bir kesim vardı.
Bilinç dönüşümü burada devreye girmişti elbette. Afyon’a varınca ne namaz ne İstiklal Marşı… Yerini hep bir ağızdan haykırılan sosyalizm vurgusu almıştı. Polatlı’daki akıbetin dağıtıcı etkisi devreye girse de önemli bir mevzi kazanılmıştı. Olan biten her şeyde Tahsin’in emeği vardı. Yürüyüşün öznelerinin moral motivasyonundan tutun da lojistik gıda, mola anlarındaki ortak amaç teması ince ince işlenmişti.
Cezaevinden çıktıktan sonra bizimle aynı dönemi yaşayan cürümlerimizle bir randevu ayarlamıştım Kadifekale’de -bana göre İzmir’in en güzel yerlerindendi. Elbette Tahsin’e danışarak olmuştu bu buluşma. Oraya gelen yoldaşlar çok gergindi. Sanki blok bir tavır gibi algıladık. Ki herbiri çok yetenekliydi. Ya da ben öyle idealize etmiş ve yanılmıştım. Toplam altı kişiydik. Ayrıldığımızda sayımız ikiydi. “Tamam mı, devam mı” niyeti randevu yerini beğenmemeyle sonlanmıştı. Hepsi benim kuşakdaşım, yoldaşımdı. Dönüp bakınca hâlâ öyle. Hâlâ samimi olduklarından eminim, hiç kuşkum yok. Olsa olsa dönemsel kırılmaydı yaşanan.
“Her dönem kendi ihtiyacını karşılar”
Rampa aşağı inerken Tahsin’e baktım. Bıyığıyla uğraşıyor, kaşlarını çatıyordu. Biraz yürüdük. “Üzgünsün” dedi ve ekledi: “Üzülme, yeni yoldaşlar var, sıkma canını, zamanla onlar da dönebilirler” diyerek ruh halime merhem oldu. “Her dönem kendi ihtiyacını karşılar”, “samimiyet önemlidir” demişti. Korku, kaygı, zorlanma, yorulma vs. diyerek yeniden yeniden yeni yoldaşlarla temas ettim; atlattım o sarsıcı süreci…
Hakikaten “su akar yolunu bulur” derler ya, öyleydi dönem. Alışık olduğumuz yoldaşlarla yaşanan duygudaşlığı sonraki kuşaklarda aynı ruh haliyle resmetmek hayati önemdeydi, öyle de oldu. Özetle, doku uyuştu. “Tamam mı, devam mı?” sorusunun yanıtı da buydu zaten.
“Ben sizi ihmal eder miyim”
İzmir çukurunda Tekel işçilerinin direnişi vardı. Onlara dönük çalışma yürütülürken Tahsin ve yanındaki bir yoldaşının kesiştiği noktalardan biri… O sıra annemin sağlık sorunundan kaynaklı yolları kesişmiş. Ancak ardında bekleyen iki yeğenim Tahsin ve yanındaki yoldaşı görmüşler. Heyecanla Alsancak’ın göbeğinde “Tahsin amca, Tahsin amca” diye bağırmaya başlamışlar. Tahsin durumu anlayınca el işaretiyle “susun, geleceğim” demiş, çocuk bu, alınmış. Haftalar sonra duygusal bir yaklaşımla, “sen bize sus dedin, gülmedin” sorusuyla karşılaştı. Tahsin, “haklısınız gelemedim işimiz uzun sürdü, ben sizi ihmal eder miyim” deyince “barış” ortamı sağlandı. Gözlerimiz doldu, hâlâ Tahsin ismi geçince gözleri umut dolu çok çocuk var yaşamımızda. “Ben sizi ihmal eder miyim” yanıtını alınca Tahsin’e veda ederek uyumaya gittiler.
“Önce iş, sonra eleştiri”
Bir başka gün afiş çalışmamız vardı. Nedense konuyla ilgili şahıs gelmedi de Tahsin geldi. Çok anlamasam da ilk anda suratım asıldı. Anladı durumu elbette, “bana ne tafra yapıyorsun len” dedi, “biz boşluğu değerlendirdik”. “Niye gelmedi arkadaş?” diye sordum. “İşi uzamış, beğenmedin mi?” dedi. Oturduk sohbet ettik, sabahın köründe Yeşilova’dan Karşıyaka’ya her yeri donattık kavgayla. Ben kendimce Tahsin’i koruyordum ya neyse. Onun inadı inattı. Bir iş yapılacaksa savsaklamamak gerek. “Önce iş, sonra eleştiri diyordu.”
Bir müddet sonra İzmir’deki faaliyet yoğunluğu Eralp’in şehit düştüğü andan sonra devleti daha da rahatsız etmişti. Sürekli bildiği evlere operasyon yapıyor, en çok da Tahsin’i arıyorlardı. Günler böyle akıp giderken Tahsin çıkıp geldi. Her zamanki coşkusu, sevinci iç içeydi. Sohbet devam ederken “biz çıkalım” diyerek vedalaştı oradakilerle.
