‘68 denildiği zaman sadece Marksist tarihçiler değil burjuva tarihçiler içinde de nesnel olmaya ya da nesnel görünmeye önem verenler 20 yüzyılın en önemli dönüm noktalarından biri olduğu konusunda hemfikirdirler. Gerçekten de ’68 sadece Türkiye açısından değil dünya çapında yerleşik taşların yerinden oynadığı, klasik dengelerin sarsıldığı tarihsel bir dönüm noktasıdır.
(Yalnız) ’68 durgun bir gökte aniden çakan bir şimşek değildir. Onun bir tarihsel gelişim süreci vardır. O süreci kabaca 1959 1 Ocak’ında zafere ulaşan Küba Devrimi’yle başlatabiliriz. Faşizme karşı İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonunda kazanılan tarihsel zafer, o dönemde sosyalizmin yaptığı ataklar, dünyanın üçte birinin artık sosyalist kamp oluşturacak kadar kapitalizmden kurtuluş yoluna girmesini esas alarak o zeminde Küba’yı bir dönüm noktası kabul etmek mümkündür.
Tabii ki bu tür ‘dönüm noktaları’ dediğimiz zaman tercihler değişebilir. Asıl olan, ’68’in aslında 1950’li yılların sonlarından başlayarak kabaran sınıf mücadeleleri dalgasıyla (olan bağını görmek), öncesi itibariyle onun 1960’lı yıllardaki mayalanmanın dönüm noktası olduğunu netleştirmektir.
1960’lı yılların mayalanması dediğimiz zaman Güneydoğu Asya’da Vietnam Devrimi’nde somutlaşan Vietnam, Laos ve Kamboçya’daki ulusal kurtuluş mücadeleleri akla gelir ki, bu haksız da değildir. Çünkü Vietnam halkı, Ho Chi Min yoldaşın, komünistlerin önderliğinde önce Fransız emperyalizmini arkasından İkinci Dünya Savaşı’ndan güçlenerek çıkmış Amerikan emperyalizmi gibi yenilmez görülen bir gücün burnunu sürtmüştür. Bu bütün dünya için bir esin kaynağı olmakla kalmamış, Amerika’nın içerisinde bile üniversite öğrencileri başta olmak üzere ilerici güçleri kendi sistemlerini sorgulamaya iten zincirleme etkiler yaratmıştır.
Aynı dönem Afrika’nın kaynadığı, halkların ayağa kalktığı bir dönemdir. Orada da altmışlı yıllarda sembolleşen devrimler olarak Kongo, Angola, Mozambik ve Güney Afrika’daki ırkçı rejim karşıtı mücadeleyi hatırlamamız gerekir.
Öbür yanda, dünyanın öbür ucunda Güney Amerika’da öne çıkan, her biri birbirinden sarsıcı eylemlere imza atan gerilla hareketleridir. Örneğin Uruguay’ın Tupamaroları, ’68 kuşağının her adımlarını adeta nefes alışlarını bile yakından izlemeye çalıştığı bir esin kaynağıdır. Brezilya’da Carlos Marighella’nın öncülük ettiği gerilla mücadelesi, keza Arjantin o dönem Latin Amerika’da öne çıkan mücadele dinamikleridir.
Ve tabii ki Çin Kültür Devrimi. Sonrası itibarıyla değerlendirmeler farklılık gösterse de o dönemin koşulları itibariyle Çin’den esen o devrimci rüzgâr, kabuk bağlamış, içi boşalmış geleneksel komünist partiler ve geleneksel komünist mücadele anlayışının sorgulanması açısından dünya çapında ve tabii ki Türkiye’de de devrimci kadrolara, gençlere esin kaynağı olmuştur.
’68 öğrenci hareketine indirgenemez
’68 hareketinin dünya çapında ortak çizgileri, karakteristik çizgileri nelerdir sorusunu kendimize soracak olursak detay niteliğinde de olsa ilk etapta şudur: Harekete başlangıçta öğrenciler öncülük etmiştir. Yani ’68 hareketi denildiği zaman genellikle insanların aklına öğrenci hareketleri gelir. Fransa’daki öğrenci hareketleri, Türkiye’de de FKF ile başlayıp sonra Dev-Genç’e dönüşen öğrenci hareketleri gelir ki, bu tümüyle yanlış değildir; işin gerçeği budur.
