Çarşamba, 22 Temmuz 2026

Haydi Direnişe!..



“Kölelik koşullarında çalışmaya mahkum değiliz!” diyerek kolektif bir bilinçle hareket eden Fernas Maden işçileriyle Akcanlar Tekstil işçileri sınıfın öfkesini kuşanarak patronlardan hesap soruyor


Eylül Gökçin

“Eninde sonunda bu şatafatlı dünyalar yıkılacak ve yerini bu yer altından gelen, tekstil atölyelerinden gelen, okuması yazması olan ama konuşmasını beğenmediğiniz bu esmer yüzlü insanlara bırakacak. Dost ve düşman herkes bunu çok iyi bilsin!” böyle diyordu Bağımsız Maden-İş Sendikası örgütlenme uzmanı Mert Batur işçileri ablukaya alan sermayenin kolluk güçlerinin gözlerinin içine korkusuzca bakarak.

Ankara’da sıradan gibi görünen ancak hiç de sıradan olmayan bir gün. Bilenler bilir Çalışma Bakanlığı’nın bulunduğu o büyük caddeden ilerliyoruz. Her yer iktidar sermaye ortaklığının kolluk güçlerinin ablukasında. Her daim herkese açık olan caddede Bakanlığın önüne kimse yaklaştırılmıyor.

Bu büyük ablukanın nedeni yerin altından gelen, atölyelerden gelen “Kölelik koşullarında çalışmaya mahkum değiliz!” diyen Fernas Maden işçilerinin, Akcanlar Tekstil işçilerinin bakanlık önünde basın açıklaması yapacak olmaları. Saat 10:30’a doğru caddenin her iki yakasından gelen işçi bölükleri polis koruması altındaki Çalışma Bakanlığı’nın yüzlerce metre ötesinde bir araya geliyor. İktidarın siyasi gücünü arkasına alan iki büyük sermaye grubuna karşı birleşiyor. Bu birleşim işçi sınıfının önünde çok önemli bir yolu açıyor. Caddedeki tüm bakanlık binaları “Birleşe birleşe kazanacağız!”, “İşçilerin birliği sermayeyi yenecek!”, “Direnen işçiler kazanacak!” sloganları ile inliyor.

Soma’dan bu yana ne değişti?

İşçi temsilcileri ve işçiler konuştukça Soma maden havzasında 301 maden işçisinin katledilişinden bu yana hiçbir şeyin değişmediği gözler önüne seriliyor. Soma’daki Fernas Maden Grup’ta işçiler düşük ücretlerle, iş güvenliği önlemleri alınmadan can pahasına çalışıyor. Bu insanlık dışı koşullara karşı çıkıp haklarını aramak için sendikaya üye olduklarında ise işten atılıyor. Haksız yere işten atıldıkları için maden önünde aileleriyle birlikte direnişe geçen işçiler defalarca gözaltına alınıyor. Yetmiyor, İşletme Müdürü Serkan Güncü işçi düşmanlığına yeni bir boyut ekleyerek, “Yasalar, kurallar bana işlemez!” diyerek işçilerin e-devlet bilgilerini, twitter hesabından paylaşıyor. İşçilerin tüm şikayetlerine rağmen hakkında hiçbir işlem yapılmıyor. Ama o yasalar bakanlık önünde direnen işçilere uygulanıyor. Açıklama için kaldırıma sığmayan işçiler caddeye inince kolluk hemen devreye giriyor. “Kamu düzenini bozuyorsunuz yolu kapatmayın!”

Bu işçi düşmanlığına karşı sınıf öfkesi bilenen bir işçi alev gibi gözlerle haykırıyor “O düzen bir tek bize işliyor zaten!” Bağımsız Maden-İş yöneticisi Ferhat Akılma’nın basın açıklaması sırasında söylediği, “Anayasa’nın 51. Maddesini ve TCK’nın 118. Maddesini ihlal eden işletme müdürüne hesap sorulmazken işçilere hesap soruluyor. Çağıralım Serkan Güncü Bakanlığın önüne gider. Ama biz işçiler Bakanlığın yanına dahi yaklaşamıyoruz” sözleri ise işçi düşmanlığının ne boyutlarda olduğunu, polisi, jandarması, kaymakamı, valisi, bakanıyla işçilere 25 gündür yapılan işkenceyi tüm boyutlarını ortaya koyuyor.

