Eylül Gökçin
Koca bir mezarlığı, kayıplar diyarını andırıyor bu coğrafya. 16 gündür küçücük bir kız çocuğu bir fotoğraftan, “gerçeği görün artık” der gibi bakıyor yüzümüze…
Bu topraklarda yaşanan hiçbir katliam, hiçbir faili meçhul, göz göre göre gelen kadın ve çocuk cinayetleri, kaybedilmeler, kadınlara ve çocuklara yönelik şiddet, taciz ve tecavüzler birbirinden bağımsız değil. Hepsi tıpkı bir zincirin halkaları gibi birbirini besliyor.
Bu döngüyü kırmak ise devletin, ona bağlı kolluk güçlerinin, tek bir ağızdan çıkmış manşetler atan medyasının ve kalemşörlerinin çizdiği fotoğrafın ardındaki gerçekliği görmekten geçiyor. O gerçeklik ise Diyarbakır’ın Bağlar ilçesine bağlı Tavşanlı Mahallesi’nde yani avuç içi kadar bir yerde kaybedilen küçük bir kız çocuğunun bulunmak istenmemesi gerçekliğine götürüyor bizi.
Narin, İlçe Jandarma Komutanlığı, Bağlar Asayiş Komando Bölük Komutanlığı, Jandarma Özel Harekat Timleri, Jandarma Suç Araştırma Timleri, İstihbarat Şube Müdürlüğü, Köpek İz Takip Timi, Sualtı Arama Ekipleri ve AFAD ‘tan oluşan devasa bir ekip tarafından aranıyor. Ayrıca Narin’in kaybolduğu saatlerde bölgeden geçtiği tespit edilen 15 araç sahibi sorgulanıyor. Mahalledeki evler tam 8 kez aranıyor. 130 kişinin ifadesine başvuruluyor. 32 bin 952 kişi kontrol ediliyor. 7 iz takip köpeğiyle 11 bin dönümden fazla alanda arama yapılıyor. İnsan düşünmeden edemiyor böyle bir ekiple ve böyle bir çalışmayla bölgede kaybolan bir toplu iğne bile bulunabilecekken Narin neden bulunamıyor, kimler, kimleri niçin koruyor?
Üstelik Diyarbakır gibi bir şehirde istihbaratın en yüksek teknolojiyi kullandığı, herkesin adeta adım adım kameralarla takip edildiği, sivil polislerin ve zırhlı araçların vızır vızır sokaklarda kol gezdiği, bir slogan atıldığında ya da halay çekildiğinde dahi bu ekiplerin en ceberut biçimde nasıl da harekete geçtiği hepimizin malumu. Ancak durum küçük bir kız çocuğunun kaybedilmesi olunca hiçbir veriye ya da bulguya ulaşılamıyor. Ulaşılmışsa da kamuoyundan gizleniyor.
Üstelik ceza dosyalarında birincil derecede delil kabul edilen ve sıradan bir insanın bile her durumda aklına gelebilen, olayın yaşandığı ilk gün bakılması gereken HTS kayıtları ancak 13. günde inceleniyor. Narin’in amcası aynı zamanda köyün muhtarı olan Salim Güran’ın 13. günde bakılan HTS kayıtlarında olayın yaşandığı saatlerde telefonunun bir saat kapalı olduğu, bütün WatsApp yazışmalarının, görüşmelerinin ve mesajlarının silinmiş olduğu ortaya çıkıyor ve yine amcanın arabasından alınan DNA örneklerinin, Narin’in kıyafetlerindeki DNA örnekleriyle eşleştiği görülüyor. Amca çıkarıldığı mahkemece “kasten öldürme ve kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma” suçlamasıyla tutuklanıyor.
Tutuklu amca, muhtar Salim Güran’ın tıpkı Rabi Naz cinayetinde ve yine Dersim’de Gülistan Doku’nun kaybedilmesinde olduğu gibi iktidara yakın bir isim ve tarikatlarla bağlantısının olduğu herkes tarafından bilinen bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Ve çocukların hayatı, geleceği tıpkı bir bermuda şeytan üçgenini andıran iktidarın cezasızlık politikaları, tarikat ve cemaatlerin Kur’an kursları ile ailelerin kıskacında kaybolup gidiyor.
İktidarın yasalarla, eğitim sistemiyle, söylemleriyle yaygınlaştırmaya ve derinleştirmeye çalıştığı aile odaklı politikalar toplumun geleneksel kodlarıyla da birleşince kadınların ve çocukların ailenin, erkeğin mülkü olarak görülmesine neden oluyor. Dolayısıyla kutsallık atfedilen ailede kadınlar ve çocuklar her türlü şiddete, sömürüye, istismara açık hale geliyor.
Narin’in kaybolması sistemin çürümüşlüğünü bir kez daha fakat daha şiddetli bir şekilde yüzümüze vuruyor. İktidar küçük bir kız çocuğunun kayboluşunu adeta kendi beka davasına çeviriyor. Gizlilik kararlarıyla kamuoyundan bilgi saklıyor. İktidardan ve iktidara bağlı kolluk güçlerinden çelişkili açıklamalar geliyor. Diyarbakır İl Jandarma Komutanı Tümgeneral Selçuk Yıldırım 28 Ağustos’ta yaptığı basın açıklamasında “Sonuca çok yaklaştıklarını” söylüyor. Adalet Bakanı Tunç ise “Belki o yönde bir ize rastlanmış olabilir. Komutanımızın ifadesini hangi gerekçeyle söylediğini bilmiyorum” diyor. Evet kamuoyunu sarsan bir olayda böyle önemli bir açıklama için Adalet Bakanı “bilmiyorum” diyebiliyor. Ardından ekliyor “Soruşturma tüm detaylarıyla, titizlikle devam ediyor” Ancak 16 gün geçmesine rağmen Narin’den hala bir ses yok!
Dolayısıyla belki unutmuştur diye Adalet Bakanı Tunç’a Türkiye’nin 10 Eylül 2011 tarihinde 28050 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren Lanzarote Sözleşmesi’ni hatırlatmak gerekiyor.
Sözleşmeye göre imzacı devletlerin ‘çocukların cinsel sömürü ve istismara uğramasını engellemesi ve bu konuda ulusal ve uluslararası iş birliği gerçekleştirmesi, çocukların iyilik ve menfaatlerini en üstün değer olarak kabul etmesi, önleyici ve koruyucu ceza hukuku alanı oluşturması ve tüm bu yükümlülükleri bağlayıcı hale getirerek özel bir gözetim ve denetim mekanizmasını kurması’ gerekiyor.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!