(Fakat) Fransa’da da öğrencilerin isyanı olarak başlayan hareket kısa sürede işçi sınıfının saflarına sıçramış, Fransa tarihinin hâlâ aşılamamış bir çıtasını oluşturan çok yaygın grevlere dönüşmüş fakat dönemin Komünist Partisi ve onun etkisindeki bürokrat sendikal önderlikler, bu hareketin önemini ve taşıdığı dinamizmi değerlendiremediklerini için o hareket farklı biçimde burjuvazi tarafından denetim altına alınıp sönümlenmeye itilmiştir.
Türkiye’deki farklılık kendisini şöyle gösterir: Türkiye’de hareket aslında öğrenci hareketi olarak başlamamıştır. Onun altını çizelim. Altmışlı yılların başından itibaren 1961’deki ünlü Saraçhane mitingi ve Yalınayaklar Yürüyüşü’yle başlayan, daha sonra Kavel, Demir Döküm, Kozlu, Berec direnişleri şeklinde devam eden ve DİSK’in kuruluşuyla sonuçlanan bir işçi hareketi vardır. Aynı zamanda köylerde bir kıpırdanma vardır, özellikle de feodal ilişkilerin görece daha erken çözülmeye başladığı Ege, Karadeniz, Trakya köylerinde köylülüğün uyanışı söz konusudur.
Bütün bunları kesen temel etken şudur: Türkiye’de kapitalistleşme sürecinin yeni bir evreye (girişi). 1950’li yıllardaki Demokrat Parti iktidarı döneminde izlenen sermaye akışı ve soygun politikaları sonucu bağımlı kapitalizmin kendi içinde sıçrama yaptığı bir dönemdir. Toplum çalkantı halindedir. Öyle ki, ilerleyen yıllarda faşist bir politikacı olarak karşımıza çıkan Turhan Feyzioğlu da içinde olmak üzere üniversite öğretim üyeleri sosyalizmi savunan bildiriler yayınlamaktadır. Bu anlamda, 68’deki öğrenci hareketi dünyada olduğu gibi Türkiye’de de bir anda kendiliğinden zuhur etmiş, ortaya çıkmış öncesiz bir hareket olarak düşünülmemelidir.
Fakat Türkiye’deki hareketin özelliği şudur: Başlangıçta öğrenci hareketi olarak öğrenci kadroların sürüklediği hareket giderek toplumda öncüleşmiş; işçi hareketine, özellikle küçük üretici köylülerin tütün mitinglerine, fındık mitinglerine, Bafa gölü ve Antalya’da Elmalı köylülerinin toprak işgalleri gibi eylemlere (yani) köylü hareketine Dev-Gençli öğrenci militanlar öncülük etmeye başlamıştır. Öğrenci hareketinin bu militanlaşması ve devrimcileşmesi kendi içinde ‘71 devrimci kopuşu olarak tanımladığımız, hepimizin tarihinin bir anlamda yeniden doğum noktasına evrilmiştir. ‘71 hareketi bu toplumsal çalkantı, mayalanma ve hareketin içinden doğmuştur.
Dolayısıyla Türkiye’de ’68’i sadece bir öğrenci hareketine indirgemek yanlıştır; (öte yandan) öğrenci hareketini ve onun öncülerini de kendisine ön gelen sınıf ve köylü hareketlerinden, oradaki hareketlenmeden, genel olarak toplumdaki arayıştan ayırmak bizi sağlıklı olmayan sonuçlara sürükler.
’68’in ruhu nerededir?
O ’68 ruhu nerededir? Asıl sorulması gereken ve bugün en fazla hatırlamaya ihtiyaç duyduğumuz soru buradadır.
’68 sadece burjuvazinin egemen sistemine meydan okuma, mevcut rejimden bir kopuş, ona karşıtlık değildir. ’68 elbette egemen sınıfa ve onun devletine meydan okumakta cisimleşmekle birlikte aynı zamanda kendisini solda tanımlayan, solcu/sosyalist olduğunu iddia eden geleneksel siyaset tarzından, geleneksel siyaset anlayışından da bir kopuştur. ’68’in ruhu buradadır ve bugün aslında bu ruha, geleneksel anlayış ve alışkanlıklarımızdan kopma iradesi ve cüretine çok fazla ihtiyaç duyduğumuz bir dönemde olduğumuzun altını çizerek geçiyorum.