İşçi temsilcileri konuştukça Fernas’ın patron vekilinin şatafatlı otelinin, Akcanlar Tekstil patronunun lüks villalarının yaldızlı boyaları bir bir dökülüyor. O villaların, otellerin, fabrikaların, madenlerin işçinin kanı pahasına nasıl yükseldiği her sözde tek tek bir daha dile getiriliyor.

Atılan arkadaşlarımız işe iade edilsin, iş güvenliği kuralları uygulansın

Çalışma Bakanlığı ile işçi temsilcileri arasındaki müzakereler sürerken işçilerle sohbete dalıyoruz. Bir işçi, “Burada çok büyük talebimiz yok. İşten çıkarılan arkadaşlarımızın işe iadesini istiyoruz. Soma havzasındaki diğer madenlerdeki şartların aynısını biz de istiyoruz. Bu bizim en doğal hakkımız. Çalışma Bakanlığının önüne geldik çünkü işyerimizde iş güvenliği kurallarının uygulanmasını istiyoruz” diyor. Bir başka işçi “Ben bugün evime dönsem ekmek alacak param yok. Okullar açıldı çocuğumun okul kıyafetini dahi alamadım” diye ekliyor. Kendisine dayatılan bu kara düzene karşı Ankara’nın yakıcı öğle güneşinin altında tüm kararlılıklarıyla görüşmelerin sonuçlarını bekliyor madenciler. Ancak o çok “yetkili ağızlardan” tek bir olumlu yanıt dahi gelmiyor.

İşçiler Meclisin önüne yürüme kararı alarak Bakanlık önünden ayrılıyor. Yemek, yemek için geldikleri Yüksel Caddesi’nden meclise yürümek için hareket ettiklerinde ise yine polis ablukasıyla karşılaşıyorlar. Öfkeleri büyüdükçe büyüyor işçilerin. Uzun bir süre burada bekletilen işçiler, buradan sloganlarla Madenci Anıtı’na yürüyor. Buradaki basın açıklaması sonrası uyuyup dinlenmek için Kurtuluş Parkı’na geçiyorlar.

Gece ayazında Kurtuluş Parkı

Ankara’nın gece ayazında Kurtuluş Parkı’nda bir masanın başında oturmuş işçilere doğru ilerliyoruz. Tüm sıcaklıklarıyla karşılıyorlar bizi. Gün boyu direnen işçilerin yüzlerinde yorgunluktan eser yok. Bir telaş, bir sıcaklık kaplıyor ortamı. “Kimler çay içiyor,” sesleri yükseliyor. Bardaklar doluyor. Sıcak çayın bardağa dolarken çıkardığı buğu içimizi ısıtıyor. Çay sigarasız gitmez hissiyle sigaralar yakılıyor. Kısa bir sessizlik sonrası koyu bir sohbet başlıyor. İşçiler anlatıyor, biz dinliyoruz. Biz soruyoruz işçiler anlatıyor. Sözcükler Soma ile Ankara arasında kurulan kolektif bir köprü misali birbirine ekleniyor. İşçilerden biri “Bizim Soma’da direnişi başlattığımız yer de böyle ağaçlık..” diyor ve ekliyor: “Ama burası daha soğuk.” Biz de hem gerçek anlamını hem mecazi anlamını kastederek “Evet Ankara soğuktur.” diyoruz. Yaklaşık yirmi yıldır madenlerde çalışan tecrübeli bir işçi anlatıyor: “Görmüşsünüzdür hepsini paylaştık. Saatler boyu suyun içinde çalışıyoruz. Gaz kaçağı, elektrik çarpması riskine rağmen… Çıkıp kıyafet değiştirmek istediğimizde ‘daha iş bitmedi’ diyorlar.” Genç bir işçi hemen söze giriyor, “O sularda on iki saat çalıştığımı bilirim.”

İşçiler tüm doğallıklarıyla, içtenlikleriyle bazen bu kadarı da olmaz der gibi alaycı bir gülümsemeyle bazen de öfkeyle anlatıyorlar Fernas Maden cehenneminde yaşadıklarını. Ölüm pahasına çalıştıklarını söylüyor işçilerden biri. Yeraltı sularının bir insan vücudunu delecek şekilde aktığı noktalarda çalıştıklarını dile getiriyor. “Hatırlamıyor musun?” diyor bir diğer işçi. Sonra bize dönerek anlatıyor: “Aniden suyun tazyiğiyle fırladı hortum hemen geriye atıldım. Bana çarpsaydı ölebilirdim.”