“Bu kavşağın ismi Eralp Yazar olmalı”
Sokaklarda dolaştık bir süre. Sonra konuyu açtı: “Ben başka bir bölgeye gitmek durumundayım”. Bir an dizlerimin bağı çözülse de duygusallığımı açıklamalarından sonra atlatmaya çalıştım. “Üzüldün, farkındayım. Artık seninle gün doğarken, gün batarken görüşemeyeceğiz” dedi. O anki ruh halimi özlü biçimde tarif etmişti. Kendimi nedense bir an çok yalnız hissettim. Sadece bireysel duygusallığımdan öte sanki İzmir de sahipsiz kalacakmış duygusuna kapıldım. Çünkü yapı adına Tahsin, o bölgede bir semboldü. Pideciye gittik, sohbet arasında onunla da vedalaşmaya geldiğini söyledi. O da aynı benim ruh halimle sessizleşti, uzaklara baktı. Derken vedalaştık onunla. Anayola çıktık. Eralp’in şehit düştüğü parka doğru yürüdük. Esnafı alıcı gözlerle denetleyerek “bu kavşağın ismi Eralp Yazar olmalı” dedi. Okuduğu lisenin sokağında durdu. Çevreye baktı sonra sarılarak vedalaştık.
Ayrıldık ve oturduğum semte yaya yürüdüm. Öyle bir çırpıda atamıyordum vedalaşma anını. Sanki bir daha karşılaşmayacaksınız gibi bir haldi benimkisi. Dilime dolandı bir türkü: “Duydum ki ben oğlum gitmiş ölüme / Be hey zalim neden kıydın nazlı gülüme / Gün doğanda gün batanda ağlarım-ağlarım”.
Nehir akıyordu elbet, kurduğunuz bir sistem ve samimiyet varsa nehir yatağını bulur toprağın, bitkinin yasını belirler. Bizimki de böyleydi zaten…
Son karşılaşma…
Aradan geçen zaman diliminde hiç beklemediğim bir anda yapıya ait bir eve çıktı geldi Tahsin. Hiç beklemediğim bir andı. Kapıyı açtım evdeki yoldaşım “kim geldi bil bakalım” diyerek kapıyı hafif yarım kapadı. “Kim” dedim. Kapı tam açılınca onu gördüm, müthiş bir buluşmaydı o gün! Hemen “kuru fasulye yap” diyesim geldi, zaten menüde kuru fasulye vardı… Tahsin bu yemeği çok güzel yapardı, yeme anını görmeliydiniz. Sürekli yer değiştirir, sol dizinde bir havlu sol eli onun üzerinde arada bir devam eder havluyla terini silerdi. O gün de o anı yaşadım, çok güzeldi.
Gece sohbetinde elbette kuralları ihlal etmeden zaman ilerliyordu. Tahsin’in bu sınırlar içindeki anlatımlarından çıkarsadığım birtakım yansımalar vardı. Ki daha çok okları kendine yönelterek bir şeylere “geç kalma” bazı durumlara yetişememenin sıkıntılarını hissediyorduk. “Gövde büyüyor, kafa küçülüyor, embesil gibi bir durum” diyordu Tahsin. Elbette herkes çalışıyordu. Ancak zamanın ruhuna egemen olan kitlelerin tepkilerini doğru noktaya kanalize edecek-dışarıdaki önderliğin-zayıf olduğuna vurgu yapıyordu. Hamaset değildi, birilerini suçlamıyordu. Kendini mevzunun dışında tutan bir yaklaşım değildi -çünkü o bir komünist önderdi. Böylesi süreçlere hazırlıklı olamayışımızın hepimizdeki ortak hayıflanmasının dile gelişiydi. Daha yürümemiz gereken çok yol vardı…
Böyle bir İzmir’i örgütledi Tahsin
Tahsin yoldaş 12 Eylül’ün sarı renginin hakim olduğu o koşullarda dipdiri bir devrim rüzgarı gibiydi. Onu sadece temas ettiğim anlarla anlattım, Tahsin bundan çok daha fazlasıydı. 12 Eylül öncesinde bir işçi olarak kesişmişti yolu mücadeleyle. Tariş’i, Gültepe direnişini yaşamış, o direnişlere ruh kazandırmıştı. 12 Eylül’den sonra herkes bir yerlere savrulurken o bir roman kahramanı gibi örgütü yeniden örgütlemek için arşınlamış sokakları. Yazının başında sözünü ettiğim 4’lü gibi tipler de onun saygınlığıyla devrimin şu ya da bu ihtiyacının parçası olmuş, işçiler dertlerini ona getirip fikir almış, birlikte direnişler örgütlemişler. Gençlikten ilişkilenenlerin kadrolaşması için bir devrim öğretmeni olmuş. Hiç bitmeyen bir enerjiyle öyle bir İzmir’in sokaklarını, fabrikalarını arşınlamış.
Onu anlatmak bu açıdan o kadar kolay değil. Ama aynı zamanda kolay. Çünkü neyse oydu Tahsin ve hep öyle kaldı.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!