’68 geleneksel olandan öyle bir kopuştur ki, mesela Carlos Marighella Latin Amerika tipi gerilla anlayışının öncülerinden biridir. O dönemin gençlik hareketinde de sözüne, yazdıklarına en fazla itibar gösterilen simge isimlerden biriydi Marighella. O, taşlaşmış, katılaşmış, ruhunu kaybetmiş Brezilya Komünist Partisi’nden koparken şunu söyler istifa mektubunda: “Bir savaşçının hayatında kişinin vicdanıyla çelişmesindense resmi bir ilişkiden vazgeçmesi tercih edilir”.
Bu sözün özünü (Türkiye’de de) ’68 hareketinin bütününde görürüz. Hani Rus Edebiyatı için söylenir ya “hepimiz Gogol’un Paltosu’ndan çıktık” diye. (Türkiye’de) 68 hareketinin bütün öncü kadroları TİP geleneğinden doğmuştur. Mahir’i de, Deniz’i de, İbrahim’i de, yaşamaya devam edenler de… hepimiz TİP’liydik. TİP içerisindeki reformizmle ayrışma sürecinde TİP’in paltosundan çıktık. Ve işte bu, o dönemin, o kuşağın taşıdığı devrimci ruhun Marighella’nın “vicdan” olarak tanımladığı devrimci cüret ve iradenin geleneksel ilişkilerden kopuşunun başlangıcıdır. Bu daha sonra Kaypakkaya’da Perinçek tayfasından kopuş, ikinci bir kopuş adımı olarak karşımıza çıkar. Dolayısıyla ’68 ruhu, tarihçi Eric Hobsbawm’ın tanımladığı gibi geleneksel siyaset ve sendikacılık anlayışından kopuşta cisimleşir.
Onun yaşatmaya en fazla ihtiyaç duyduğumuz yönü de budur. Devrimci radikalizmi sadece silahlı bazı biçimleri kullanıp kullanmamaya ya da bazı tutumlara, bazı durumlarda refleks halini almış tepkiler vermeye indirgeyen biçimci, yüzeysel devrimcilik anlayışının ’68’e bakarken hatta kendisine ‘68’i rehber aldığını söylediği halde hâlâ anlayamadığı yönü budur. ’68 bir biçim fetişizmine, belirli biçimlerin reddedilip silaha dayalı biçimlerin biricikleştirilmesine indirgenemez. ’68’de yeri geldiği zaman barikatları zamanında kurmayı da içeren ama yeri geldiği zaman farklı yolları denemekte tereddüt etmeyen, cüret eden, bunu gerçekleştirme iradesini konuşturan, ifadesini de o dönemin ünlü sloganı “Gerçekçi ol, imkansızı iste” sloganında bulan bir ruhtur.
’68 eylem demektir
’68’in bir diğer karakteristik özelliği, Marksizmin ünlü tezinde olduğu gibi “Önce eylem vardı” düsturunu kendisine rehber almasıdır. ’68 bu anlamda eylemin ateşi içerisinde doğmuş, ‘71 hareketi eylemin ateşi içerisinde doğmuş o ateşte pişmiş, eylemi rehber alan bir kopuştur.
Kafanızda canlanması için söyleyeyim, o dönem Dev-Genç’in öne çıkan militanları içinde bile 5-6 kitabı okumuş olmak teorik birikim bakımından yeterli kabul edilirdi. O 5-6 kitap içerisinde Marx ve Engels yoktu. Lenin’den sadece adından dolayı Sol Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı, bir de polemiklerde adı çok geçen bir-iki kitabı okunurdu. Asıl neler okunurdu? Lin Biao’nun Yaşasın Halk Savaşının Zaferi elden düşmezdi mesela. Carlos Marighella’nın kapağında kurşunun deldiği bir ağaç gövdesi resmi olan Gerilla Savaşı, Gerillanın El kitabı, Alberto Bayo’nun -ki yine Latin Amerika’nın ünlü gerilla komutanlarından biridir- Politik ve Askeri Savaş Sanatı, Başkan Mao’nun Askeri Yazılar’ı ile Teori ve Pratiği… Bunlar ellerden düşmezdi.
Kafanızda iyice canlanması için şöyle bir örnek daha vereyim: Doğu Perinçek tayfası “kantin devrimcisi” olarak küçümsenirdi. Çünkü çok konuşurlar, çok lâf ederler ama hiçbir eylemde yer almazlar, görünmezlerdi. Perinçek’in o zamanki sağ ve sol kolu olan Şahin Alpay’la Halil Berktay’ın ise şöyle bir ünü vardı, herkes onları birbirine şöyle anlatırdı: “Adamlar Kapital’leri okumuş”. O zaman Kapital’leri okumak yani Marksizm’in temel taşı bir kitabın okunmuş olması, hem de baştan sona üç cildinin de okunmuş olması parmakla gösterilmeye değecek bir teorik yönelim anlamına geliyordu.