İşçilerin canı uykuya emanet

Yerin 1800-1900 metre derinliğinde çalıştıklarını öğreniyoruz. En girilmeyecek yere girdiklerini, en yapılamayacak işleri yaptıklarını anlatıyorlar. En büyük tehlikelerden birinin gaz sızıntısı olduğunu dile getiriyorlar. “Peki size sızıntı olup olmadığını ölçecek koruyucu-önleyici ekipman vermiyorlar mı?” diyoruz. “Bize vermiyorlar onlar vardiya amirlerinde” diyor bir işçi gülerek, bir fotoğraf göstermek için telefonunu uzatıyor “Bakın bu vardiya amiri” diyerek. Fotoğraftaki tulumlu kasklı kişi bacak bacak üstüne atmış sandalye üzerinde uyuyor. İşçilerin canı ise uykuya emanet. İşçilerin koruyucu ekipmanları ucuz birer maske ve eldiven bir de lastik çizmelerden ibaret. Çimento döktüklerinde çizmelerinin içine çimento dolduğunu, saatlerce bu çizmelerle çalışmak zorunda kaldıklarını, ayakları tahriş olduğu ve yanmaya başladığı için değiştirmek istediklerinde ise yine “Daha iş bitmedi” itirazıyla karşılaştıklarını söylüyor işçiler.

Yemeklerden söz açılıyor, mönülerinin her gün çürümeye, bozulmaya yüz tutmuş salatalık, domates, zeytin ve ekmek olduğunu, meyve olarak da çürümeye yüz tutmuş meyvelerin verildiğini öğreniyoruz. Bir işçi, ‘Yapılan tüm haksızlıkların, kural tanımazlıkların, işçi sömürüsünün tüm delilleri var bizde’ der gibi telefonunu uzatıyor. Telefonda çöpe atılması gereken çürümüş bir elma. “İşte meyve olarak da bunlar veriliyor bize” diyor ve ekliyor, “Vermeyin bari!”

Sendikanın belirleyici önemi

Tüm sohbet süresince en çok dikkatimizi çeken şey ise işçilerin sendikaları olan Bağımsız Maden-İş’e olan güvenlerini her fırsatta dile getirmeleri. Sendikalarının her koşulda üyelerinin arkasında olduğunu sık sık belirtiyorlar. İşçilerden biri bundan önce başka bir sendikaya üye olduğunu, çalıştığı şirketin işçilere yüzde 3 maaş zammı verdiğini, işçiler buna itiraz edince, sendika başkanının patronlarla görüştükten sonra yüzde 1,5 zamma razı geldiğini öfkeyle karışık bir gülümsemeyle anlatıyor. Sendikadan konuşulduğunu duyan başka bir işçi sözü Fernas patronlarının işçi düşmanlığına getirerek maden önündeki direnişleri sırasında CHP’li Manisa Belediye Başkanı ile birlikte Şirket Müdürü Serkan Güncü ile görüşmeye gittiklerini Güncü’nün işçilerin gözünün içine bakarak “Bu madene sendika giremez” dediğini belirtiyor. Tüm bu kapitalist pervasızlığa karşı bir işçinin söylediği sözler dikkat çekici: “Şirketin amacı sendikayı oraya sokmamak çünkü sendika oraya girdiği zaman cebinden para gidecek, işçilere fazla para verecek. Sonuçta işçi senden sadaka istemiyor ki kendi hakkını istiyor. Bu böyle gittiği sürece halk yine ezilmeye devam eder, kapitalist sistem yine aynı devam eder, sömürü yine devam eder…”

Sohbet o kadar güzel ki, saat gece yarısını geçtiği halde kimse akan zamanın farkına varmıyor. Biz işçilerle vedalaşıp dinlenmeleri için yanlarından ayrılıyoruz. Tam da bu noktada özellikle belirtmek gerekiyor. Madenciler kendilerine karşı uygulanan tüm baskılara, işkencelere, uğradıkları hak gasplarına inat direnişlerini kararlılıkla sürdüreceklerini her fırsatta dile getiriyor. Kolektif bir bilinçle hareket eden işçiler sınıfın öfkesini kuşanarak patronlardan hesap soruyor ve bize Sennur Sezer’in şu dizelerini hatırlatıyor.

“Bir sabahın üç kapısı var göğe

Biri korku, Çal yere!

Emek senin umut senin

Korku ne?

Yeter ki ellerin ellere kavuşsun”