Fakat teoriyle bu denli sınırlı ilişki kuran dar pratikçi ’71 hareketinin önderlerine baktığımız zaman karşımıza nasıl bir gerçeklik çıkar? Mahir de, Kaypakkaya da arkalarında devletin sürek avı sürerken, kaç-göç içindeyken, yani barınacak yer bulamaz ve sürekli yer değiştirme mecburiyeti içerisindeyken teoriye zaman ayırıp en kalıcı eserlerini o kesitte vermişlerdir. Mahir Kesintisiz’leri Maltepe Cezaevi’nden kaçtıktan sonra kaleme almıştır. Devletin bütün gücüyle imha etmek için peşlerine düştüğü bir dönemde Kaypakkaya da hepimizin bildiği gibi bütün temel yazılarını Malatya ve Dersim dağlarında mağaralarda kaleme almıştır.
Yani başlangıçta devrimci eylemden doğan hareket, başlangıçta sınırlı 3-5 kitap okumayı yeterli gören hareket aslında kendi içinde bir sıçrama yaparak -dar pratikçilikten farklı olarak- devrimci pratikle teoriyi birleştirmeye (yönelmiş), hem de ardıllarına uzun yıllar yol gösterecek ölçüde derinlik taşıyan teorik eserler ortaya koymayı o koşullarda denemişlerdir.
Dolayısıyla ’68’i kendimize rehber almaktan söz ediyorsak, ’68’i yaşatmaktan söz ediyorsak ondan öğrenmemiz gereken temel derslerden biri de buradadır: Devrimci pratik tayin edicidir, ama teoriden yoksun, teorik bir perspektif açıklığından yoksun, tarihsel bir amaç açıklığından yoksun, teorinin ve tarihsel amacın kendisine yol göstermediği bir pratik -’68 hareketinin başka bileşenlerinde gördüğümüz gibi- sönümlenmeye, soluksuz kalmaya, yarı yolda tıkanıp kalmaya mahkumdur. Bundan ders almalıyız.
‘68’i retorik olmaktan çıkarmalıyız
Ders bab’ında son olarak şunu söyleyerek Kaypakkaya’ya dair söylemek istediklerime geçmek istiyorum. Ne acıdır ve ne yazıktır ki dünya burjuvazisi de Türk burjuvazisi de ’68’in anlamını, önemini bizlerden daha çabuk ve bizlerden daha derinlemesine kavradı. Daha doğrusu dünya burjuvazisi ’68’in ruhundan, onun kendisi için, sistem için nasıl bir tehlike potansiyelini içinde barındırdığının farkına bize göre daha çabuk vardı ve gereken dersleri çıkardı.
Bugün Fransa’da karşımıza çıkan de Gaulleci sistem aslında ’68’de revizyondan geçmiş, ’68’in biçimlendirdiği bir sistemdir. Bu detaylı bir konudur aslında ama sadece şunu söyleyerek Kaypakkaya yoldaşa geçmek istiyorum: ’68’e bağlılığımızı bir retorik olmaktan, samimi, dürüst, devrimci niyetlerle yapılan bir retorik olmaktan çıkarmak zorundayız!
’71 Hareketi’nin sembolleri bir bütündür
Kaypakkaya, hepimizin bildiği gibi ’68 hareketi ve ’71 devrimci kopuşunun sembol isimlerinden biridir. (Bu noktada) Naçizane şöyle bir düşüncemi dile getirmek istiyorum. Polemik amacıyla değil ama üzerinde düşünülmesi amacıyla naçizane bir düşüncemi dile getirmek istiyorum:
’68’in simgeleşmiş isimleri olarak İbrahim Kaypakkaya, Mahir Çayan, Deniz Gezmiş ve tabii ki Kızıldere ‘de ve 6 Mayıs’ta ölümsüzlüğe uğurladığımız diğer yoldaşlarımız ile üç ana kulvarı oluşturan TKP/ML-TİKKO, THKP-C ve THKO arasında niteliksel bir ayrım yapamayız yoldaşlar! Bunlar arasında hiyerarşik bir sınıflandırma yapamayız, yapmamalıyız!
Çünkü onları doğuran koşullar, tarihsel birikim ne şunun ne bunun ne ötekinin ürünüdür. Aynı şekilde onların ileriye doğru taşıdığı değerler de birbirinin karşıtı ya da birbirinin paraleli değil bir bütünün birbirini tamamlayan farklı halkalardır. Dolayısıyla onlar bizlerin gözünde olumlu yanlarıyla, gelişkin yanlarıyla, zayıflıklarıyla yetersizlikleri ile bir bütün olarak ölümsüz sembollerdir.
THKO’dan örnek vereyim. THKO’nun Mamak’ta Denizler’in yaptığı savunmayı Tuncer Sümer kitaplaştırdı. Devrim adını verdiği tuğla gibi bir kitap. O savunma çok yoğun Kemalist güzelleme taşır, Kemalist’tir yani. Değme Kemaliste taş çıkartacak ölçüde Kemalizme sahip çıkan bir savunmadır. Ama o savunmanın sembol ismi Deniz Gezmiş idam sehpasının altında “Yaşasın Marksizm Leninizm’in yüce ideolojisi!, Yaşasın Kürt ve Türk Halklarının Kardeşliği!” sloganlarını atar.
Demek istediğim şu yoldaşlar: Bir tarafta bir lekeyle malûldür ama bu öyle bir ruh, öyle bir (devrimci) zihniyettir ki, Deniz asıl manifestolarını idam sehpasının altında yazmıştır! Türkiye Devriminin Yolu falan orada artık aşılmıştır.
Keza Mahir’lerin pratiğine baktığımız zaman, Mahir’in yazıp çizdiklerine baktığımız zaman birçok açıdan kusur buluruz, eksik buluruz, leke buluruz…
Ama aynı şeyi Kaypakkaya’da da buluruz. Örneğin Kaypakkaya’da da şu soruyu sorabiliriz: Aydınlık gibi bir oportünizmden niye o kadar geç koptu?..
Şimdi bunları, bu tür soruları eğer geçmişe dair birtakım karalamalar, şunlar bunlar için değil de bugüne dönük olarak benzer yanılgılara, benzer darlaşmalara düşmemek için sorarsak geliştirici olur. Bir fikir jimnastiği olarak bunları kullanabiliriz ama yargı ve hüküm cümlelerine gerekçe yapmamalıyız.
Kaypakkaya’nın farklı yönleri
Bana göre Kaypakkaya, bu bütünlük içerisinde diğer yoldaşlardan yani Mahir’lerden Deniz, Yusuf, Hüseyin’den şu iki özelliğiyle farklı ve anlamlıdır:
Birincisi, Kaypakkaya da diğer yoldaşlar gibi o dönemin dünyasında etkin olan farklı devrim stratejileri içinde Mao-Zedung’un (düşüncelerinden) ve Çin Devrimi modelinden yoğun etkilenmeyi temsil eden bir isimdir. Bu (etkilenme) Mahir de Latin Amerika’dan Regis Debray ve Marighella çizgisi olarak çıkar, Denizler’de Fokoculuk olarak çıkar, o da Latin Amerika kökenlidir. Fakat Kaypakkaya’da şu farklıdır: Kaypakkaya sadece bir devrim stratejisi inşa etmekle kalmamıştır. O devrim stratejisini, yani kendisine baz aldığı “uzun süreli halk savaşı” stratejisini, Mao Zedung’un görüşlerinde cisimleşen devrim stratejisini Türkiye ve Kürdistan somutuna uyarlama çabası en belirgin olandır. Bu yönüyle diğerlerinden daha farklı olarak öne çıkar.
Kaypakkaya, öncesi itibariyle Çapa’da okuduğu dönemde Demir Döküm içinde olmak üzere İstanbul’un o dönem belli başlı bütün işçi direnişlerinde yer alan bir işçi önderidir. Köy çalışmalarında yer aldığını biliyoruz. Özellikle Akhisar tütün mitinglerinin örgütlenmesinde. Aynı Kaypakkaya Türkiye toprağına ayağını basmak için gidip Kürecik’te sosyoekonomik yapı araştırması yapar. Dersim köylülüğünü çözmeye çalışan bir Kaypakkaya’dır, yani bir kalıbı alıp buraya otomatik taşımanın dışına doğru çıkan, ayağını bu toprağa basmaya çalışan bu özelliğiyle Kaypakkaya farklı bir şeyi temsil eder; değeri, yönü temsil eder daha doğrusu.
Kaypakkaya’da ikinci farklılık şudur: Diğer yoldaşlar, Mahir’in kaleme aldığı Kesintisiz’ler olsun THKO’nun asıl fikir babası olan Hüseyin İnan’ın kaleme aldığı Türkiye Devriminin Yolu olsun bunların odak noktası devrim stratejisidir. Devrimin hangi yolu izlemesi gerektiği, nasıl örgütlenmesi gerektiği üzerine odaklanmış çalışmalardır bu metinler. Kaypakkaya’da ise devrim stratejisine yoğunlaşma, uzun süreli halk savaşı stratejisini benimseyen bir yoğunlaşmanın yanında şu vardır: Kaypakkaya rejim çözümlemesine yönelmiştir. İdeolojisiyle yapılanmasıyla, tarihsel geçmişiyle ideolojik dayanaklarıyla Türk burjuva egemenlik sisteminin çözümlenmesine yönelmiştir. Onun Kemalizm tahlilinin de ulusal sorun konusundaki tutumunun da temelinde bu vardır. Eğer ömrü olsaydı, eğer o çalışmaları derinleştirme imkanı bulabilmiş olsaydı öyle sanıyorum ki o yönelim çok daha gelişkin sosyo-ekonomik yapı çözümlemeleri getirecekti. (Yani) sadece bir devrim stratejisiyle sınırlı kalmayacak, onun ötesine geçecekti.
Son olarak şöyle bağlayacağım: Kaypakkaya, ’71 Hareketi’ni yaratan o bütünlüğün, birbirinden kopuk ele alınamayacak o üçlü sac ayağının bir ayağıdır, temel taşlarından biridir ama Mahir’lere ve Deniz’lere kıyasla değeri Türkiye kamuoyuna yeterince taşınamamış, yeterince bilinmeyen bir değerimizdir.
Neden taşınamamıştır? Bence iki nedenle:
Kaypakkaya, Aydınlık oportünizminden 12 Mart koşullarında koptu. Deniz’ler ve Mahir’ler daha önceden harekete geçtikleri için sonuçta yaptıkları eylemlerle tanınır olmuşlardı. O dönemin gazete arşivlerine dönüp bakarsanız, Denizlerin Emek İş Bankası soygunu ya da Mahirlerin Parti-Cephenin kuruluşunu hızlandırarak Esat’ta apar topar yaptıkları soyguna dair haberler sağanağıyla karşılaşırsınız. O günlerde bütün medya Deniz’le, Mahir’le yatıp kalkmıştır. Kamuoyu onları o eylemleri ve kimlikleriyle çok önceden, 12 Mart öncesinden tanımaya başladı. Ve tabii ki 12 Mart dönemindeki yiğit tavırlarıyla da o sempati doruğa çıktı.
Kaypakkaya ise öncesi itibariyle böyle bir tanınmadan mahrumdur. 12 Mart’ın artık her şeyi denetim altına aldığı koşullarda ortaya çıktığı için.
İkincisi, Kaypakkaya’nın asıl faaliyet alanı Kürdistan, Malatya ve ötesi olduğu için Batı’daki kentli sınıflar içinde, metropollerin, İstanbul’un, İzmir’in, Ankara’nın kentli küçük burjuva aydınları tarafından çok geç fark edilmiştir.
Ama Kaypakkaya’nın bir talihsizliği daha vardır: Diğer iki örgütün yani THKP-C ile THKO geleneğinin 12 Mart arkasından toparlanışına, hareketin taraftarları üzerindeki manevi otoritelerini o dönem itibariyle henüz kaybetmemiş isimler öncülük etmiştir. Kaypakkaya maalesef bu avantajdan mahrum kalmıştır. Kaypakkaya’nın bayrağını, geleneğini, ruhunu yeni yetişen kuşaklara köprü olarak taşıması gereken isimler, o kamuoyunun yani TKP/ML TİKKO taraftar topluluğunun, sempatizan topluluğunun tanıdığı isimler -hepiniz biliyorsunuz o isimleri- oynamaları gereken tarihsel rolü o süreçte oynamadıkları için Kaypakkaya geleneğini yaşatıp ayağa kaldırma sorumluluğu hareketin tabanı içerisinde bile çok fazla tanınmayan genç ve deneyimsiz isimlere kaldığı için çok çalkantılı bir süreç yaşamıştır bu gelenek. Kaypakkaya’nın bir talihsizliği de bu olmuştur diyorum ve sabrınızdan dolayı hepinize teşekkür ediyorum.
(*) Bu yazı Alınteri’nin 5 Mayıs 2023 tarihli sayısında yayınlanmıştır
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!